• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

Savulun Battal Gazi Geliyor (1973)

2 Eyl2010
 

Seyyit Battal’ın (Cüneyt Arkın), Bizanslıların elinden babası Battal Gazi’yi kurtarma serüvenini konu alan bir Türk filmi.

Filmin başında Bizanslı bir komutan olan Kara Şövalye ve emrindeki özel seçilmiş bir grup asker, Seyyit Battal’ın uzakta bulunduğu bir zamanda köyünü basıp çok sayıda insanı öldürüyor. Kara Şövalye ve askerleri, bu katliamın ardından Seyyit Battal’ın kızkardeşine sırayla tecavüz ediyor ve onu köyün meydanında çarmıha gerip kollarından çivileyerek haçlıyorlar. Sonra da Battal Gazi’yi esir alarak yanlarında götürüyorlar.

Yazının devamı »

 

Avanti! (1972)

27 Ağu2010
 

1972 yılı İtalyan-Amerikan ortaklaşa yapımı harika bir komedi.

Filmin içinde hem İtalyan hem de Amerikan kültürel ve siyasal hayatlarına dair son derece kaliteli eleştirilere de yer veriliyor. Clive Revill‘ın canlandırdığı “Carlo Carlucci” karakteri ise özellikle izlemeye değer.

 

“Konuşmak ve anlaşmak için ille de ‘millet’ olmak gerektiğini varsaydığınız anda, demokrasi de ancak ulus-devlette yaşayabiliyor”

27 Ağu2010
 

Taraf gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan’ın “Ahmaklar evi (2)” başlıklı yazısından:

‘[D]emokrasi’, farklı görüş ve fikirlere sahip kişiler arasında işlevsel olması beklenen, bu fikirlerin bazısını çoğunluk oluşturdukları ölçüde hayata geçiren rejimin adı. Bu sonucun alınması için ise aynı kimlikten olmak hiç de gerekli gözükmüyor. Ulus-devletleri demokrasi için gerekli hale getirmek, dolayısıyla şu varsayıma muhtaç: Farklı kimliklerdeki kişiler fikirlerde de anlaşamazlar ve birlikte karar alamazlar. Acaba niçin? Çünkü çıkarları, istekleri ve talepleri ‘özsel’ olarak farklıdır… Yani onlar farklı ‘milletlerden’ gelmektedirler.

Böylece totolojik bir sonuca ulaşıyoruz: Ulus-devletler kendilerini demokrasi ile ilişkilendirmek istiyorlar, ama bunu ancak aynı ‘milletten’ olmayanlara demokrasi yolunu kuramsal olarak kapatarak yapabiliyorlar. Konuşmak ve anlaşmak için ille de ‘millet’ olmak gerektiğini varsaydığınız anda, demokrasi de ancak ulus-devlette yaşayabiliyor…

Ne var ki bu akıl yürütme tümüyle ideolojik olup, ulus-devletin meşru bir devlet biçimi olarak gösterilmesini hedefliyor. Oysa insanları tek bir kimliğe hapsetmenin olası bir demokrasiyi engellemek anlamına geldiğini, çünkü hiçbir toplumun tek bir ‘millete’ indirgenecek kadar homojen olmadığını biliyoruz.

 

1924 Yılında Ordu ve Politika [Aydemir]

25 Ağu2010
 

Tek Adam: Mustafa Kemal 1922-1938, Cilt III, Şevket Süreyya Aydemir:

[Nutuk'tan:]

“Dumlupınar merasiminden sonra, Bursa ve Karadeniz sahilleri ile Erzurum taraflarında bir buçuk aylık bir seyahatten Ankara’ya dönmüştüm. İstasyon’da, birçok mebus arkadaşlar ve diğerleri tarafından karşılandım. Bunlar arasında, Ankara’da bulunan Rauf, Adnan Beyleri görmedim. Bir kırgınlık sayılabilecek bu hareket tarzını beklemiyordum. Bir komplo karşısında bulunduğumuzdan bir saniye bile tereddüt etmedim.”1

Yazının devamı »

 

“Mustafa Kemal bir anı düşkünü değildir” [Aydemir]

25 Ağu2010
 

Tek Adam: Mustafa Kemal 1922-1938, Cilt III, Şevket Süreyya Aydemir:

Mustafa Kemal bir anı düşkünü değildir. Gerek Çanakkale, gerek doğru cephesine, gerek Sakarya muharebe meydanlarına bile sonradan ziyaretlerde bulunmamıştır.

Aydemir, Şevket Süreyya. [1965] 2006. Tek Adam: Mustafa Kemal 1922-1938, Cilt III. İstanbul: Remzi Kitabevi. 185.
 

“Kenar mahallenin “temiz yüzlü” dindar çocukları, değiştiklerini görmüyorlar”

24 Ağu2010
 

Star gazetesi yazarı Berat Özipek’in “Bu Müslüman Demokratlarla işimiz zor!” başlıklı yazısından:

Eğitim yoluyla bulaşan hastalıklara karşı önlem almışlardı. Ama okulda kaldırdıkları korunma kalkanlarını camide indirdikleri için, resmi ideolojinin yeşil boyalısına doğrudan maruz kaldılar. Her Cuma kendilerine kakalanan hutbe arası devletçilik ve milliyetçilikle enfekte olmaktan kurtulamadılar. “Bu devlet, bu vatan, bu bayrak” gibi siyasi ve milli semboller sokuşturulmuş “dua”lara “amin” dedirtildiler.

Yazının devamı »

 

3 milyon Türk ve Kürt Evlilik Yoluyla Akraba

23 Ağu2010
 

Yeni Şafak gazetesi yazarı Kürşat Bumin’in “‘Etnik nüfus sayımı etik mi?’” başlıklı yazısından:

Tarhan Erdem yönetimindeki KONDA’nın Milliyet gazetesi için yaptığı bir araştırma … ülkede yaşayanların yüzde 85′nin “anadilim Türkçe” dediğini ortaya koymuştu. Yaklaşık 50 bin kişi ile yüz yüze görüşme yöntemiyle ortaya çıkan sonuçlar, 18 yaşın üzerinde olan nüfusun yüzde 78.1′nin Türk, yüzde 13.4′nün Kürt olduğunu söylüyordu. Benim bu araştırmada en fazla ilgimi çeken sonuçlardan birisi. 3 milyon Türk-Kürt’ün evlilik yoluyla akraba olduğunu ortaya koymasıydı.

 

Reel Bad Arabs (2006)

23 Ağu2010
 

Southern Illinois Üniversitesi’nde görev yapan iletişim profesörü Jack Shaheen‘in 2001 yılında yayınlanan aynı isimdeki kitabının bulgularını aktaran izlemeye değer bir belgesel.

Uzmanlık konusu “ırki ve etnik gruplar hakkındaki sterotipler” olan Profesör Shaheen, ilgili çalışmasında, Hollywood filmlerinde Arap karakterlerin ve genel anlamda Arap kültürünün yansıtılış şekillerine odaklanıyor. Shaheen’in 900′den fazla filmin analizinin ardından vardığı sonuç ise epey rahatsız edici. Zira onca filmden sadece 12′sinde Araplar hakkında olumlu sahneler yer alırken, 50 tanesinde dengeli bir tavır göze çarpıyor. Geri kalan bütün filmlerde ise Araplar kötü ve tehditkar insanlar olarak gösteriliyor.

Takriben 50 dakikalık belgesel, Profesör Shaheen’in kitabının bulgularını kamera önünde ve incelediği filmlerden çarpıcı görüntüler eşliğinde anlatmasından ibaret.

 

Hafıza (25): Bay Yanlış ve Doğru Ahmet

21 Ağu2010
 

Denebilir ki, 1980′li yılları Türkiye’de yaşamış olmanın neden olduğu en büyük talihsizlerden biri de, tek kanallı dönemde TRT’nin halkı aydınlatma adına hazırladığı kimi tuhaf programlara maruz kalmış olmaktır. “Bay Yanlış ve Doğru Ahmet” işte bu türden programlardan biriydi.

Bu programda, bacak kadar bir çocuk dedesi yaşındaki bir adama karşıdan karşıya geçmeyi falan öğretirdi! Prodüksiyonun her yönüyle ne derece vahim olduğu konusunda bir fikir vermesi adına, program hakkında internette bulduğum kısa bir değerlendirmeyi paylaşıyorum:

Yazının devamı »

 

“Ortadaki bilgiler, Silahlı Kuvvetler’in, en azından bir bölümünün, uzun yıllardır, planlı şekilde kendi askerini öldürttüğünü gösteriyor”

18 Ağu2010
 

Star gazetesi yazarı Ergun Babahan’ın “Kendi askerini şehit ettirmek” başlıklı yazısından:

Lafı eveleyip gevelemeyelim. Ortadaki bilgiler, Silahlı Kuvvetler’in, en azından bir bölümünün, uzun yıllardır, planlı şekilde kendi askerini öldürttüğünü gösteriyor.

Evet, görünen o. Peki neden PKK can aldığında hissedilen öfkeyi gözlemleyemiyoruz? Herhalde hiç kimse “PKK öldürürse kötü ama bunu TSK yaparsa sorun yok” diye düşünmüyordur. Nedir o zaman tepkideki farklılığın nedeni? Pek çok insan için inanılması güç olan gerçeklerin ortaya çıkardığı şaşkınlığın hala sürüyor olması mı? Yoksa kafa konforunu bozmanın zorluğu mu? Askerin otoritesinden duyulan korku mu?

Bunların hiçbiri bu sessizliği tam olarak açıklayamıyor gibi. Sonuçta ne olursa olsun çocuklarını, kardeşlerini, arkadaşlarını kaybetmiş olan onbinlerce insanın en azından bir kısmının Genelkurmay binası önünde toplanıp en azından Hantepe konusunda bir açıklama talep etmeleri gerekmez miydi? Soru çok basit: “Neden elinizde dakika dakika görüntüler olduğu halde PKK’nın saldırısını ve saldırıdan sonra aheste aheste karakolu terk etmesini seyrettiniz?”

Soru belli, sorunun muhatabı belli. Ama böyle bir şey yaşamadık. Acaba neden?