• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

6/7 Eylül olayları [Toktamış Ateş]

12 Feb2009
 

6/7 Eylül olayları, Toktamış Ateş / Bugün

Laleli, Mesihpaşa Caddesi’ndeki evimizden; daha sonra, Koca Ragıp Paşa Caddesi 25 numara olan, Derinkuyu Sokağı 10 numaralı evimize, yeni taşınmıştık. Burası semt olarak, “Koska”dır. Koska, Aksaray’la Beyazıt arasında bir semttir ve bugün, iğrenç bir otel ve alış-veriş merkezine dönüşmüş durumdadır.

O zamanlar; genellikle, orta sınıfın ve üniversite mensuplarının oturduğu bir semtti. Türkiye’nin o günkü koşullarında, öğretim üyelerinin ve yardımcılarının, bir otomobil sahibi olması hayal bile edilemeyeceğinden ve kamu ulaşımı da, çok yetersiz olduğundan; üniversite hocaları, genellikle “yürüme mesafesinde”, oturmak isterlerdi. O günkü komşularımızın listesini vermeye kalksam, köşem yetmez. Fakat birkaç ismi zikretmekten de, kendimi alamıyorum.

Örneğin; Ömer Lütfi Barkan, komşumuz idi. Aynı biçimde; Reşit Rahmeti Arat, Abdümkadir Karahan, Mükrimin Halil Yinanç, Halide Edip ve eşi Adnan Adıvar; birkaç yüz metrelik mesafelerde otururlardı. Ömer Özek, (Metin ve Çetin Özek’le birlikte), üst katımızda otururlardı. Neyse; bu, bambaşka bir konu…

Bizim ev, Koska’yla Nişanca’nın, tam arasında idi. Nişanca; hem, dargelirli Türklerin ve hem de, (nisbeten), dargelirli gayrimüslim vatandaşların oturduğu bir semt idi. O zamanlar ezanlar, hoparlörsüz okunduğu için pek duyulmazdı ama; Kumkapı’daki, (adını anımsayamadığım), Rum, ya da Ortodoks Kilisesi’nin çanını, her gün birkaç kez duyardık. Doğrusu, hiç de rahatsız olmazdık.

Bir akşamüstü; Beyoğlu’nda, bir şeyler olduğuna dair haberler duymaya başladık. Fakat ne olduğunu bilemiyorduk. Kulağımıza gelen bilgiler, çok farklıydı. Derken, hava kararmaya başladı. Ve bu kez artık sesler, Yenikapı ve Kumkapı tarafından geliyordu. Derken görüş mesafemizdeki, fukara gayrimüslim komşularımızın, evlerinin yağmalandığını görmeye başladık.

Havuzlu hamam kenarındaki bakkal dükkanının sahibi Rum’un, dükkanının karşısındaki evinin canımdan aşağı atılan bir şilte; 50 küsur yıl sonra, hâlâ gözümün önünden gitmez. Bizler, değil bu vahşete müdahale, “ya bizim eve de gelirlerse, ne yaparız?”, korkusu içindeydik. Zaten, her zamanki gibi; tek çare, tüm dairelere, korku içinde bayrak asıp, tüm apartman komşuları, evimizin önündeki birkaç basamağa oturup bekleşmeye başlamaktı.

Derken, Yenikapı tarafında başlayan bir yangının alevleri, gökleri yalamaya başladı. (inanın hiç abartmıyorum, belki de biraz indirimli anlatıyorum). Kimin aklına hizmet bilmiyorum, tüm apartman komşuları, yangını seyretmeye gittik.

Langa Karakolu’nun, en fazla 25 metre yukarısındaki kilise, yanıyordu. Arada sırada patlamalar oluyor ve bunlar; çevredeki bakkallardan alınan, gaz tenekelerinin patlaması olarak açıklanıyordu. İnanılmaz bir başıbozukluk ve vahşet sergileniyordu ve hiç kimsenin aklına, buna, “dur demek”, gelmiyordu. Zaten bugün bile, denetimsiz ve başıboş kalabalıklardan ve bunların neler yapabileceğinden, çekinirim. (aradan, yarım yüzyıldan fazla geçmesine rağmen…)

Dönüşte, eve yaklaşırken; inanılmaz bir manzarayla karşılaştık. Bizim apartmanın tüm pencerelerinde, alevler dans ediyordu, ev yanıyordu. Fakat o korku içinde, kimin aklına geldi bilmiyorum, “Korkmayın, duman yok”, dedi biri; “Bu gördüğümüz, kilise yangınının camlara yansıması”. Gerçekten öyleydi. En az bir kilometre ilerdeki yangının, ışıkların kapalı olduğu camlara yansıması, bizleri böyle bir yanılgı ve korkuya sevk etmişti. Hemen ışıklar yakıldı ve bu iğrenç yansımalara son verildi.

Ve sonra, korku içinde bir nöbet bekleme başladı. Geç saatlerce, bizim evin önünden geçen, kimi tipi bozukların ellerinde, bu gecenin “ganimetleri”, görülüyordu. Artık ceplerinde neler olduğunu, elbette bilemiyorduk. Bizler, oturmaya hevesliydik ama, korku ve heyecan, bizleri de yorgun düşürmüştü. Ve sonunda bizler yani çocukları yatmaya gönderdiler. Sabaha kadar, sırayla herkes nöbet tutmuş.

“Kabus gibi bir geceydi”, derler ya; işte, öyle bir geceydi. Ve bir gün sonra, okula gitmediğimizi anımsıyorum. Okullar mı tatil edilmişti; yoksa bizimkiler mi, gitmememizi uygun bulmuşlardı, anımsamıyorum. Ve daha sonraki günler Beyoğlu’nun ve özellikler İstiklal Caddesi’nin hali, duyanların anlattıklarıyla geçti. (zaten aramızda, gören de pek yoktu…)

6/7 Eylül, bir yüzkarasıdır. Bugün bu yazıyı yazarken bile, bir ölçüde kanım çekildi. Ve İstanbul’a renk veren “kozmopolist hava”, bir daha geri dönmemek üzere gitti, kayboldu. Bugün, tek diyebileceğimiz şey, “çok yazık…”

0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.