• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Atama Bekleyen Öğretmenler de İnsan

18 Dec2011
 

[18 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Öğretmen atamaları Türkiye’de son dönemde sıklıkla gündeme geliyor. Ancak gündemdeki pek çok diğer konu gibi bu konu da çoğu zaman olması gerektiğinden farklı bir çerçevede tartışılıyor.

Kılıf: İş Güvencesi
Atamalar konusunda dile getirilen en yaygın argümanlardan biri, öğretmen adaylarının iş güvencesini nazara veriyor. “İş güvencesi” kavramını bir parça gerçek anlamı dışına taşıyan bu argümana göre, bir yanda öğretmenlik işi, diğer yanda da öğretmen adayları var ve bütün problem, devletin bu ikisini buluşturmamasından ileri geliyor. Halbuki, gerçekler, bu çerçevede çizildiğinden çok farklı.

Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de hal-i hazırda 500 binin üzerinde öğretmen var.1 Her yıl onbinlerce yeni mezun bu geniş kitleye katılmak istiyor. Dolayısıyla, öğretmen atamalarının yavaşlamasında şaşılacak bir durum yok. Çünkü, Türkiye’de pek çok meslekte olduğu gibi öğretmenlikte de emek arzı artık ihtiyacın çok üzerinde.

Dahası, öğretmenlik alanında iş bulma konusundaki rekabet önümüzdeki yıllarda daha da kızışacağa benziyor. Bu nedenle, öğretmen adayları, bu rekabeti daha kolay göğüsleyebilme adına branşlarındaki bilgi ve becerilerini artırmaya çalışmak durumundalar. Ancak bu gerçeklerle yüzleşmek yerine, “Devlet bize iş güvencesi sağlasın” diyen öğretmen adayları, işin kolayına kaçıyor gibiler. Zira “bir yolunu bulup devlete kapağı atma” ve bu şekilde (verimlilikleri düşük de olsa) ömür boyu iş, maaş ve emeklilik güvencesi kazanma kaygısıyla dile getirilen bu argümanlar pek ikna edici değil.

Gerçek: Menfaat
“İş güvencesi” gibi kavramlar, bir gerçeği dile getirmekten ziyade, gerçeği saklama ve olduğundan farklı bir şekilde sunma işlevi görüyor. Zira bu gibi kalıplaşmış ifadeler etrafında kurgulanan argümanlar, ortada doğruluğu tartışılmaz bir prensip olduğu ve bu prensibin ihlal edildiği izlenimini uyandırıyor. Atama bekleyen öğretmenler konusu özelinde yapılan, (1) iş güvencesinin tartışılmaz bir hak olduğu ve (2) eğitim fakültesi mezunlarının otomatikman bu hakka sahip oldukları şeklinde özetlenebilecek iki varsayımı birer veri olarak sunmak ve ardından da, (3) devletin atamalarını yapmayarak öğretmenlerin bu hakkını ihlal ettiğini ima etmekten ibaret.

Halbuki durum bu değil. Atama bekleyen öğretmenler de herkes gibi mesleklerini yapabilmek ve bu şekilde geçimlerini sağlayabilmek istiyorlar. Yani ortada hakları ihlal edilen değil, kendi özel menfaatleri doğrultusunda taleplerde bulunan bir kitle var. Bu kitlenin talebine konu olan istek, meşru bir istek. Ancak talebe konu olan isteğin meşru olması, bu talebin bir hak talebi olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin, Türkiye’de arabasını yenilemek gibi meşru bir isteğe sahip olan milyonlarca insan var. Ancak bu isteğin meşru olmasından hareketle, devletin bu kimselerin arabalarını yenilemesi gerektiği, aksi takdirde haklarını ihlal etmiş olacağı sonucuna varmak pek mümkün değil. Yani bu tartışmadaki asıl sorun, özü itibariyle son derece basit olan bir konuyu anlamaya çalışırken öğretmen ihtiyacı, emek arzı ya da menfaat gibi objektif değerleri bir kenara bırakarak, emeğe saygı ya da öğretmenlik mesleğinin kutsallığı gibi subjektif (ve dolayısıyla da farklı şekillerde yorumlanmaya müsait) ifadelere saplanıp kalıyor olmak.

Sonsöz
İnsanlar, emek, saygı, kutsallık gibi kavramları seviyorlar. Menfaat ise, (hayatın temel bir gerçeği olmasına rağmen) ne yazık ki antipati uyandıran bir kelime. Bu nedenle de, insanların bu gibi genel kabul gören kavramları kendi tekellerine almaya ve menfaatleri öyle gerektirdiğinde onlar aracılığıyla argümanlarına haklılık ve dokunulmazlık kazandırmaya çalışmaları gayet anlaşılır nedenlere dayanıyor. Örneğin, bir meslek bu şekilde kutsallık zırhına büründüğü ölçüde, “Devlet neden başka meslek sahiplerine değil de spesifik olarak size iş güvencesi sağlasın?” gibi sorular sormak da, bir işi beceri ve çalışkanlık ile hak etmeyi bir değer olarak yüceltmek de, giderek daha az akla geliyor.

Halbuki bunlar (eğitim fakültesi mezunları da dahil olmak üzere) herkesçe bilinen ve günlük hayat içerisinde sıklıkla takdir edilen gerçekler. Örneğin, hiç kimse tuttuğu takımın transfer döneminde bu işe ayrılan bütçeyi yanlış kişilere harcamasını istemiyor. Hatta çoğu taraftar, işinin hakkını veremeyen bir oyuncunun oyunun sonuna kadar takımda kalmasına dahi (haklı olarak) tahammül edemiyor. Ama söz konusu olan kendi işi olunca, insan başka türlü konuşmaya başlıyor. Çünkü insan böyle bir varlık.

Atama bekleyen öğretmenlerin söylemlerini de bu şekilde anlamak lazım. Neticede onlar da insan.

1 Milli Eğitim İstatistikleri (Örgün Eğitim) 2010-2011. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı.
3

Okuyucu Yorumları

 

Mustafa Ajlan Abudak says:

December 18, 2011 at 3:23 pm

Atanamayan/atanmayı tercih etmeyen bir öğretmen olarak, Serdar hocamın yazısı birçok doğru noktaya değiniyor diyebilirim.Fakat esas sorunun militarize edilmiş toplum ve sistem olduğu muhakkak. Kısaca kamuda esas paradoks şu kanaatindeyim.Hem küresel ekonomi ve tabi demokrasiye uyum sağlayacak etkin bir federal yapıya evrilmeye çalışacağız, hemde devlet en büyük iş veren olacak? Devlet piyasayı regüle etmek görevini piyasanın kendisi olma şekline çevirmiş. Bu sıkıntı özellikle hizmet sektöründe kendini gösteriyor. Eser Karakaş hocamın pazar günleri yayınladığı eğitim yazılarını okursak aslında bir simüle yapının yada bir yığınak hatasının üzerine retorik yapıldığı açıkça görülür.OECD istatistiklikleri ortada, aslında iflas etmiş bir yapının asıl sorunun atanma atanmama olmadığını görürüz. Öğretmenlerinde asıl sorunu atanıp atanmama değil.Birçoğu yüksek lise bile olamayacak üniversitelerden çıkan bunca öğretmenin (nicelik) alanlarında küresel çapta ne gibi bir yetkinliğe (niteliğe) sahip olduğudur. Bürokrasisi bu derece karmaşıklaşmış ve büyümüş ayrıca devletin sürekli kadrolarla popülistçe şişirildiği ve kutsal devlet anlayışının egemen olduğu bir toplumda eğitimin bu hali sizce şaşırtıcı mıdır? Baudrillard’ın amerika için söylediği şeylerin çoğunun küçük amerika olan ülkemiz içinde geçerli olduğunu yine OECD verilerindeki ortaklıkla görebiliriz. Devletin etkinleşip yapısal olarak küçülmediği yerlerde yapısal sorunlar bitmez,insan ziyanı tükenmez..

 
 

rüştü hacıoğlu says:

December 18, 2011 at 10:58 pm

Yorumcu arkadaşın ifade etmeye çalıştığı gibi ve yazının da haklı olarak ulaştığı sonuç, hepimizin “Anarşizm/yok yönetim” üzerine daha radikal okumalar ve düşünmeler yapmak zorunda olduğumuzdur…Nasıl ki modern devletle “kilise babalığı” aşıldıysa, sanırım “devlet babalığı” nın da sonuna yaklaşıyoruz ama o meş’um soru yok mu?

“alternatif ne?”

-Hay alternatifsiz kal emi! Tasma! Tasma!

Güvence yok ama senin zaten güvence yoktu ki; senin ‘alternatifinde’ senden eksilen “tasman”, tasmanı tutandan eksilen ‘güvencesi’ olacak…Hayırlısı

 
 

Mustafa Ajlan Abudak says:

December 19, 2011 at 2:13 pm

Dün yorumda Amerika ve Türkiye’nin yapısal açıdan birbirine birçok açıdan benzediğini ama en çok eğitim yönünden benzediğini ima etmiştim. Bugün gelen veriler bu imamı doğrular nitelikte;

http://www.ntvmsnbc.com/id/25307222/

Birde dün Farid Zekeriya’nın sosyal mobilite ile ilgili çarpıcı yazısını bunun üzerine okursak sanırım yapısal sorunun kaynağı ile ilgili yerel ve küresel bir cevap almış oluruz;

http://www.stargazete.com/yazar/ferid-zekeriya/yukari-dogru-sosyal-hareketlilik-inise-geciyor-haber-396876.htm

En son olarak bir grafikle Kuzey Avrupa ülkelerinin niçin hem eğitim hemde sosyal mobilitede başarılı olduğunu niçin kriz ekonomilerinin kriz içerisinde olduğunu gösteren sade bir grafikle konuyu kapayalım;

http://images.newstatesman.com/social-mobility.gif

hepsini birden güncemde bulabilirsiniz;

http://verimadeni.wordpress.com/2011/12/19/yukari-dogru-sosyal-hareketlilik-inise-geciyor/

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.