10 Kasım ve 11 Kasım
25 Kas200910 Kasım günü evimden çıktığımda saatin dokuzu beş geçeye yaklaştığını fark etmemiştim. Birkaç saat sonra uçağım kalkacak olduğundan, son birkaç işimi halledip havaalanına gitme düşüncesindeydim sadece. Yani biraz acelem vardı…
Biraz sonra siren sesi ortalığı kapladığında, bir videonun “pause” tuşuna basılmışçasına hayat bir anda duruverdi. Gerçi tam olarak öyle de sayılmaz. Zira siren sesinin duyulmasıyla birlikte hayat hemen durmamış, insanlar (insan olduklarından olsa gerek) çoğunluk durana kadar birkaç saniye daha yürümeyi sürdürmüşlerdi. O birkaç saniyelik anın, hayatın ağır çekime alınmasına benzeyen ilginç bir manzara olduğunu söyleyebilirim. Sonrasında, arabalar, minibüsler, insanlar (herhalde kimileri içtenlikle, kimileri de diğerlerinden çekindiklerinden olacak) oldukları yerde beklemeye başladılar. Bazıları (saygılarını ayakta ifade etmenin daha uygun olduğunu düşündüklerinden olacak) arabalarından da inip hazırol vaziyeti aldılar.
Ancak dediğim gibi… Benim biraz acelem vardı. Bu nedenle de, hareketsiz insanların yanlarından geçe geçe hızla yürümeye devam ettim.
Eskiden olsa buna cesaret edebilir miydim, bilmiyorum. Sonuçta ben de bu ülkede eğitilen herkes gibi 10 Kasım’larda insanlardan beklenen “makbul vatandaş” tavrının ne olduğunu gayet iyi biliyordum. Ama ne var ki, o gün biraz acelem vardı.
Hızlı hızlı yürürken yaklaşmakta olduğum ilkokul binasını gördüm. Bir zamanlar beş yıl kesintisiz endoktrine edildiğim bu köhne binada, şimdi bir sonraki nesil aynı sürece tabi tutulmaktaydı. Neyse ki ben binanın diğer ucuna vardığımda çevreye (ya da en azından bana) huzursuzluk ve rahatsızlık hissi yayan siren sesi, tuhaf bir boğuklukla zayıflayarak kesildi. Mikrofon başındaki öğretmen de İstiklal Marşı’nı söylemeye başlayarak bahçeye dizilen çocukları ritüelin bir sonraki aşamasına geçirdi.
* * *
Hayatın durması gereken söz konusu bir dakika boyunca yürüdüğüm (ve hatta bunu hızlı bir şekilde yaptığım) için neyse ki başıma bir şey gelmedi. Ama Atatürk’ün sopası yok… Meğer bu günahın bedelini başka bir şekilde ödeyecekmişim. Şöyle ki, havaalanına yetişip Türkiye’den ayrıldığımda istikametim Londra’ydı. Ve İngiltere’ye varıp da Türkiye’deki döviz bürosundan aldığım sterlin banknotlarının tedavülden kalkmış olduğunu fark edince, ister istemez Bank of England’ın yolunu tuttum.
Bank of England’ı bilirsiniz… 1992 yılında George Soros’un yaptığı döviz spekülasyonu nedeniyle İngiliz halkının 1 milyar dolar zarara uğramasına neden olmuş olan, yeteneksiz insanların çalıştığı tuhaf bir kurumdur. Ancak bendeki zamanlamanın muhteşemliğine bakınız ki, tam bankadan içeri girerken kapıdaki görevli memur, “Saat 11, bayım” diyerek beni uyardı ve bankanın hemen karşısındaki meydanda gerçekleştirilmekte olan saygı duruşunu işaret etti. Meğer Şehit ve Gazileri Anma Günü (Remembrance Day) olarak kabul edilen (I. Dünya Savaşı’nın sona erdiği) 11 Kasım günleri saat 11 olduğu vakit, Londra’da saygı duruşu yapılırmış. Hem de sadece bir de değil, tam iki dakika boyunca!
İngiliz askerlerine herhangi bir hayranlık beslemiyor olsam da, “Acaba bu işler buralarda nasıl oluyor?” diye merak ettiğimden bu sefer durup izledim. Ulus-devlet ritüellerinin basmakalıp yapılarından olsa gerek, İngiltere’deki anma işinin bizimkilerden çok da farklı olmadığını söyleyebilirim. Ama tabii bu sadece ritüelin yapısı için geçerli. Yoksa katılım bizdekine oranla çok daha opsiyoneldi. Mesela beni uyaran görevli, kısa bir süre sonra içeri girmeye çalışan bir başkasına da aynı şeyleri söylediğinde, adam, “Üzgünüm, ama önemli bir toplantım var” diyerek içeri girdi. Yolda ise, bir kısım insanlar kaldırımda bekleyerek saygı duruşuna iştirak ederken, kimi diğerleri de ya olan biteni umursamadıklarından, ya da aceleleri olduğundan onların yanlarından geçip giderek hayatlarına devam edebiliyorlardı. Yolun ortasında durmaya kalkarak trafiğin akışını engelleyen (yani kendi iştirak etmek istediği bir ritüele zorla başkalarını da dahil eden) bir araç sahibine ise rastlamadım. Ve hepsinden güzeli, ortalıkta siren sesi falan yoktu. Yani özetle, kanuni ya da toplumsal bir zorlama içermeyen, gönüllü bir katılım söz konusuydu.
Zaten asıl konu da, bu türden merasimlerin gerçekleştirilip gerçekleştirilmemesi değil, katılımın (ve tabii katılmamanın) özgür olup olmaması. Zira her normal ülkede siyasi bir yönü de olan her türlü törene farklı sebeplerden ötürü katılmak istemeyenlerin ya da istese de katılamayanların varolacağı elbette doğaldır. Herkesi aynı şekilde davranmaya zorlamanın ve uyum göstermeyenleri terörize etmenin pek de makul bir şey olmadığını herhalde Türkiye’de de gün geçtikçe daha fazla insan fark edecek. Ama bugün itibariyle o noktaya ne kadar yakınız, bilemiyorum. Bir fikir verebileceği düşüncesiyle aktarayım… Bir arkadaşım, Taraf gazetesinin meşhur 20 Soru’su yanıtlamasının ardından, “Nefret ettiğiniz ses nedir?” sorusuna vermek istediği asıl cevabın “10 Kasım’lardaki siren sesi” olduğunu, ama karşılaşabileceği tepki nedeniyle bu cevabı vermeye cesaret edemediğini söylemişti.
Bilmem anlatabiliyor muyum?




Okuyucu Yorumları
blue says:
25 Kasım 2009 at 1:37 PMBu işin cılkını çıkartmakta mahiriz. Geçen anaokulu gösterisinde saygı duruşunda bulunduk ya, var mı bunun ötesi ?
Levent Cetin says:
26 Kasım 2009 at 5:26 PMMizah dergileri eskiden guzel dalga gecerlerdi bu konularla. Ornegin futbolcu bakiyor kaleci cok iyi, sut cekmeden once Istiklal Marsi’ni soyluyor, kaleci put kesince de golu atiyor.
Enes Yalçın says:
2 Aralık 2009 at 3:48 PMGeçen sene okul yolunda, otobüste yakalanmıştım 09:05′e.. Otobüste zaten ayaktaydım ama uykum olmasından mütevellit direğe sarılmış uyuklar bir vaziyetteydim. sirenler başlayınca da istifimi bozmadım, ama omzuma vuran uyarıcı el, bana içinde bulunduğum gaflet ve dahi hıyanetin vahim mahiyetini çok güzel hatırlattı!
Atilla says:
18 Aralık 2009 at 12:48 AMBogaz Koprusu’nde 10 Kasim’a yakalanmak boyle bir sey olsa gerek:
http://www.youtube.com/watch?v=aIIk9BPbXW8