• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Ali Kemal Bey ve Ahlak Yoksunu Siyasi Kültürümüz

25 Nov2012
 

[25 Kasım 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Ali Kemal Bey, 6 Kasım 1922 tarihinde İzmit’in Saray Kapısı önünde linç edildi. Cinayetin azmettiricisi 1. Ordu Komutanı Nureddin Paşa, linçin sona ermesinin ardından yeniden sahneye çıktı ve bir darağacı kurulmasını emretti. Emir yerine getirildi ve darağacı (yine o muhitteki) tren istasyonunun hemen yanındaki köprünün üzerine yerleştirildi. Ali Kemal Bey’in ölü bedeni bu darağacına asıldı, bir çarşafa sarıldı ve üzerine “Hain-i din ü vatan Artin Kemal” yazılı bir levha asıldı. Bu mizansen, Lozan görüşmelerine katılmak üzere Ankara’dan trenle yola çıkmış bulunan ve o günün akşamında İzmit’te mola verecek olan heyet için hazırlanmıştı.

Ziyafet Öncesinde Ceset Şovu
Lozan heyetinin seyahat ettiği Ankara treninde bulunanlardan biri de, (Ali Kemal Bey ile şahsi ahbaplığı da bulunan) Yahya Kemal’dir. Yahya Kemal (Beyatlı), yıllar sonra yayınlanan Siyasi ve Edebi Portreler adlı kitabında, o gün heyet üyelerinin İzmit istasyonunda trenden indikten sonra yaşadıklarını aktarır:

Nureddin Paşa, İsmet Paşa ve diğer heyet üyelerini karşılamak üzere şık bir kıyafetle istasyona gelmiştir. Etrafındakiler ise, “Artin Kemal tepelendi!” diye bağırmaktadırlar. Nureddin Paşa, heyet üyelerini önce Ali Kemal Bey’in cesedini görmeye, ardından da belediyede verilecek olan ziyafete davet eder. Yahya Kemal, darağacının yanına geldiklerinde karşılaştıkları manzarayı şöyle tasvir eder: “Cesedin çehresi bir mengene ortasında gibi sıkışmış, birdenbire tanınmaz bir şekildeydi; sol ayağındaki çorap yeni çekilmiş olduğu için, ayak bembeyazdı, bir tarafından biraz kan sızıyordu. Cesedin epey müddet tozda süründüğü anlaşılıyordu.”

İtham ve Şiddet
Bu yaşananlar (ve benzeri diğer hadiseler), 1920’lerde, (1) düşüncelerinden hoşlanılmayan bir insanın kolaylıkla “hain” ilan edilebildiği, (2) hain ilan edilen bir insanın linç edilmesinin çok zor olmadığı, (3) tepkilerin cinayetle durulmadığı, öldürülen kişinin cansız bedenine dahi şiddet uygulanabildiği, (4) hayatını kaybeden (ve dolayısıyla artık konuşamayacak ve kendisini savunamayacak olan) bir insanın ölü bedeninin dahi yaftalanıp tahkir ve teşhir edilebildiği yönünde bir dizi nahoş ima içeriyor.

Peki 1920’lerden bugüne ne değişti? İnsanların, muhaliflerini ikna değil itham etmeye odaklandıkları siyasi kültür hala güçlü mü?

Gazeteci Orhan Karaveli’nin 2009 yılında yayınlanan (ve Ali Kemal Bey hakkındaki sayılı çalışmalardan biri olan) Ali Kemal: “Belki de Bir Günah Keçisi…” adlı kitabı bu konuda bir fikir verebilecek bir içeriğe sahip. Kitap, Ali Kemal Bey’i anlama adına dikkate değer bir çaba sarf ediyor. Kitabın arka kapağında, Mustafa Kemal’in “Kuva-yı Milliye’ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler” şeklindeki sözüne yer verilmesi, konunun birden fazla yönü olduğunun yazarca takdir edildiğinin bir göstergesi gibi.

Ancak, kitabın içeriğine baktığımızda, yazarın, bir Osmanlı liberali olan Ali Kemal Bey’i (muhtemelen hakkında daha fazla şey öğrenme imkanı bulduğu için) ölçülü bir üslupla değerlendirirken, günümüzün “liberal” olarak nitelendirilen yazarları hakkında İttihatçı lisan ile konuştuğuna şahit oluyoruz. Örneğin, yazar, şapka devrimini eleştirenlerin, “kökü kurutulamamış Nurettin Paşa ‘mukallitleri’” olduklarını iddia ediyor, Türkiye’nin “iç düşman“larından söz ediyor, onları “sözde gazeteciler“, “mütareke basınına rahmet okutan sözde aydınlar“, “kukla yazarlar“, “satılık kalemler” ve “medya satılmışları” gibi ifadelerle anıyor ve “gerçek ‘vatan hainleri'[ni] belki de onların arasında” aramak gerektiğini söylüyor.

Belli ki, Türkiye’nin siyasi kültüründe 1920’lerden bu yana çok şey değişmiş değil. Aynı fikirde olmadığımız insanları ihanet içerisinde ya da ikbal beklentisinde olmakla suçlamak ya da bu kimselerin hala “kökleri kurutulamadığı” için hayıflanmak, asgari seviyede bir ahlakın dahi siyasi kültürümüzden uzak olduğu anlamına geliyor.

Sonsöz
“Asgari haysiyete sahip biri için, sözünün ardında gizli gündem yahut kişisel çıkar aramak hakaretlerin en ağırıdır. Namussuzlukla itham etmektir. / Popüler olmayan birtakım fikirleri cesaretle ortaya koyan birine özel çıkar atfetmek terbiyesizliğin uç noktasıdır.” Sevan Nişanyan

Paylaş:
1

Okuyucu Yorumları

 

Abdulkadir Pekel says:

25 November 2012 at 1:38 PM

bağlantıdaki yazının ilk cümleleri:

“Vatanmilletçilerin zannederim artık algılamaktan tamamen aciz oldukları bir şeyleri var: Hakaret etmeden konuşamıyorlar. Küfretmeyi en doğal hak ve vatani görev olarak görüyorlar. Başka bir ifade tarzını havsalaları almıyor, defterden silmişler.”

sevan nişanyan kusura bakmasın ama bunları söylemeye hakkı yok. çünkü son bir-iki aydır islam ile ilgili fikirlerini dile getirirken, ifade özgürlüğünü mutlaklaştırdı (bunu agos’ta bi yazar söylemişti galba), hakaret de ifade özgürlüğünün sınırları içindeymiş gibi davrandı. kendisine üslubu ile ilgili getirilen bütün itirazları da garip bir şekilde görmezden geldi.

örneğin geçen hafta peygamberimizin eşleri ile ilgili bir yazı yazdı. yazsın, bir şey diyemeyiz, ifade özgürlüğüdür ama twitter’da bu yazıyı paylaşma şekli şu oldu: ” Seks var, entrika var, kan, işkence, cinayet, hepsi var. Muhteşem Yüzyıl’dan sonra yeni dizi: Asr-ı Saadet! “.

buna ifade özgürlüğü diyemem, düpedüz hakaret. ona böyle deyince “ben mi diyorum, buhari diyor, müslim diyor…” falan diye çıkışıyor ama onlar bunu bu şekilde söylememiş.

netice: Bu ateistlerin ve özellikle de sevan nişanyan’ın “zannederim artık algılamaktan tamamen aciz oldukları bir şeyleri var: Hakaret etmeden konuşamıyorlar. Küfretmeyi en doğal hak ve vatani görev olarak görüyorlar. Başka bir ifade tarzını havsalaları almıyor, defterden silmişler.”

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.