Boğalar, Lady Ashley ve Gerçek (9): Gerçek
26 Aug2007“Bugüne dek tesiri altında olduğun düşünce sistemi, varlık denen şeyi değerlendirme adına doğru yaklaşımlarda bulunmana engel oldu Turco. Almış olduğun kültür, aklını ve muhakeme yeteneğini köreltti. Ama nedenini bilmesen de, sana çeşitli ipuçları vereceğim. Bu ipuçları zihnindeki soruları yanıtlayamayacak. Ama sana çeşitli çıkış noktaları sunacak. Ancak unutma ki bunlar asıl duyman gereken şeyler olmaktan biraz uzak. Çünkü sana sadece hal-i hazırda bir mana ifade edebilecek şeyler söyleyeceğim. Zaten böyle yapmayıp doğrudan konunun özüne girseydim, bu sefer hiçbir şey anlayamayacaktın. Şimdi en azından verimli bir başlangıç rampasına sahip olacaksın. O nedenle iyi dinle. İşte birinci ipucun:

“İsa’dan takriben 300 yıl kadar önce Uzak Asya’da Zhuangzi adlı bir bilge yaşardı Turco. Buranın ne olduğunu ve kendisinin burada ne aradığını merak eder dururdu. Bu yolda da senden çok daha fazla mesafe kat etmişti. Zhuangzi yıllar boyu burada olup bitenleri gözlemledi. Varlığın her bir parçasından bir ders çıkarmaya çalıştı. Ancak hepsinden önemlisi, bu işi kendi konum ve rasyonalitesiyle sınırlamadı. Mesela bir kelebeği izlerken ‘Zhuangzi kelebekten ne öğrenebilir?’ diye düşünmedi. Zhuangzi’yi unuttu. Doğrudan kelebek oldu. Gün geldi kelebekle öylesine hemdem oldu ki, o noktadan sonra bazı şeylere farklı bir gözle bakabilmeyi başardı.
“Şöyle ki, Zhuangzi günler haftalar boyu bir kelebek olduğunu düşünür, bütün varlığıyla kelebekleşirdi. Bir zaman geldi, rüyalarında bile Zhuangzi olmaktan çıktı, bir kelebek olarak uçmaya, hatta bir kelebek gibi düşünmeye başladı. Bir gün böyle bir rüyadan uyandığında, artık bir parça açılmış olan zihninde şöyle bir soru belirdi: ‘Acaba az önce kendisini bir kelebek olarak gördüğü rüyadan mı uyanmıştı, yoksa kendisini Zhuangzi olarak gördüğü yeni bir rüya görmeye mi başlamıştı?’
“Bu sana birinci ipucuydu. İşte ikincisi:
“Zhuangzi’den aşağı yukarı 2000 yıl sonra René Descartes adlı bir filozof, bir gün odasında yazı yazmakta iken kendine şu soruyu sordu: ‘Ya ben şu anda uyuyor ve rüyamda yazı yazmakta olduğumu görüyorsam?’ Descartes bunun da ihtimal dahilinde olduğunun farkına varmıştı. Öyle ya, bazen öyle rüyalar görüyordu ki, gerçekliği uyanık olduğu anlardaki gibi birebir hissedebiliyordu. O zaman şu andaki gerçekliği de böyle bir rüyanın içinden hissediyor olamaz mıydı? Bu durumda, şu anda gerçekten odasında yazı yazmakta olup olmadığını bilmesi mümkün değildi. Tek bilebileceği şey, şu an pekala bambaşka bir yerde bir tür uyku uyuyor olabileceğiydi.
“Gelelim üçüncü ipucuna:
“Senin beynin kafanın içindeki suyun içinde yüzüyor Turco. Yani kafatasına yapışık değil. Beyninde nöron adı verilen bilgi işlem ve iletim hücreleri var. Elektriğe duyarlı olan bu nöronlar üzerinden gerçekleşen çeşitli işlemler sonucunda dış dünya dediğin şeyi algılıyorsun. Şimdi sana senden önce pek çok insanın kurguladığı bir deneyi anlatacağım. Şöyle ki, şimdi senin beynini kafatasından çıkarıp aynı sıvının bulunduğu bir kaba koysam, sonra da beynindeki nöronlara kablolar bağlayarak beynine aynı elektrik sinyal ve uyarılarından göndersem, sana aynı gerçekliği yaşatamaz mıyım? Mesela şimdi kafatasının içinde yüzdüğünü sandığın beynin bir kabın içindeyken de aynı hayatı yaşayamazsın, kırlarda koşup oynayamaz, başına gelen şeylere üzülüp sevinemezsin mi zannediyorsun?
“Şimdi bu üç ipucundan sonra sana üç de sır vereceğim. Umulur ki bu sırları iyi anlar, Zhuangzi’nin, Descartes’ın ve onlar gibi bu işe kafa yoranların akil insanların gözden kaçırdıklarını da görebilmeye başlarsın.
“Unutma ki, Zhuangzi’nin Zhuangzi olması ne kadar mümkünse, kelebek olması ya da olabilmesi de o kadar mümkündür. Ama bu noktada bu ikisinden hangisinin gerçek olduğunu soruyorsan, şimdiye kadar söylediklerimden hiçbir şey anlamamışsın demektir. Çünkü burada söz konusu olan gerçek değil, imkandır.
“Yine unutma ki, Descartes’ın gerçekten odasında olmasıyla, odasında olduğunu rüyasında görmesi arasında çok da fark yoktur. Descartes, eğer şu anda odamda olduğumu rüyamda görüyorsam, o zaman bu gerçek olamaz zannediyordu ve yanılıyordu.
“Yine unutma ki, beynin ister kafatasının içinde olsun, isterse bir kapta, gerçeklikten söz ediyorsak ikisi arasında bir fark olmayabilir. Aslolan sinyali nereden aldığındır. Bizler buna ayân-ı sabite diyoruz.
“Sana son olarak bir de nasihat:
“Sen bir süredir sana bir sırrı fısıldayacak bir ipucunun peşinden koşuyordun. Bu yolculuğun esnasında da doğru hiçbir şey yapmadın. Yanlıştan yanlışa gittin. Takdir edilecek tek bir şey vardı, o da gayretindi – ki ihtimal, ben de karşına o yüzden çıkıverdim. Ama bilmen lazım ki, her yanlış içinde yalana giden bir yol bulunabilir. Senin bütün gördüklerin de yalandı. Sadece Pamplona değil, Pamplona ile birlikte dönüp duran bütün bu devran dahi yalandır. Zira insanlara değil uyurken, uyanıkken dahi çeşitli levhalar, tablolar gösteririz. Bu noktadan bakınca, etrafında gördüğün insanların kurgu dedikleri şeyler ne kadar gerçekse, senin günlerdir yaşadığın otel ve o otelin içindekilerin sureti de ancak o kadar gerçek olabilir.
“Bu dünya işte böyle bir yerdir, Turco.
“Burada şehirler ısınır, denizler kaynar, boğalar ölür, oteller kaybolur.
“Ama sureti yalan, aslı gerçek olan bu dehşet verici görüntüler, çoğu insanın dikkatini çekmez.
“Halbuki bunların her birinde düşünenler için ibretler vardır.”
01. Sıcak Şehir
02. Kabus
03. Düzenleyiciler
04. Iberia
05. Pamplona
06. Montoya Oteli
07. Gösteri
08. Bunalım
09. Gerçek
10. Yüzleşme



Okuyucu Yorumları
rüştü hacıoğlu says:
6 April 2009 at 10:20 PMBu yazıyı daha evvel de okumuştum ama yeterince (ya da hiç) anlamamış olmalıyım. Biraz ürkütücü buldum bu sefer.
Geçen gün ilginç bir şey okudumç Adam diyor ki: “Kendine ben diyen sen, fark ettin mi, başkası da olabilirdin; hatta hiç olmayarak yok.”
Ben, başkası ve yok olmaktan başka bir seçenek var mı diye zorladım zihnimi, hakikaten yok. O zaman çok önemsediğim “ben”ö ben olmaktan ziyade, yok olmayıp farkında olduğu için “var” olduğu için önemliydi; dolayısıyla, “başkasından” daha değerli değildi ya da en fazla başkası kadar. Ve şimdi yukarıdakileri ilave edince yani yer: fizik yada metafizik bir alanda bulunmak da önemliyi belirlemiyor. “Nasıl” farkında olduğumuz nasıl seçtiğimiz mi önemli? Derin sular, soğuk sular… Kimsin sen? Kimlik siyaseti yapmayalım; kimliksiz, omurgasız bir sümüklü böcek olsaydık * ki biz evcil hayvan olarak yazları sinek ve örümcek, kışları hamam böceği ve tahta kurdu besliyoruz ve bunun ne önemi var. insanın korkmak için ne çok sebebi var. Öyleyse, tüm bu zihniyet inşaları çabaları “seçkin”i bulmak için, hiyerarşideki konumu belirlemek için; tıpkı yaban koçlarının boynuzlarını ölçüp hiyerarşilerini buna göre oluşturmaları gibi. Fizik yada metafizik, mühim olan lord olmak; parya olmamak için sürekli kaçmak.