• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Bay Yanlış ve Doğru Ahmet

21 Aug2010
 

Denebilir ki, 1980’li yılları Türkiye’de yaşamış olmanın neden olduğu en büyük talihsizlerden biri de, tek kanallı dönemde TRT’nin halkı aydınlatma adına hazırladığı kimi tuhaf programlara maruz kalmış olmaktır. “Bay Yanlış ve Doğru Ahmet” işte bu türden programlardan biriydi.

Bu programda, bacak kadar bir çocuk dedesi yaşındaki bir adama karşıdan karşıya geçmeyi falan öğretirdi! Prodüksiyonun her yönüyle ne derece vahim olduğu konusunda bir fikir vermesi adına, program hakkında internette bulduğum kısa bir değerlendirmeyi paylaşıyorum:

Olayın gelişmesi şöyle idi:

Bay Yanlış bomboş bir yolda karşıdan karşıya geçmek üzere iken, az daha saatte 10 km hızla gelen bir vosvosun altında kalmayı becermek üzeredir. Bir müddet yukarı aşağı koştuktan sonra soluk soluğa Doğru Ahmet’in yanına gelir va tam olarak şunları söyler:

– Yüreğim ağzıma geldi Ahmet, sana olmazsa zahmet, şu karşıdan karşıya geçmeyi bana bir daha öğret.

Ahmet’in çeşitli zamanlarda Bay Yanlış’a sarfettiği şu sözler ise bu serinin en can alıcı noktasıdır:

– Yanlışsınız Bay Yanlış.

Tabii belirtmeye gerek var mı bilmiyorum: Böyle şeyleri genelde dedeler torunlarına öğretir, torunlar dedelerine değil. Ama bu programda durumun tersine çevrilmiş olmasının nedenini programı hazırlayanlarda ya da TRT’de aramayıp, konuya daha geniş bir perspektiften bakmak gerekli. Zira küçüklerin büyüklere adap erkan öğretmesi sadece Türkiye’ye mahsus değildir. Bir sosyal devrimin yaşandığı hemen her toplumda, devrim kurumlarınca eğitilenler ile bu fırsatı kaçırmış olan cahil yaşlılar arasında benzeri bir hiyerarşi vardır. Yeni devrime sahip çıkmaları için özel olarak eğitilmiş olan genç kitle, bu süreçten geçmemiş olan herkese genç yaşlı demeden bu yeni ve üstün hakikati öğretmekle sorumludur. (Bu konuda Türk devriminden daha ileriye giden örnekler de yok değildir. Mesela, Stalin döneminde çocuklar, farklı bir siyasi düşünceye sahip olan anne babalarını devlete ihbar etmeye teşvik edilirdi – ve bazı çocuklar bunu yapardı da!)

Türkiye’deki vatandaş-halk ayrımında belirleyici olan da yine aynı durumdur. “Vatandaşlar” ile, devrimin eğitim kurumlarında eğitilmiş kimseler kast edilirken, “halk” cahil kalmış olan ve aydınlatılması gereken kitleyi ifade eder. Tek Parti Dönemi’nde yayınlanmış olan 1930 basımı “Türk Tarihi Bilgisi” ders kitabının başında “Halk ve Çocuklar İçin” ibaresinin yer alması, bu nedenle şaşırtıcı değildir. Zira halk da, tıpkı çocuklar gibi eğitilmeye ve adam edilmeye muhtaçtır.

İşte temiz yüzlü, zeki ve çalışkan bir Cumhuriyet çocuğu olan Doğru Ahmet’in olayı da buydu. Bir ortaokul talebesi olan Doğru Ahmet, dedesi yaşındaki bir adama karşıdan karşıya geçmeyi öğretirken, aslında ekran başındaki milyonlara hakaret etmekteydi. Ancak ne kadar acıydı ki, kendilerine hakaret edilen insanlar o günlerde bunun farkına varmaktan dahi acizdiler.

Halk ve Çocuklar İçin

6

Okuyucu Yorumları

 

fizikci says:

August 21, 2010 at 7:59 pm

Halkın eğitilmesinin (adam edilmesinin) dezavantajları da yok değildi. Darbı mesel haline gelmiş şöyle bir yakınma var mesela: “Halk plajları doldurdu vatandaş denize giremiyor”

 
 

Tarik says:

August 22, 2010 at 9:20 pm

Zira küçüklerin büyüklere adap erkan öğretmesi sadece Türkiye’ye mahsus değildir. Bir sosyal devrimin yaşandığı hemen her toplumda, devrim kurumlarınca eğitilenler ile bu fırsatı kaçırmış olan cahil yaşlılar arasında benzeri bir hiyerarşi vardır.

***

Bay yanlış “trafik kuralları” üzerine bir programdı diye hatırlıyorum. Yayaların karşıdan karşıya geçmesi, trafik ışıklarına riayet etme, üst geçit kullanmak gibi konular, hayal meyal aklımda kalmış.

Bence, 1980’li yıllarda böyle bir program hazırlanmasındaki asıl etkeni, 1970 yılında 3.019 milyon olan İstanbul nüfusunun 1990 da 7.195 milyonu bulmasında aramak gerek. Bir de trafikteki otomobil sayısının artması. (“Macittt, beni otomobillendirrrr”dönemi)

Senaryoda öğreten rolünde bir yetişkin değil de çocuğa yer verilmesi filmin eğitme amacı güttüğü hedef kitleyi gizliyor.

Bay Yanlış’ın türkçesinde aksan var mıydı? 🙂

 
 

Tarik says:

August 22, 2010 at 9:26 pm

Hamiş: Ahmet İnsel, “solu yeniden tanımlamak”ta, İstanbul’un 1950-95 yılı arasında aldığı göçün bu kadar kısa bir dönemde, oransal olarak, tarihte hiçbir metropolde yaşanmamış bir yoğunluk gösterdiğini tespit ediyordu.

 
 

Ekrem Senai says:

August 26, 2010 at 1:34 pm

Devletin bu tip eğitici programlar yapmasının faydalı olduğunu düşünüyorum. Şahsen hala karşıdan karşıya geçmeden kaldırımdan inmem. Şimdiye kadar yaya olarak bir kaza tehlikesi atlatmamama sebep olan merhum Erol Günaydın ve doğru Ahmet Mesut Çakarlı’ya da şükranlarımı iletiyorum.
Bu tip eğitici programları devlet hazırlamazsa kimse hazırlamıyor. Aynı serinin emniyet şeridini kullanan yaşlı adama laf sokan, trafik kapalı olduğunu gördüğü halde öndekine selektör yapıp yol isteyen büyüğüne “lütfen biraz sabır bay Hanzo!” diyen vs. devamının da çekilmesini isterim.

 
 

rüştü hacıoğlu says:

August 27, 2010 at 3:10 am

Bilgiç beynim nasıl bir bağ kuruyorsa? Yanlış cemaat’le doğru Hanefi’nin maceraları, ” zamanımızın en meşhur polis hafiyesi Orhan Çakıroğlu” tadında ” ergenekon yahut silistre ” kitabıyla start aldı.

Kitabı okumadım ama yüzbaşı volkan’ın maceraları ve mister no okumuşluğumun ne tip bir literatürle karşı karşıya olabileceğimizi sezebilmeye dair yeterli alt yapıyı barındırması hasebiyle, okumadan kitap eleştirisi yapabilme kabiliyetimi sergileyebilirim. Değil mi ki, “delil” denen sanık beyanına dayalı ifade yeterli görülmekte “adil” yargılama için: Dink cinayeti münferit, Danıştay göründüğü gibi ve sanık ifadeleri aydınlatmakta yollarımızı DAL’dan ( Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı ) kalma teamüllere uygun adım.

İşte budur! Cemaat’in, ergenekon davalarına delil teşkil eden “üretilmiş sahte belgeleri” nin karşısına konmuş yüce argüman: “sanık beyanları”

Yerli Holmes Çakıroğlu’nun zamane versiyonu, kavruk Anadolu Hafiyesi Avcı ( AHA ), Türk Kanun Tarihine geçebilecek ve darbeye gerek kalmaksızın bir on yıl daha kast sistemimizi ikame edecek sihirli formülü bulmuş ve dahi tecrübeleriyle harmanlayıp tuğla kalınlığında bir kitap olarak ” AHA’nda budur!” demiştir.

Cemaat devleti elegeçirmek için sahte belge üretip bunlarla militarist kesimleri mağdur ediyor ve ben cansiperane, berat için “kefilim” (hamili kart yakinimdir ya da iyi çocuk…) yeter koşulu uyarınca zulme karşı bayrak açıyorum, mazlumdan yana ( bana mazlumu getirin…)

Herşey çok açık, bir çocuk bile anlayabilir. Cemaat sahte belge üretiyor, bense beyanları esas alarak komplo teorilerine fazlasıyla yatkın halkımızı aydınlatıyorum: Dink cinayeti münferit ortam ısınması, Danıştay dinci saldırı. Ne diyor sanık beyanları: göründüğü gibi. Peki Mahir Kaynak ne diyor?

“…Eğer bir kişi karşı olduğu şeylerin bireysel değil bir örgütün işi olduğunu düşünüyorsa kendisi de bireysel hareket etmez…”

Dolayısıyla, taraflardan biri devleti elegeçirmek için sahte belge üretimiyle meşgulken, öbürü devleti “beyan” la korumakta. Sanık beyanları esas alındığında yargıçlara da gerek kalmıyor. Cinayetler münferit, ergenekon sanıkları evri badi çildırın: “masumuz!” Komplo aramaya gerek yok diyor Hanefi Avcı ama cemaat’in devleti elegeçirme planının nasıl bir nesnel gerçekliğe tekabül ettiğini de izah etmeyi ihmal etmeden: ” Görmüyormusunuz? Üretilmiş sahte belgelerle onca masum insan, tanırım iyi çocuk gözlerimizin önünde gözaltına alınmak suretiyle korku imparatorluğunun temelleri atılmıştır:

Ah KADROLAR ah Cemaatçi KADROLAR
Bedenim üşür yüreğim sızlar

Beni hoyrat bir makasla
Ah eski bir fotoğraftan oydular
Orda kaldı yanağımın yarısı
Kendini boşlukla tamamlar
Ah omuzumda bir kesik el ki
Hala hala durmadan kanar

Ah KADROLAR ah Cemaatçi KADROLAŞMA
Acı düştü peşime… ” [mealen]

Ah zehir hafiye sen olmasan kim korurdu bizi yanlış cemaatten?

Yanlışsınız bay yanlış cemaatçiler; tüm beyanlar aleyhinizde! Sizi gidi Haliç Simonları…

 
 

rüştü hacıoğlu says:

September 1, 2010 at 12:14 am

DAL, kime dalacaksa “derin araştırmalar laboratuvarı” adıyla açarmış mevzuyu, bir nevi besmele…

neyse, ayakkabısız bir insandan bahsediliyor; şurada:

http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=32369

ntv’deki söyleşide ruşen çakır da sordu işkenceden neden bahsetmediğini dürüst bürokrata; epey bir sıkıntı bastı profesyonel istihbaratçıyı ama renk vermemeye çalışarak atila kıyatça bir yanıt verdi. sanıyorum sıkıntının kaynağı ayakkabısız insanların kimsesizler mezarlığında daha bir kaybolmalarına dair olabilir.

insanların evlatlarını öldüren devlet ve kapıkulpları, nasıl bir hayvanlık ötesiyle cesetlerle de garip ilişkiler geliştirmektedirler?

bu nasıl bir insanlıktan soyutlanma, nasıl bir makineleşmedir ki zaten yıktığınız hayatların, bari cesetlerini gömmeleriyle teskin bulmalarını mümkün kılacak bir trajediyi sonlandırma ya da anlamlandırma çabasına da dalıyorsunuz? kimsiniz siz?

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.