• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Ali Kemal Bey’in Sözde Suçları

17 Nov2012
 

[18 Kasım 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Demokrasiler, yapıları gereği, farklılıkları doğal kabul etme eğilimindedir. Hatta, demokrasilerde siyasetin kendisi de zaten farklı tercih ya da talepler arasında bir uzlaşı arama çabasına karşılık gelir. Bir başka deyişle, demokrasilerde, ortada bir farklılık yoksa zaten siyaset de yoktur.

Totaliter rejimler ise, tek bir siyasi anlayışı merkeze alır ve idealize ederler. Bu ideal, hem devlet hem de vatandaşlar için “en iyi olan”ı temsil eder. Herkesten, hayatını ve düşüncelerini ilgili ideal doğrultusunda şekillendirmesi beklenir. Bu idealden “sapma” gösteren insanların, ülkelerine cephe aldığı düşünülür. Dolayısıyla, demokrasilerin muhalifleri, totaliter rejimlerin ise hainleri vardır.

Ali Kemal Bey bir muhalifti. Onu bugün dahi hain addetmek, aslında bir türlü demokrat olamamanın bir ifadesi.

Bazı Sorular
Ali Kemal Bey, İttihatçıların önceki maceraları gibi, Milli Mücadelenin de hezimetle neticeleneceğinden korkuyor ve Ankara’daki örgütlenmeye şüpheyle bakıyordu. O dönemde onun gibi düşünen ve benzeri endişeleri taşıyan çok sayıda insan vardı.

Bu noktada sorulması gereken ilk soru şu: Milli Mücadelenin nasıl sonuçlanacağı baştan bilinemeyeceğine göre, 1919 yılında herkesin Milli Mücadele konusunda aynı tavrı sergilemesi mümkün müydü? Böyle bir şey mümkün olmadığına göre, herşey olup bittikten ve netice belli olduktan sonra, öngörüsü isabetli olmayan insanları (1) hain ilan etmek, (2) ülkeden kaçmak zorunda bırakmak, (3) kaç(a)mayanları vatandaşlıktan çıkarıp sınırdışı etmek, (4) Lozan’ın koyduğu 150 sınırı nedeniyle sınırdışı edilemeyenlere ise hayatı zehir etmek, nasıl bir siyasi tavra karşılık gelir? Muhaliflere böyle şeylerin yapılması nasıl siyasi rejimlerde görülür?

Kaldı ki, benzeri bir durum bugün dahi yaşansa, alınacak doğru tavrın diplomasiyi reddetmek ve ortaya çıkan direnişi desteklemek olacağı baştan iddia edilemez. Zira, geçmiştekine çok benzer şartlarda ortaya çıkan süreçlerin dahi bugün nasıl sonuçlanacağını öngörebilmek kolay değildir. O halde, benzeri gelişmeler bugün yaşansa ne yapacağız? Bu önemli bir soru. Şöyle ki, bugün benzeri bir savaş ya da direniş olasılığı karşımıza çıkacak olsa, kamuoyunun bir kısmının bunun lehinde, diğer kısmının da aleyhinde tavır alması ve bu iki tarafın birbirleriyle siyasi bir mücadele içine girmesi gayet doğal ve hatta kaçınılmazdır. Peki bugün böyle bir savaş sona erdiğinde gücü elinde bulunduran kişi, ilgili süreç zarfında kendisine muhalefet edenlerden intikam almaya kalkarsa, bunu kabullenecek miyiz? Peki ya ilgili intikamcı, sınır dışı etmelerden suikastlere, düzmece idamlardan keyfi sürgün ve ev hapislerine dek pek çok suç işleyecek kadar aşırıya giderse?

Böyle uygulamaları bugün de mazur görmeye devam etmek, ancak Cumhuriyet’in siyasi geleneğini sahiplenmeye devam etmekle mümkün. Halbuki bu, insanlık dışı bir gelenek. Aynı fikirde olmadıkları meslektaşlarına bugün bile “Ali Kemaller” ya da “mütareke basını” gibi isimler yakıştıran gazetecilerin davranışlarını da, içinden geldikleri bu gelenek şekillendiriyor.

İtham
Nureddin Paşa, kendisini linç ettirmeden kısa bir süre önce Ali Kemal Bey’e, “Sizin bu vatanı kurtaranlarla ne alıp veremeyeceğiniz var?” diye sorar. Ali Kemal Bey ise cevaben orduya ve komutanlarına saygısı ve güveni olduğunu belirtir ve “Siyasi bir içtihadım vardı” der.

Bu cümleyi, bugünkü lisanla, “Farklı düşünüyordum” şeklinde okumak mümkün. Yani, (şayet konuyu demokrasi çerçevesinde değerlendireceksek) ortada değil bir ihanet, bir suç, hatta bir kabahat bile yok. Söz konusu olan, çocuklarına zengin bir kütüphane dışında pek bir şey bırakmamış olan ve daha da önemlisi, elinde silah değil kalem bulunan bir insanın, sırf İttihatçı paşalardan farklı düşündüğü için ağır bir bedel ödemiş olması.

Bu ağır bedelle dahi tatmin olamayanlar, 90 senedir Ali Kemal Bey’i itham ediyorlar.

Sonsöz
Konunun bir diğer yönü daha var: Bir sürecin nasıl sonuçlanacağını öngörememiş olmak, o sürece dair her eleştiriyi haksız kılar mı? Mesela, Milli Mücadelenin zaferle sonuçlanmış olması, ilgili süreçte (gerek sivil müslüman halka gerekse gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarına) yapılan herşeyi mazur kılıyor mu? Ya da, Milli Mücadele zaferle sonuçlandı diye, Ali Kemal Bey’in ve başkalarının kuva-yı milliye çetelerinin ve İstiklal Mahkemelerinin işlediği ciddi suçlara getirdikleri eleştiriler değerini yitiriyor mu?

Görünen o ki, biz İttihatçının savaş kazananını seviyoruz. Savaşı kazandıktan sonra diktatöryel bir konum ve devasa bir servet edinmiş, gerekli gördüğünde kendi halkını bombalatmış, kadın ihtiyar bebek demeden toplu imha emirleri vermiş, bizim için çok da önemli değil.

Paylaş:
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.