• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Ben Kürt Olsaydım…

11 Sep2011
 

[11 Eylül 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Yarın olacakları tahmin etmeye çalışmak ile yarına dair temennilerde bulunmak arasında ciddi bir fark var. Zira öngörüde bulunmak objektif olmayı gerektirirken, temenniler ise subjektif bir yapıya sahip. Ancak bu basit fark, ne yazık ki herkes için yeterince belirgin değil. Bu nedenle de, dile getirilen öngörüler, ülkemizde, gerçekleşmesi arzu edilenin beyanı (ve hatta siyasi bir duruş) olarak algılanıyor.

Geçen Pazar yayınlanan yazım da maalesef çokları tarafından böyle bir algıyla değerlendirildi. Yazıda, (1) yeni bir Kürt siyasi elitinin ortaya çıktığını, (2) bu elitin de etkisiyle, yeni bir Kürt kimlik bilincinin son derece dinamik bir şekilde güçlendiğini ve (3) bu kimliğin reaksiyoner-milliyetçi bir niteliğe sahip olduğunu belirtmiştim. Bütün bunlar, bana göre, Kürt kimliğinin yakın bir gelecekte Türk üniter devletinin mevcut kalıplarına sığmakta daha da zorlanacağı anlamına geliyordu. Bu nedenle de, bölünmenin önüne geçebilmek için bu kalıpların bir an önce değişmesi gerekmekteydi. Ancak ben Türkiye’de yaşanan onca olumlu gelişmeye rağmen, Türk tarafındaki değişimin Kürtlerin değişim hızına yetişemeyeceğinden hareketle, (özellikle Doğulu) Kürtlerin giderek artan bağımsızlık taleplerinin bir noktadan sonra önünün alınamayacağı sonucuna vardım. Halen de böyle düşünüyorum.

Yanıldığımı zannetmiyor olsam da, neticede bu bir öngörü – ve elbette herkes bu öngörüye katılmak zorunda değil. Örneğin, bir başkası da çıkıp, “Bu söylenenler yanlış. Kürtler ve Türkler müthiş bir barış ve kardeşlik arefesindeler” diyebilir. Böyle bir argüman, benim açımdan geçerli olmasa da, en azından meşrudur.

Ne var ki, bazı insanlar okuduklarına metinde yer almayan anlamlar yüklüyor ve zaman zaman da meşruiyet sınırlarını zorluyorlar. Örneğin, Engin Ardıç, yazımın metninden (nasıl başardıysa) benim ayrılıkçı bir Kürt olduğum fikrine varmış. Sadece onun yazısını okuyan biri, benim bağımsızlık mücadelesi veren bir militan gibi konuştuğumu dahi düşünebilir. Ardıç, edindiği bu izlenim doğrultusunda, yazımdan yaptığı alıntıların tırnak içlerini değiştirerek (benim adıma) kişiselleştirmekte dahi bir mahzur görmemiş. Mesela “mumla aramaya mahkûmlar” şeklindeki ifademi, “mumla aramaya mahkûmsunuz” yapmış.

Halbuki benim yaptığım, olayları Türk ya da Kürt perspektifinden değerlendirmek değil, ülkedeki gelişmelere bakarak “Gidişat bu yöne” demekten ibaretti. Aldığım cevap ise, şöyle oldu: “Gidersen gidersin, biz burada yaşarız sen de dağın başında. / Ama artık öyle ipini kırıp İstanbul’a gelmek olmayacak, pasaport alacaksın, belki vize de!”

Bu gibi ifadeler, Türk tarafının Kürtlere bakışının halen ne kadar kaba (ve dolayısıyla da bütün bu olan biteni idrak edebilmekten ne denli uzak) olabildiğinin bir diğer göstergesi. Ben Doğulu bir Kürt olsaydım, benimle bu şekilde konuşmayı adet edinen ve yaşanan onca şeyden sonra hala bir şantaj aracı olarak vizeden bahis açan insanlarla aynı ülkede yaşamayı istemez, işim düştüğünde İstanbul’a vize ile seyahat etmeyi tercih ederdim.

(Yazıda başka önemli problemler de var. Ama bunları bir polemik çerçevesinde yazmak yerine, Kürt sorunu hakkındaki diğer yazılarım içerisinde değerlendirmek istiyorum.)

Ayşe Hür Notu
Bu hafta çok anlamlı bulmadığım bir diğer tepki de Ayşe Hür’den geldi. Hür’ün tepkisinin nedeni, Kuran’ın derlenme sürecini ele alan son yazıları hakkında Twitter‘da yaptığım iki girdi.

Aynı konuda sadece tek bir girdi yapan Mustafa Akyol da Hür’ün tepkisinden payını almış. Mustafa Akyol ile suçumuz, (mealen) “Böylesine karmaşık bir konuda sırf Ali Ünal’ın yazısı ile herşeyi anlamak ve kolayca tatmin olmak”.

Ayşe Hür’ün yazısında alıntılamadığı iki girdim şöyleydi:

(1) Ali Ünal’ın yazısı Ayşe Hür’ün kimi bilgi yanlışlarını düzeltme açısından iyi olmuş:

(2) ‘Birden fazla Kuran’ argümanının hatalı olduğunu ben de yazmıştım. Ancak derleme süreci Ali Ünal’ın anlattığı kadar sorunsuz değil.

Bu girdilerde bu kadar büyütecek ne var bilmiyorum. Ayrıca ikinci girdiden de görülebileceği gibi, Ali Ünal’ın yazısına tamamen katılmam söz konusu değil. Ayşe Hür’ün buna rağmen neden böyle şeyler söylediğini ve neden bunu bir parça müstehzi bir üslupla yaptığını bilmiyorum. İzah ede(bili)rse sevinirim.

Ayşe Hür’ün kendileri ile polemikte bulunduğu kişilere yanıt vermek (ve belki, daha sağlıklı bir literatür taramasıyla argümanlarını zenginleştirmek) yerine, bu polemiğin dışında olan ve ilgili tartışma hakkında sadece iki üç cümlelik yorumlar yapmakla yetinen insanları yazı ve alay konusu yapmasını tuhaf bulduğumu da ayrıca belirtmek istiyorum.

Paylaş:
38

Okuyucu Yorumları

 

rüştü hacıoğlu says:

11 September 2011 at 3:17 PM

Engin Ardıç’la başlayacak olursak, Merve Kavakçı için söyledikleri, zihniyetini ve bu zihniyetten sadır olan mantığın yapısını açıkça ortaya koyuyor:

“…Merve’nin çıplak ayaklarını görünce, dedim ki içimden, kim bilir kaç aksakallı muhterem gece rüyasında, onun çıplak ayaklarının hayalini kurup asılmıştır…”

Daha fazlası ve özellikle Kürtler söz konusu olduğunda söylediklerine dair, şurada bir değerlendirme yapılmış:

http://derinmedya.com/2011/03/03/alci-ardici-merve-kavakciyla-vurdu/

Herhangi bir şahsın zihniyetini anlamak istiyorsanız, onun, ‘zayıf’larla olan ilişkilerine bakın. Kadınlar, ameleler, ezilenlerle ilişkisine…

“…zihniyet kendisini fikirlerde değil, ilişkilerde ortaya koyar. Fikriniz ne olursa olsun kuracağınız dünyayı belirleyen, üreteceğiniz ilişkilerin ima ettiği zihniyettir…” diyor Surp Mahçupyan.

***
Ayşe Hür’ü, Engin Ardıç’la aynı başlık altında ele almış olmayı A.Hür adına talihsiz bulsam da; gündem çakışmasının azizliği…

Ayşe Hür’ün yazdıklarını ve yazdıklarına cevaben yazılmış, Ali Ünal’da dahil olmak üzere bir-kaç yazıyı daha okudum. Müslüman olmam hasebiyle evveliyatında da ilgilenip konuyla ilgili kitaplar karıştırmışlığım vardı.

Bir konuya ilişkin 5 kitap okuduğunuzda o konudaki her şeyi bilmiş olmazsınız; ama o konuya dair söylenenlerden aşağı-yukarı haberdar olursunuz.

Bunu kitap okumadan yani google’den yaparsanız ve üstüne üstlük bir de makale yazarsanız, başınıza gelene yol kazası denir. Kendinizi çıkmaz sokakta bulursunuz ve sizin, çıkmaz sokak’ta olduğunuzu söyleyenlere de haddinden fazla öfkelenirsiniz. Çünkü durumla yüzleşmek zor iştir. Önceki bilgilerce yanıltılmış olduğunuzu ima eder ve bu şedit bir öfkeyi doğurur.

Öfke açığa çıktığında “sorumlu” arar, yönelmek için. En kısa yolu da, durumunuzu işaret edene yönelmesidir. Ancak benim ilgilendiğim kısım, öfke yönelirken, hedefi yanlış olsa bile üzerine bindiği kelamın barındırdığı ders almışlığı itiraf eden haklılıktır…

“…Ali Ünal’ın (31 Ağustos 2011, Zaman) yazısıyla tatmin oldular. Bunlar arasında Mustafa Akyol ve Serdar Kaya gibi münevverler de vardı. Demek ki, “böylesine karmaşık bir konuda tatmin olmak bu kadar kolaymış” dedim ve imrendim kendilerine…” A.Hür (http://www.duzceyerelhaber.com/kose-yazi.asp?id=3282&Ayşe_HÜR-Erken_İslam_tarihinin_kaynakları_)

Kanaatimce, google’den yapılan bir araştırmaya dayanarak yazılacak makalenin talihini en güzel de şurada özetlemiş A.Hür ama öfkenin yöneldiği yeri değiştirmemiş:

“…Çeşitli merkezlerdeki tarihî Kuran’lara, Arapça-Süryanice-Kufi yazısı vs. gibi konulara ilişkin lehte ve aleyhte tezleri derli toplu şekilde arşivlemiş olan islamic-awareness.org adlı internet sitesi ise giriş sayfasındaki açıklamaya göre (tahminimce Arap kökenli) Müslüman araştırmacılarca “Hıristiyan misyonerlere ve oryantalistlere” cevap vermek için oluşturulmuş ‘bilimsel’ nitelikte bir savunma sitesiydi. Alt linkleri tıklayanlar yüzlerce, belki de binlerce makale ile karşılaşabilirlerdi. Hepsi de “And Allah knows best!” (Ve Allah en iyisini bilir!) diye biten makaleler, resimlerle, fotoğraflarla desteklenmişti. (Sitenin bilimsellik anlayışı benimkine uymadığı için tırnak işareti kullandım ama sitenin yaklaşımı, bana cevap veren münevverlerin yaklaşımına göre milyon kere daha ‘bilimsel’.) Ancak anlaşılan kimse zahmet edip de adresi tıklamamış. Bunun nedeni de muhtemelen sitenin adının İngilizce olması. Nitekim bana ‘oryantalist’ etiketi yapıştıranların temel dayanağı bu siteye yaptığım atıftı. (Bu konuya yazının sonunda kısaca değineceğim.) Hâlbuki birazcık önyargılarını veya tembelliklerini yenseler, Ali Ünal’a ihtiyaç kalmadan ağzımın payını [ bu da başka bir lapsus ama şimdinin konusu değil. ] verirlerdi…” (aynı makaleden)

A.Ünal’ın cevabına ilişkin söyledikleri ise bilimsel araştırma metodolojisinde araştırmacının lapsusunun konuya etkisine örnek teşkil etmiş.

Yani, konunun kendisinden, araştırma metodolojisine dönüp, Karl Poper’ci bir “yanlışlama” metodu arayışı içinde; bütünüyle doğrulanamayacak olanı, yanlışlayacak bir örnekle hakikatin o olmadığı ama doğada, dışımızda, orada keşfedilmek için bekleyen başka bir hakikatin durup durduğuna olan “inancını” bilimsel kabul etmeye devam etmek istemiş…

Bunu açmak için, aynı makalenin şurasına bakalım:

“…Daha da ileri gideyim, diyelim ki yazının [kendisininki] tümü külliyen yanlıştı, peki Ali Ünal’ın yazısından benim ‘yanlış’ anlattığım hikâyenin ‘doğrusunu’ öğrenebildiniz mi? Yani vahiylerin nasıl kitaba dönüştürüldüğünü ve bu kitabın nerede olduğunu, günümüzdeki Kuran’larla bu kitabın ilişkisinin nasıl kurulduğunu? En azından ben öğrenemedim, çünkü yazıda, bol bol alaycı cümle, mugalâta, dogma vardı ama ‘gerçek’ ve/veya ‘doğru’ hikâye yoktu…” A.Hür

A.Hür’ün, Poperci metodoloji bakımdan çöktüğü an. Bakalım A.Ünal da çöküyor mu?

“…Yanlışlanamayan ‘tarih’

Ama Ali Ünal’ı bunun için eleştirebilir miyim? Hayır. Çünkü bu konuda anlatılan bir hikâyeye ‘gerçek’ ve/veya ‘doğru’ demek de ‘uydurma’ ve/veya ‘yanlış’ demek de bilimsel kriterlere göre imkânsız. Öncelikle üzerinde konuştuğumuz konu inançla ilgili ve herkes bilir ki, inancın bilimsel dayanağa ihtiyacı yoktur. ‘İnanıyorum’ dersiniz olur biter. İkincisi erken dönem İslam tarihini ‘bilimsel’ kriterlere göre araştırmak isteyen birinin işi çok zordur. Çünkü o dönemde kaleme alınmış yazılı kaynak çok azdır…” A.Hür

A.Hür’e bir hatırlatmayı da son cümlesi üzerinden yapalım: yazılı kaynak olmaması, bilgilerin flaşbellek’le taşınmadığını ispatlamaz. Hafızlık müessesesinin tarihsel kökenine bakabilseydi yazıyı zenginleştirebileceği daha ilginç veriler de bulabilirdi. Mesela; Ebubekir’in Mushaf’ı ile Osman’ın Mushaf’ı denen Mushafların ortaya çıkış sebepleri ve farklarına değinebilirdi…

Kıraat farkları denen, sözlü kültürün konusu şive/ağız farklarının sonuçlarıyla, yazılı metin araştırmasına konu yorumsama/hermenötik sonuçlarını karıştırmak suretiyle ortaya çıkacak durumun “hangi kuran” gibi bir başlığa sebep olmasını da en fazla “ne fark eder canım; ikisi de başka türlü anlaşılmaya sebebiyet veriyor işte!” gibi bir önermeyle savunma imkanına kavuşabilirdi ama “sözlü kültür” e hiç değinmeyip, yazılı literatür üzerinden ele alınınca konu; maalesef bu savunmayı bile çıkarmaya imkan vermediği gibi; makaleyi lüzumsuz göndermelerle konunun mutfağı olan arkeolojiye boğup, uzman olmayan okurun bir anlık boşluğundan istifade mevzudan sıvışma arzusu varmış gibi algılamasına sebebiyet verilmezdi…

Buraya kadarı “öfkenin analizine” dairdi. Budan sonrası, beni de konuya dahil eden Thomas Khun’a gönderme yapılan “paradigma” meselesinin bu makale içinde ne kadar basit bir mugalata için araçsallaştırılıp heba edilmesidir.

Önce, sonuçta yapmam gereken tavsiye’yi baştan yapayım A.Hür’e.

Ben olsam, felsefeyi önemser ve tarihin, ancak felsefe tarihinin içinde anlamlı olarak çözümlenebileceği üzerinde düşünürdüm; şayet tarihçi olsaydım. Tam da Khun’un “paradigma”lar kavramsallaştırması üzerinden. Öyle yapıyor olmadığınızı tam da şuradan çıkarıyorum:

“…Ama Thomas Khun’dan öğrendiğimize göre paradigma böyle bir şeydir işte. “Paradigmaya yöneltilen her tür eleştiri, sağır kulakların aşılmaz duvarıyla ya da sistemi savunmaya hazır inançlı taraftarların güya mantıklı tepkileriyle püskürtülür.”…”

Pozitivist aydınlıkçı bir vaiz gibi ya da “oryantalist” olarak algılanmanızın nedeni de bu. Konuyu, kendi paradigmasının (diyelim ki: ‘inançsallık’) içinden ele almaya başlayamadığınız için; doğrudan başka bir paradigma (‘bilimsellik’) içinden mahkum etmeye çalıştığınız gözlenebiliyor ve bu her ne kadar “bilgi eksikliği”nin bir sonucuysa da, genel olarak art niyet/samimiyetsizlik olarak da algılanmaya müsait bir durumu da ima ediyor. Devamında da konular, kişisel söylem iktidarı için araçsallaşıveriyor…

Oysa ki; Karl Poper’ci “yanlışlama” teorisinin sebeplerini biliyor olsaydınız, Khun’un söylemeye çalıştığı “paradigma” kavramını, sizin durduğunuz yer ve nesneniz olan konuya mesafeliliğiniz bakımından da inceleme imkanına kavuşabilirdiniz. Sağlık olsun. Nasibinizde, benim gibi bir ukaladan ders almak da olacakmış. ( Şimdi bu kibir yarışında benimde insan olarak birazcık artizliğin tadını çıkarma lüksüm olsun.)

“…Öncelikle üzerinde konuştuğumuz konu inançla ilgili ve herkes bilir ki, inancın bilimsel dayanağa ihtiyacı yoktur. ‘İnanıyorum’ dersiniz olur biter…” A. Hür

Bu iddiayı gelin Hume soralım?

“…Hume, emprisist temeller üzerine zorunlu (nedensel) ilişkilere dayanan bir görüşün gelişemeyeceğini kanıtlamıştı. Kanıt oldukça basit: iki olay arasında gözleyebildiğim tek şey A olayını B olayının izlemiş olmasıdır; bu gözlem A ile B arasında empirik (deneysel) ve ya mantıksal zorunlu bir ilişkinin olduğunu kanıtlamaz. Bir sonraki gözlemde aradaki ilişkinin değişmesi ve ortadan kalkması hem empirik hem de mantıksal olarak mümkündür. Bu nedenle olaylar arasındaki ilişki zorunlu değil rast geledir. Hâlbuki bilim, dünyanın düzenli olduğu varsayımına dayanır. Başka bir deyişle, bilim kanıtlanması gerekeni varsayım olarak kabul etmektedir. Hume’a göre, bu varsayımın psikolojik alışkanlıktan başka bir dayanağı olmadığı için bilim en son aşamada İNANÇ sorunudur…”İlkay Sunar / Düşün ve Toplum s.96

Paradigmaların dayandığı epistemolojik temelleri üç makale ile aşmak ya da anlamak mümkün olsaydı şayet; bugün Ayşe Hür’den şu anlamlı önerme sadır olmamış olacaktı:

“…Demek ki, “böylesine karmaşık bir konuda [1 internet sitesi ve 1 makaleyle ] tatmin olmak bu kadar kolaymış” dedim ve imrendim kendilerine…”

Burada Serdar Kaya’nın Twiti, bu “bağlam/kontekst” içinde anlamlı ama bağlam terk edilip: “A. Ünal’ın yazısı sorunu bütünüyle cevaplıyor mu?” sorusu sorulduğunda, cevap da, o bağlam içinde verilmelidir.

Türkiyeli köşe yazarı ve araştırmacıların, araştırma işinin kendisine karşı aldıkları mesafeyi, araştırma konusuyla aralarındaki ilişkide de göstermeleri durumunda, yanılma payları baki kalmak kaydıyla, daha az “zor durumda” kalacaklarını söylemek mümkün…

Sonuç olarak ebru sanatı, gerçeklikle ilişkilerimizde mütevazı olmamız gerektiğini anımsatan düşünmeye değer bir inceliktir… Su üzerine her seferinde aynı resmi çizip, seri üretime dönüştürebilir misin Abidin?

 
 

Darius Maneng says:

12 September 2011 at 1:49 PM

Ayşe Hür konusunu kısa geçeyim. Zaten bu konularda birazcık bilgisi ve merakı olan insanlar Ayşe Hür’ün bu yazdıklarıyla bir hayli komik bir duruma düştüğünü görebilmekteler. Ayşe Hür, İslam konusunu da 1930’lar gibi, rahatlıkla yazı yazabileceği “bakir topraklar” zannetmiş sanırım. Temel hata buradan kaynaklanıyor. Oysa, uzaktan bakıldığında “davar bile emanet edilemeyecekmiş” gibi dursa da müslümanlar, dinleri hakkındaki bu tip temel noktalarda oldukça bilgi sahibidirler. Ayşe Hür, iki lafı bir türlü bir araya getiremeyen, bilgisayardan, elektronikten anlamayan, fiziği müzikle paralel branşlar zanneden adamlardan, bu kadar ayrıntılı cevaplar beklemiyordu muhtemelen. Ayşe Hür gibilerin anlaması gereken müslümanların elektronik veya fizik bilmemesinin aptallıklarından değil, İslam konusu dışında başka birşeye zaman ayırma konusundaki -bence hatalı- cimriliklerinden kaynaklandığı gerçeğidir. Ayşe Hür kızsa da, “Oryantalist” kelimesini tam olarak haketmesi de bundan dolayıdır. Müslümanlar söz konusu iken, “ben tarihi bu adamdan iyi biliyorum.. Matematiği de öyle.. Fiziği, kimyayı, coğrafyayı vs. de öyle.. Felsefe konusunda da bu adamdan daha yetkinim. O halde, kesin İslam’ı da bu adamdan daha iyi bilebiliyor olmalıyım” mantık hatasına düşmemek gerek. Gereksiz küstahlık, yıllarca adım adım biriktirdiğiniz saygınlığınıza ciddi zararlar verebilir.

Engin Ardıç konusu ise bambaşka bir durum. Serdar Kaya, öncelikle Engin Ardıç’ın “neden bu tip bir yazı kaleme aldığı” konusunu düşünmelidir. Çünkü zannedilenin aksine, “yazıların yazılış nedeni” her zaman “yazıda belirtilen eleştiri noktaları” ile benzer veya paralel olmak zorunda değildir.

Kişisel kanaatim, Serdar Kaya’nın yazısının Türkleri (beni de tabii ki) kızdırmasının bazı temel sebepleri olduğu, ancak ona yöneltilen eleştirilerin bu sebepleri içermediği yönünde. Tıpkı kavgalarda, karşı taraf bizi incitecek sözler söylediğinde, “bak bu lafın beni incitti” demek yerine, karşı tarafı incitecek sözler arayıp bulmamız gibi… Engin Ardıç, bir Türk olarak neden irrite olduğunu yazmayı gereksiz bulmuş olmalı bence. Onun yerine, kendi patavatsız -ama bence sempatik- üslubuyla kontra-atağa geçmiş. Yeterince kırıcı olmuş mu? Bence olmuş. İyi yapmış mı? Hayır, tabii ki iyi yapmamış.

Serdar Kaya’nın -ve birçok diğerlerinin- bir türlü anlamadığı şey, Türklerin “gösterdikleri özverinin boşa gidişi” konusunda son derece hassas oldukları ve “sürekli yeni özveriler” beklendiğinde ters tepkiler gösterebilecekleridir. Belki Avrupa Birliği serüveni bizi bu hale getirmiştir, bilemiyorum. Ama ortada kendini “külliyen mağdur” hisseden bir toplum ve onun üyeleri var.

Örneğin ben sadece kendi adıma şunları söyleyebilirim: Türk-Kürt ikileminde Türk yakasına düşmekteyim. Müslüman-Gayrimüslim ikileminde müslüman yakasına.. Sünni-Alevi ikileminde ise Sünni tarafına… Erkek-kadın ikileminde ise erkek olduğum için, şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Türk-müslüman-sünni-erkek…

Hepimiz az veya çok televizyon izliyoruz. Medyayı birşekilde takip ediyoruz. Kendimi bildim bileli TV’de ve entellektüel dünyada duyduklarımdan sonra, Türk-müslüman-sünni-erkek tanımının bazılarınca Amerikan polisiye filmlerindeki “Çocukluğunda tacize uğramış 30 yaş üstü beyaz erkek” tanımına benzer şekilde kullanıldığını artık çok iyi biliyorum! Sanki dünyanın bütün suçlarını biz işlemişiz! Avrupalılar bizi suçluyor, Ermeniler bizi suçluyor, Rumlar bizi suçluyor, Kürtler bizi suçluyor, kadınlar bizi suçluyor, eşcinseller bizi suçluyor, Aleviler bizi suçluyor, Kemalistler bizi suçluyor vs..

Ortada dönüp duran suçlama ve “vay hayvan vay” tarzı bakış açısı o kadar abartılı boyutta ki, bir süre sonra “yahu bir düşün yakamdan” psikolojisine girmek işten bile değil. Belki bu eleştirileri getirenler, Türk-müslüman-sünni-erkek profilini geçmişin kodamanı olarak görüyor ve ondan koparılmış her parçanın adaletin tesis edilmesi demek olduğunu düşünüyor, ama biz artık kendimizi aç gözlü yırtıcılarca etrafı sarılmış zavallı bir canlı olarak hissetmeye başladık.

Serdar Kaya’nın bakış açısı da tam bu noktadan duvara çarpıyor.

Kürtlerin inatla anlamak istemedikleri şey şu: TSK’nın generallerinin hapse atılması, TSK’nın yerin dibine sokulma tarzında ağır şekilde eleştirilmesi, Kemalizm’in reddedilmesi gibi konular Kürtlere çok basit gelebilir. Ama bunlar hiç basit mevzular değil. Basitse sana basit, oysa Türkler bunu yaparken aynı zamanda benliklerinin de bir kısmını koparıp çöp tenekesine attılar. Kendisine zararı olmayan, üstelik “kendinden” olan birşeyi “evrensel adalet”e ters olduğu için söküp çıkardılar. Kürtçe televizyon açılması, Kürtçe özel eğitimin serbest bırakılması gibi konular da basit mevzular zannedilmesin. Kendi içlerinde bir tek çatlak sese bile tahammül edemeyen Kürt zihniyetin, koca bir ülkeyi yılda en fazla 50-100 şehit vererek “canının istediği gibi” ve “kimseye cart curt dedirtmeden” rahatlıkla uzun süre daha (belki yüz yıl daha) götürebilecek insanların “zorunlu olmadıkları halde” bu özverileri sırf “iyi niyetlerini” ve “geçmişteki atalarının hatalarını şimdi anladıklarını” gösterebilmek adına ortaya koymuş olmalarını küçümseyemezler, küçümseme hatasına düşmemeliler.

Türklerin artık psikolojik olarak deliliğin sınırlarında dolaşmalarına ve her an “yeeayt, yetti gayri, yeminimi bozdum ülen” tribine girmelerine yol açabilecek olan, Serdar Kaya gibilerin, herşeye ve tüm olanlara rağmen, hala Türklerden birşeyler bekliyor olmalarıdır. Bu kadarı açıkçası bana da çok fazla gelmeye başladı. Tüm sürecin sonunda Türkler 10 özveride bulunacaksa, Kürtler 5 bulunsun sorun değil. Ama süreç 2-1-2-1-2-1.. şeklinde gitmelidir. Yani Türkler 2 birimlik özveride bulunurlar Kürtler de bir adım atarlar, sonra Türkler 2 özveride daha vs. Ama şu anda Kürt tarafı “sen 10’unu da göster, keyfim gelirse ben de iki üç kemik atarım önüne” söyleminde. Kimse kusura bakmasın ama böyle olacaksa Türkler de “yok deve artık” söylemine gireceklerdir. İşte tam da bu noktada Engin Ardıç’ın “çölünü de al git” mealindeki yazısı tüm Türklerin ortak paydası haline geliyor.

Yurt dışına çıktığınızda nasıl kendinizi birden Türk hissetmeye başlarsanız, bu kadar sağdan soldan abartılı saldırılar sonrası da insan bir anda zıvanadan çıkma noktasına geliyor. Oldum olası anti-milliyetçi ve anti-militarist olan benim gibiler bile, “e yok artık” noktasına geliyorlarsa, “aydın” kılıklıların “insaflılık derecelerini” bir kez daha gözden geçirmelerinde fayda vardır diye düşünüyorum.

Biz milliyetçiliğe düşmanız. Nice militarist partileri kaldırıp çöp tenekesine attık. Generalleri hapse tıkıp, savaştan öyle veya böyle çıkarı olanların tümünü ezip geçtik. Ülkenin “kestirme yoldan daha güçlü olabileceği” nice anti-demokratik yöntemi aşağıladık, fikir özgürlüğünün “büyümeyi yavaşlatıcı” kaotik haline gönülden “eyvallah” dedik. Oysa devletin fikir dayattığı bir ortamda bile tüm branşlarda çoğunlukta olan benim gibiler fazlaca zarar görmezdi. Dediğim gibi, “fantastic four” gibi bişeyiz 😛 Türk-müslüman-sünni-erkek.. Beterin beteri yani.. Anti-demokrasi bana zarar vermezdi. Bir şekilde yuvarlanıp giderdim. Herşeye rağmen, vicdan için, adalet için, insanlık için yukarıda sayılan reformları yapan partiye oy verdik. Yobaz denildik, cahillerden sayıldık, yılmadık.

Eee?

Siz ne yaptınız?

Bu sorunun cevabı hep aynı değil mi?

“E biz mağduruz ama, biliyorsun Diyarbakır Cezaevi falan fişman.. Hem inan ki ben de çaba gösteriyorum, dünkü gösteride sadece 4 molotof attım, eskiden olsa 20’den aşağısı kurtarmazdı. İster inan ister inanma, tamı tamına 3 aydır hiç kaldırım taşı sökmüşlüğüm yoktur, valla bak!” 😛

Yeter artık bence..

Ben Atatürk’ü eleştirebiliyorsam (hem de koruma kanunları nedeniyle, hapishane üzerine gerilmiş bir ipte cambazlık yapmaya benzer şekilde) sen de Apo denilen adamı eleştirmeyi öğreneceksin. Üstelik biz Cumhuriyeti eleştirirken, “şu özelliği bana zarar verdiydi” kısır mantığıyla bakmıyoruz olaya. Cumhuriyetin kişisel olarak bana çok da aman aman bir zararı olmadı, yararları ise saymakla bitmez. Ama yine de, aynı ülkeyi paylaştığım ve hali hazırda “nefes alıp veren kanlı canlı” insanların ruhu Cumhuriyetin bazı özelliklerince incitilmişse bu bir sorundur diyerekten yapıyorum eleştirimi. Oysa Kürtler Öcalan’a veya PKK’ya “nesnel” bakmaya çalışma lütfunu bile göstermiyorlar.

“Bize çok faydalı” diyorlar..

“Sadece Kürtleri öldüren bir virüs” peydah olsa birden bire, biz de konuya bu açıdan mı bakacaktık o zaman?

“Bize zararı yok, üstelik işsizliği de azalttı, pek faydalı”

İnsaftan bu denli uzaklaşmış olanlar, mağduriyetten bahsedemezler. Unutulmaması gereken işte budur.

Serdar Kaya da, daha az eleştirilmek istiyorsa, bu ülkede Türklerin de yaşadığını ve son yıllarda çok ciddi çaba gösterdiklerini ara sıra da olsa hatırlamalıdır bence. (Bu tip konular açıldığında, genelde şöyle oluyor: “Evet, tabii ki Türkleri de takdir etmiyor değiliz ama…” diye başlayan yüzlerce satırlık yazılar yazılıyor ve ilk cümledeki “ama”dan sonrası yine Türklere geçiriyor habire. Arkadaşlar bu böyle gitmez. “Yapıcılık” denen şey, böyle birşey değil..)

 
 

Darius Maneng says:

12 September 2011 at 1:58 PM

Yazının içindeki gülücükler için kusuruma bakmayın. Aslında : ve P kullanmıştım ama site bunu otomatik olarak gülücüğe çevirdi. Gerçi benim kullanmaya çalıştığım şey de çok gerekli değildi. Keşke sadece dümdüz yazsaydım. Şimdi geri de alınmıyor. Çok abuk subuk bir görünüm oldu. Kusura bakmayın lütfen…

 
 

Cem says:

13 September 2011 at 4:46 AM

Darius Bey,

Kusura bakmayın siz Kürt sorununun derinliğini bir türlü anlamamışsınız. O yüzden, devletin vereceği bi kaç hakkı Kürtlere özveri göstermek, Türklerin alicenaplığı olarak görüyorsunuz. Radikal gazetesindeki yorumlarınızı da okuyordum, orada daha sakin bir portre çiziyordunuz. Ama anlaşılan liberalliğin sınırlarına gelip dayanmışsınız.

Ve evet, Sünni Türkler olarak tarih boyunca Rumları, Ermenileri, Alevileri, kadınları, Kürtleri ezdiniz. Kemalizm sizi bir fanusa koyup yaşattı. Kemalizmin koruyucu kalkanı ortadan yok olunca, herkesin sizin boynuna yapıştığını görüyorsunuz, alacakları var sizden çünkü.

 
 

Cem says:

13 September 2011 at 4:57 AM

Bu arada bir şey diye söyleyeyim. Özveride bulunanlar Kürtler,.. Türkler sadece ayrıcalıklarından vazgeçiyorlar.

 
 

nazlıd says:

13 September 2011 at 5:24 PM

cem bey

hangi ayrıcalıklarımızdan vazgeçiyoruz. senin kürtçe konuşmaman, ana dilinde eğitim yapamaman bana nasıl bir ayrıcalık verebilir(yani menfaat). ermeni ve rum meselesinde menfaatlarımız oldu çünkü öldürdüğümüz rum ve ermenilerin topraklarına el koyduk ve bu türke bir ayrıcalık sağladı. fakat bu işleri türklerle kürtler beraber yapmadımı. hatta ve hatta en çok ermeni öldürüp en çok ermeni toprağı gaspeden kürtler değilmi. Türk tarafı borçlu ise , kürtlerde Ermenilere borçlu olduğunu kabul ediyormu?

darius maneng in söylemeye çalıştığı başka biir şeyde ,senin şu an yaptığın gibi kürtlerin şımarık çocuğu oynamaları. kürtlere epeyce birşeyler verildi ve anayasa değişikliği ile verilmesi plananlara bakarsak belki de pkk/apo ilk yola çıkarken bu nun yarısını bile alabilmeyi hayal etmiyordu ve yarıdan azı verilmiş olsa apo çoktan durmuş olacaktı. bütün bunlara rağmen kürt tarafı devamlı değişik oyuncak isteyen istedikleri verilince bile bir türlü tatmin olamayan ve ne istediğini tam olarak bilemeyen , devamlı şunuda bunuda isterim diyen şımarık çocuklar gibi hareket ediyor.

kürtler ne istiyor?. Demokratik özerklikmi,? azınlık haklarımı? Federasyonmu? Tam bağımsızlıkmı?
Tam bağımsızlıksa hangi sınırlar içinde bağımsızlık?

Bu konularda kürtleri temsil edebilecek ve harbi ve dürüstçe ben bunu istiyorum , bu verildiği taktirde terör bitecek diyebilecek bir babayiğit varmı??
Ben henüz göremedim.

Bir oylama yapılsa ve %70 azınlık hakları bana yeter ben türkiyeden kopmak istemiyorum derse kalan %30 bunu kabul edecekmi?

e.ardıçın konu hakkında yazdığı diğer yazılarda gözönüne alınırsa anlatılmak istenen şeylerde buna benzer şeyler. Sn serdar bey gelişen bir elit kürt milliyetçiliğinden bahsediyor , peki kürt halkı bu elit kesim gibimi düşünüyor(öyle ise kürtler neden akp ye oy veriyor?).

not:hepimiz daha önce kürtlere karşı haksızlık yapıldığını kabul ediyoruz fakat şu an tartışılan konu çözümün ne olabileceğidir.

 
 

nazlıd says:

13 September 2011 at 6:39 PM

Sn rüştü bey.

Kendiniz çalıp kendiniz oynamışsınız. Herhangi bir konuda yanılmış olabileceğinizden hiçbir şüpheniz yok. Şüphesiz insan ne kadar başarılı bir filozof olabilir sorusunu hiç sordunuzmu kendinize.

Kendi kendinize e.ardıç ve a.hür le box ringinde maç yapmışsınız. Maçın henüz 5 inci raundunun devre arası fakat herhangi bir jüri kararı olmadan kendinizi maçın kesin galibi olarak ilan etmişsiniz. E.ardıç ve a.hür ün ağzını burnunu kırdığınızı zannetmektesiniz.

e.ardıç ve a.hür gibi türk basınının 2 araştırmacı yazarını bu şekilde yerlere serebilmek okadar kolaymı zannediyorsunuz. Acaba maç heyecanından yediğiniz birkaç kroşe ve aparkartın farkında olmayabilirmisiniz(ben boxtan fazla anlamam fakat sizi çok öfkelendiren birkaç yumruk yediğiniz gözüküyor buralardan)

keşke a hür ü tokatlamadan neden ‘’hangi kuran’’ sorusunun sorulamayacağını ‘yazısında kaynak olarak gösterdiği tarihsel bilgi ve söylentilerin neden yanlış olduğunu ve bu konudaki doğru bilgilerin neler olduğunu ‘ da anlatsaydınızda hem ben hemde kadıncağız biraz bilgilenirdi.

Siz inançsız olduğu için direk tokatlama yolunu seçmişsiniz galiba.

Sn serdar beyin bir evvelki yazısına yaptığım yorum bayağı kaba olmuş fakat Sn serdar bey twitterinde demişki:

‘Birden fazla Kuran’ argümanının hatalı olduğunu ben de yazmıştım. Ancak derleme süreci Ali Ünal’ın anlattığı kadar sorunsuz değil.’

Ben buradan: birden fazla kuran olduğu tezi yanlıştır, fakat derleme sürecindede bazı sorunlar yaşanmıştır. Anlamı çıkarıyorum. Derleme sürecinde sorunlar yaşandı fakat sonuç kesin doğrudur. Peki sonucun kesin doğru olduğunu nasıl emin olabiliyorsunuz.

Bu elesştiriyi yapan şahsın tezini nedenleri ile ispat etmesi, a.hür ün yazısında alıntı yaptığı tarihsel bilgilerin neden yanlış olduğunu ve doğrularının neler olduğuna ispat etmeye yönelik , uzun olmasada birkaç paragraf karalaması daha doğru olmaz mi idi(bu vesile ile bizlerde ilave bilgi sahibi olabilirdik)

‘http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/12721/kurani-kerimin-yazilmasi-toplanmasi-ve-kitap-haline-getirilmesi-hakkinda-detayli-bilgi-verir-misiniz.html

Yukarıdaki site benzeri bir sürü siteyi okuyan , süleyman ateşin bile derleme sürecinde bazı (kuranı çok iyi bildiğini iddia eden)hafızların derlenen kurana itiraz ettiğine dair bilgiler verdiği, yazılan kuranların yok edildiği iddialarının havalarda uçuştuğu bir bilgi ortamında inanç dışı, rasyonel düşünen her insan ‘’peki hangi kuran ‘’ sorusunu neden soramasın. yazar burada tek ve doğru yazılmış bir kuranın varolmadığını ispat ettim iddiasında bulunmuyorki. Elimdeki bilgi kaynaklarına göre birden fazla kuran olduğundan şüphe ediyorum diyor. Birden fazla kuran argumani yanlış demek kesiniyet içerir. Halbuki inanç işin içine girmeden (eldeki yazılı bilgi ve kaynaklardan)bilimsel olarak kuranın tek olduğunuda birden fazla olduğunuda ispat etmek mümkün değildir. Rasyonel düşünce ve inceleme işin içine şüphe katar. Bu şüphede ancak inanç ile giderilebilir. İnanan insan tabiiki kitabının tek olduğuna inanacaktır. Ben im tek kuran veya birden fazla kuran diyen insanlara duruş mesafem aynıdır. Her iki söyleme olan saygım da aynıdır. A.hür yazısında birden fazla kuran olduğunu aksi ispatlanamayacak bir kesiniyetle ispat ettim iddiasında bulunmuyorki. Böyle olmuş olsa idi a.hür karşısındaki herkes haklı olur idi. Acaba a.hür ü yanlış anlamış olabilirmisiniz??

 
 

Cem says:

13 September 2011 at 7:33 PM

Nazlıd hanım,

Hangi ayrıcalıktan vazgeçiyorsunuz? Bu devletin sadece Türklere ait olduğu ayrıcalığından vazgeçiyorsunuz. Sen kendi dilinle kültürünle rahat rahat devlet karşısında temsil edilirken, ben dezavantajlı çıkıyorum, yaşadığım bölgelerde diz boyu fakirlik var.

Evet, ben Ermenilere Kürtlerin soykırım yaptığını bundan maddi menfaat sağladığını kabul ediyorum. Kürt örgütleri Ermenilerden özür diledi. Mesela Osman Baydemir geçen 1-2 önce bunu söyledi. O konuda bir sıkıntı yok.

Bugün PKK-Hakan Fidan görüşmeleri yayınlandı. Onları takip ederseniz, Kürtlerin ne istediğini az çok görürsünüz. Özerklik, anadilde eğitim karşılığında silahlar bırakılacak.

Engin Ardıç’ın saçmaladığı şeylere gelince, o bir kere hükümet yalakası. Hükümet bir şey veriyor da, karşı taraftan nankörlük yapılıyor havası varmış gibi yazıyor. Hükümet her şeyi eline yüzüne bulaştırdı, verdiği şeylerin altyapısını bile yapmadı. Sağda solda durmadan kulağımıza geliyor, “Şurada kürtçe yasak, burada kürtçe konuşulmayacak” gibisinden devlet organlarının abuk subuk işlemleri var. Bunları önlemeden nasıl inanacağız hükümete. Engin Ardıç’ın saçmaladığı nokta orası. Ha istanbula vizeyle gelmeye gelince, ya kardeşim istanbula vizeyle gelinirse gelinsin, sanki çok önemli bir şey. Bununla tehdit ederek sus otur yerine diyorsa… teşekkürler kalsın.

 
 

rüştü hacıoğlu says:

14 September 2011 at 12:01 AM

Sn. Nazlıd!

Öncelikle özgüven meselesini açayım. Sanayi’de bana “Rüştü usta” diyorlar. “Usta” ünvan olarak her ne kadar soyut bir taltif olarak algılanıyorsa da, ima ettiği bir takım pratik etkinlikten bağımsız ele alınmaz.

Ustalık, bir zanaatin, en üst sınırlarında bilinmesinin adı değildir. Bir zanaat bilgisinin üst sınırlarında olmanın adı “zanaatkarlık”tır. Zanaatini başkasına aktarabilme bilgisini gerçekleştirip, başka zanaatkarlar yetiştirme işi “ustalık “tır.

Ustalar, önceleri ilginç olmayan bilindik yöntemlerle başlayan, insanların potansiyellerine dair bir tecrübe yaşarlar. Bildikleri bir işle, bunu bilmeyen kişi arasındaki bağın oluşum sürecine tanık olurken, kendilerini bilmeyle ilgili ilginç başka sıçramalar yaşarlar. Ancak en önemli aydınlanmayı, ilk beş hamlesi ne denli bilindik başlasa da, son derece sofistike bir sürece evrilen satranç tahtası benzeri bir hayatın karmaşıklığı içinde, kendilerini arar bulduklarından yaşarlar…

Bilmiyorum hangi standart hareketlerle dilinizi dişlerinize ve damağınıza çarparken, ağzınızda sürekliliği olan bir melodiyle duygularınızı dışınıza taşırıyor oluşunuzun nedenlerini ve bunu mümkün kılan hafızanızın potansiyeli üzerine hiç düşüdünüz mü? Müziğin ruhumuzdaki etkinliğinin en dingin halini aldığı biçim olan şivenin (annemizin melodisi) nasıl oluştuğu üzerine düşündünüz mü? Ve alışkanlıklarımızla çevremiz arasındaki uyum uğruna neleri farketmeye tenezzül etmediğimizi ve o denli gözönünde olanın bir süre sonra şaşırtıcı bir keşif ya da kayıp konusuna dönüştüğünü…

Şüphemiz, elbette ki dilimizin sınırları kadardır. Peki ya siz hiç düşündünüz mü, şüphemizi büyütebilmek için çitin sınırlarını geçebilmeyi…Öyle görünüyor ki, şüphenizi, enginde yol alabileceğiniz, keşif heyecanı bahşeden bir fenerden çok; enginle aranızda sınırlar çizip huzur için ancak yükseltilerek tatmin olunan bir çit’e çevirmişsiniz ve öyle bitişmişsiniz ki onunla, “Kürtler ne istiyor?” sorunuz, size ait olduğundan şüphe duymadığınız çitin içinden neyi verip neyi vermeyeceğiniz korkunuzdan başkasını ifade etmiyor. Hele hele Kürtler’in kendisiyle ilgili hiç bir şeyi…

Şüphe, bilmediğiniz denizlere açılmak için gerekli olan, insanın en çok istediği şeye giden yönü gösteren özel bir pusuladır. Tıpkı Jack Sparrow’unki gibi…

Siz bana şivenizin hikayesini anlatın, ben de size, yukarıda anlattığımı zannettiğim ama bu konuda henüz yeterince “usta”laşamadığım için kaçırdığım aşamaları…

“…Derleme sürecinde sorunlar yaşandı fakat sonuç kesin doğrudur. Peki sonucun kesin doğru olduğunu nasıl emin olabiliyorsunuz…”

Korsanların şarkısı ya da Orwel’in hayvanlarının unutulmaya yüz tutarken hatırlanan özgürlük şarkısı söylenmeye başladığında isyan’ın patlayacağından şüphe duymamak gibi bu; ama, sonuçlarının hep şüpheli kalması gibi…Lazların, muassır medeniyet seviyemize rağmen, neden hala aynı akustiğe aşkla bağlı kalmalarının yanı sıra 21.asrın çocuklarına bu akustiği nasıl belletebildikleri gibi…

“Hafız, oku süphanekeyi!” dediğimizde, toplumumuzun belirli bir kesiminde oldukça sempatik bir espri patlatmış oluruz, hafız’ı süpaneke okutarak test etme girişimiyle.

İşte bu kesimin bazı insanları için çocuklarının hafızalarını flaşbellek işlevine açarak bir “lafız muhafız”ına dönüştürmeleri, “Tuarek savaşşçısı” yetiştirmek gibi kutsal bir görev olarak algılanıyor.

Ve her toplumun hafızasını taşıyan kendi anadilinin temel kaynağını “hafızlık” yoluyla geleceğe aktaran başka kavim var mı bilmiyorum ama, başka bir dilin temel kaynağını hafızlık yoluyla taşıyan başka kavimler var. Boşnaklar dahil, Arapların dışındaki tüm müslüman kavimler…

İşte Osman mushafı denen mushafın (sahifeler) ortaya çıkışı da lehçe/şive/ağız farklarının, acemlere kuran öğretmek sözkonusu olduğunda sorun oluşturmasını ortadan kaldırıp, diğer kavimlerin öğrenmesini kolaylaştırmak için “hareke” denen “sesli harflendirme” işlemidir; kureyş lehçesi ölçüt kabul edilerek. Ve sesli harfler, dil’i şivelendiren unsurdur…

Şimdi bakalım: Moro’dan Marakeş’e hatta Bosna’ya hafızlık müessesesi devam ediyor. “Hangi Kur’an” ı ölçüt kabul ediyorlar acaba?

Bir de tartışmalarda geçen oksimoron önermeler var:

“Kuran’da nahiv/gramer’e aykırı yapılar var.”

İlk Arap gramer kitabı’nın ortaya çıktış tarihine bakın, bir de Kur’an’ın dile geldiği tarihe…Yani Kuran, Arap dili’nin en eski yazılı metnidir. Ondan sonra hadis kitapları ve “nahiv” denen gramer kitapları gelir. Kuran, Arap dili açısından, sözlü kültürden yazılı kültüre geçişin günümüze ulaşan örneğidir.

***

Ebu Bekir’in mushafı, sahifelerin, iki cilt kapağı arasında ilk defa toplanması işlemidir. Hafızların denetiminde yazılı metinlerin ikişer şahitle beraber getirilerek toplanması. Bunun anlamı şu: diyelimki fatiha suresinin yazılı olduğu 12 adet sayfayı ikişer şahit eşliğinde getiriyorlar. Kontrol edilip, biri Mushafa alındıktan sonra diğerleri imha ediliyor. Arap yazımında sesli harf olmadığı için metinde şive olmuyor zaten. Arap yarımadası içinde kıraat farkları bilinen ve normal bir durum. Acemlere doğru yayılma başlayınca kıraat/lehçe de kureyş şivesiyle seslendiriliyor. Bugün hala farklı kıraat/şive (trakyalı, karadenizli…:) hafızlıkları olmakla beraber metinle ilgili bir tartışma yok. Ama metnin nasıl anlaşılacağından tutun da, nasıl anlaşılmayacağına kadar herşey tartışılmış, tartışıldı,tartışılacak. Kitabın totaliter bir programı yok. Bu yorumsama/hermönitik konusu ve hep en doğrusunu Allah bilecek…

Özel olarak tartışma konusu olan Tevbe suresinin son iki ayetinin yazılı olduğu sadece 1 sahife geliyor iki şahit eşliğinde. Salman Rüşdi’nin “şeytan ayetler” kitabına konu olan mevzu ve bu ayetlerin ilk inişlerine dair rivayetlerle oluşturulmaya çalışılan spekülasyon. Oysa hiç yazılı metin gelmese de asıl ölçüt hafızlar zaten. Aşağı yukarı hepimiz, ilkokul ezberlerimizle ilgili problem yaşamıyoruz; dualar, şiirler, nutuktan pasajlar dahil…

Herkesin huzurunda sağlanan bu mutabakatla “feşmekanda da ayet varmış” mevzusu kapatılıyor. Hadis yazımı zaten yasak. İlk hadis yazarı Buhari hicri 195 doğumlu; yani ilk hadis kitabı olaylardan yaklaşık 200 yıl sonra ortaya çıkıyor. Hadis hafızlığı gibi bir müessese de yok.

Uydurma hadis meselesi islam dünyasında önemli bir sorun teşkil ediyor. “peygamber dedi ki…” diye başlayan, bir dönem sayıları 800 binleri bulduğuna dair rivayetler var ve Buhari’nin çabaları da böyle bir dönemi sadeleştirme çabası.

Hadis konusunda önemli eserlerden biri Mahmut Ebu Reyye’nin “Muhammed’i sünnet’in aydınlatılması: Hadis müdafaası”/yöneliş yayınları 1988 kitabıdır.

Bu kitap yayınlandığı yıllarda Türkiyedeki muhafazakar sünniler arasında büyük tartışmalara sebebiyet verdi ve Türkiye İslamcılığında paradigma değişiminde önemli bir kilometre taşı olma niteliği taşıdı.

Yaklaşık olarak aynı yıllar diyebileceğimiz zaman diliminde Birleşik yayıncılıktan Dr. Ahmet Akbulut’un “Sahabe devri siyasi hadiselerinin kelami problemlere etkileri”isimli kitabı (1992) yayınlandı. Her iki kitapta da sahabeler(peygamberin arkadaşları), “kutsal havari” profilinden arındırılmış, “siyasal insan” baz alınarak konu edilmiştir.

Sn. Nazlıd! Ayrıca Khun’a gönderme yapan bir tarihçinin, ben sanayi tamircisinden daha iyi bilmese bile en az türkçeye kazandırılmış çevirilerden bilinebileceği kadar bilmesi gerekir “paradigma” kavramını.

Bu konuda paradigmayı sarsmış edasına bürünen A.Hür’ün kendisi. Paradigmanın içine bile girmeden, getto duvarına taş atmakla sarsılacak şeyler değil bunlar. Önce gettondan çıkmakla başlayacak. Kısmen O, kendi imanını tazelemek istemiş “değillemeyi” deneyerek. Değilleyerek bir şeyin ne olduğunu söyleyemezsiniz. Bir şey, kendinin ne olduğunu zaten anlatıyorken, beğenip beğenmemek ayrı mevzu; (P’)’ (P değil’in değil’i ne?) yi sorarsanız size derim ki: salavat getirin!

Size ayrıyeten tavsiyem, kitaplarla aranıza mesafe koymayın. Neden mi bunu söylüyorum?

Hadi diyelim dinci paradigmaya mesafelisiniz, dinsiz paradigmaya neden mesafelisiniz? Çin ve Hint felsefe disiplinleri arası çalışmalarda boğuldunuz da, fırsat mı bulamıyorsunuz?

Ayşe Hür’ü elbette ki yanlış anlamış olabilirim. En az onun mevzuyu anladığı kadar. Ancak, elimize daha farklı bir veri ulaşıncaya kadar aşağıdaki gibi düşünüyorum:

‘Türk aydını’ dini aydınlanma yaşıyor iktidar’ın yüzü suyu hürmetine; dil aydınlanmasına bağlı olarak düşünce ve Kürt aydınlanmasına bağlı olarak “içindeki öteki” aydınlanmasını da yaşayabilmesi temennisiyle…Yanlış anlaşılmasın, öngörü yok; sadece temenni.

Bu kendi kendime yaptığım maçların, en az “dövüş kulübü”nde olduğu kadar yorucu ve yıpratıcı olduğunu gözden kaçırmayın. Benim size yazdığım bu cevap hoşunuza gitmese bile, sizi imana getirecek; şaka yaptım, zor yani. Saygısızca bir eylem yok yani, aksine saymak var ve bu yüzden bunları demek için ben çok uğraşmak…Benim bu konuda bildiklerim bu kadar. Daha çoğunu bilenler öylesini de, böylesini de desinler, biz de istifade edelim..Her zaman en doğrusunu Allah bilir

 
 

nazlid says:

14 September 2011 at 12:21 AM

sn cem bey:

senin ana dılini konuşman ve kültürünü yaşaman beni neden ayrıcalıklardan mahrum etsinki. beni hiç etkilemez ve umurumdada olmaz.
sizce aramızda nekadar ve ne gibi kültür farklılıkları var. ben bir laz olarak sizlerle fazla bir kültür farkı göremiyorum.
ekonomik olarak gelişmeniz de benim işime gelir çünkü gsmh miz artar ve kişi başı milli gelirimiz çoğalır.

ermeni konusunda bizi borçlu ilan etmiştin. borç özür ile ödenirmi?

öcalan ın tavsiyeleri dinlenmezken hakan fidan kim? kim takıyor hakan fidanı?

anadil ve azınlık hakları konusunda hiçbir itirazım yok fakat özerklik çok geniş bir kavram değilmi. mesela sen ne anlıyorsun bu özerklik kavramından? bana anlatabilirmisin?. en önemliside bu özerkliğin uygulanması gerektiğini düşündüğünüz bölgenin bir haritasını çıkarabilirmisiniz bana,veya tüm kürt tarafının kabul edebileceği ve türk tarafınında fazla bir itirazı olmayacağı bir özerk bölge varmı?

şu an hükümet kürt tarafının taleplerini yerine getirebilmek için yeni bir anayasa yapma girişiminde(çünkü şu anki anayasa çerçevesinde kürtlerin taleplerini yerine getirmek mümkün değil) fakat kürt tarafı ve bdp den bu anayasaya bir destek yok(bdp meclise girmeden yeni anayasyı nasıl destekleyecek) bu ortamda akp yi nasıl suçlayabiliyorsun. t.c tarihinde kürt sorunu çözümü için en büyük adımları atmaya hazırlanan bir hükümete karşı olan öfkenin nedeni nedir ?

engin ardıçın çok haklı olarak anlatmaya çalıştığı şu.:”sevgili kürt kardeşler veya kuzenler,pkk , bdp ve kürt elit kesimi tarafından kandırılıyorsunuz. onların amacı çözüm değil çözümsüzlük çünkü onlar çüzümsüzlükten nemalanıyorlar, onlara fazla itibar etmeyip tepkinizzi gösterin(zaten hatırı sayılır bir kitle akp ye oy vererek bu tepkiyi göstermekte). onlar kendilerine ayrıcalıkar getirmeyecek bir çözüm önerisini kürt halkının menfaatine olsa da kabul etmeyecek ve olan gene kürt halkına olacak. (mesela vize örneği)biz türk tarafı hazır ergenekona büyük bir darbe vurmuş iken ve pkk benzeri çözümsüzlükten yana olan g.kurmayın yapı ve anlayışını değiştirmeyi becermişken siz kürt halkı da bir kaç olumlu adım atın ve gelin şu sorunu çözelim.
pkk ,bdp ve elit kesim in çözümsüzlük için tek çaresi şu anki zaman ve mekan içinde kabul görmeyecek çözüm önerilerinde bulunmak..unlara itibar etmeyin.. vs vs.”

istanbula vizesiz gelebilmek için sus otur yerinde demiyor. taleplerinde ,kabul edilebilmesi için makul ol diyor. senin için vize önemli olmayabilir ,büyük ihtimal büyük şehirlerden birinde yaşayan bir kürt olarak , bölgede yaşayan fakir bir kürt vatandaş açısından istanbul vizesinin anlamını da kavrayamıyor olabilirsin.

 
 

Cem says:

14 September 2011 at 2:51 AM

Nazlid Hanım,

“pkk , bdp ve kürt elit kesimi tarafından kandırılıyorsunuz.”

iyi de, ben pkk’lı ya da bdp’li değilim ki. bdp’ye oy bile atmadım.

kürt sorununun iki veçhesi var. birincisi dil-kimlik ile alakalı olan, diğer kısmı sosyal-ekonomik.

türkiye’de işleyen bir sosyal-ekonomik hiyerarşi var, zenginlik çok haksız biçimde dağılmakta. benim yaşadığım bölgenin zenginlikten aldığı pay ermeni soykırımı sonrası düştükçe düştü.ve gelecekte de bu ekonomi politikaları sürdürüldükçe bana kalırsa düzelmeyecek.

akp’nin neoliberal kapitalist finansa dayalı büyüme stratejisinin uzun vadeli olmadığını düşünüyorum. ne işsizlik düşüyor ne de bir şey.

bu yapı böyle sürdükçe kürt sorununda çözüm olasılığı çok azalır.

ben akp’nin bu tarafını gördüğüm için bu hükümete karşı öfkelendim. mesele sadece kürt olmakla alakalı değil yani.

öte yandan ergenekon meselesine gelince, acaba gerçekten darbe vuruldu mu? fark etmiyor musunuz, cemaatin kendisi ergenekonun yerini almaya, politikacıların, devlet adamlarının, ordu subaylarının, yüksek kademedeki devlet adamlarının hakkında bilgi belge toplayıp, işlerini gelmeyen kişileri alavere dalavere ile tasfiye ediyorlar. ne anladık ergenekonun tasfiye edilmesinden? eskisi gitti yenisi geldi.

kaldı ki,ergenekondan içeri girenlerin yargılanması bile komedi seviyesinde. oradan da bir şey çıkmadı.

yanlış anlamayın.

ben pkk silah bırakmasın barışçı yöntemlerle bu işe devam etmesin demiyorum,bence devam etsin.
ama hükümet ve onun gibi düşünenlerin art niyetli olduklarını düşünüyorum. çünkü bakın kaç aydır sol partilerden, bdp’den yer yer ulusalcılardan kaç insan içeri atılıp duruyor. yani eğer demokratik sivil siyasetin önü açılacaksa, politika yapan bu insanları neden içeri atıyorsunuz? ahmet şık ile nedim şener neden içeride?

hükümetin kafasındaki olay, pkk’ya silah bıraktırıp legal kürt siyasetini zorla devlet gücüüyle ezmek.. karşılığında çok bir şey vermek.
varolan haksız sosyal-hukuki yapıyı kendi istediği neoliberal dönüşümler eşliğinde yeniden yapılandırmak.

ben bu meseleyi böyle okuduğum için, hükümete güvenmiyorum.

yani bu konuda hem bir türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak kaygılıyım hem de yarı kürt olarak kaygılıyım.

engin ardıç vb. bence bu yapıyı meşrulaştıracak şeyler söyledikleri için güvenilmezler.

kürt sorunu nasıl çözüler konusunda bence iskoçya-ingiltere benzeri bir model de olabilir, kanadadakine bener şekilde eyaletlerde olabilir. bunlar iyiniyet çerçevesinde çözülebilir.

yoksa ben sizi lazsınız diye aman ben sizden çok farklıyım diye düşünmüyorum şahsen. ben lazları da, türkleri de, arapları da ve tüm ortadoğulu halkları da seviyorum, ayrılıkçılık yerine ortadoğuda sınırlar kalksın diye bile düşünüyorum.

ama ben bizi yöneten siyasi-ekonomik elitin ferasetine ve kendi halkının iyiliği refaha için reform yapacağına inanmıyorum. mesele bu biraz.

siz anladığım kadarıyla devletin paradigmasına kendinizi fazla angaje etmişsiniz.biraz da kendinizi yönetilen gibi düşünün bence.

selamlar

 
 

Darius Maneng says:

14 September 2011 at 8:53 AM

Cem kardeşimize..

——————————–
“The Life of Brian” isimli 1979 yapımı unutulmaz absürt komedi yapıtından…
——————————–
(İsa’nın havarilerini toplamakla meşgul olduğu yıllar.. İsa’nın doğduğu evin hemen yanındaki evde doğan Birian, İsa’dan çok çok farklı bir hayat çizgisine sahiptir ve hayatı boyunca arayış içinde olmuştur. Sonunda, Roma İmparatorluğu’nun boyunduruğundan kurtulmak amacıyla kurulmuş “sosyalist”(!) bir örgütle tanışmış ve onlara “takılmaya” başlamıştır. Aşağıdaki konuşmalar işte bu örgütün, yapacakları bir eylemi planlamak üzere bir araya geldikleri toplantıda geçmektedir)

..
….
Reg: Bizi soyup soğana çevirdi, piç kuruları. sahip olduğumuz herşeyi aldılar, sadece bizden de değil, babalarımızdan ve babalarımızın babalarından…

Stan: Ve babalarımızın babalarının babalarından…

Reg: Evet!

Stan: Ve babalarımızın babalarının babalarının babalarından…

Reg: Tamam Stan, konuyu dağıtma. Ve bize tüm bunların karşılığında ne verdiler peki? Söyleyin ne verdiler?!

Xerxes: Su kemeri

Reg: Hmm, evet, evet, onu verdiler. Evet, bu doğru.

Maskeli aktivist: Ve kanalizasyon sistemi.

Stan: Evet, evet… Kanalizasyon sistemi… Reg, şehrin eskiden neye benzediğini sen de hatırlıyorsundur.

Reg: Tamam, tamam.. Su kemeri ve kanalizasyon sisteminin Romalıların bize verdiği iki şey olduğu konusunu kabul ediyorum.

Matthias: Ve yollar…

Reg:(sert bir şekilde) Evet, yollar… söylemeye bile gerek yok… Ama su kemeri, kanalizasyon sistemi ve yollar dışında…

Bir Başka Maskeli Aktivist: Sulama kanalları

Diğer Maskelilerin Sesleri: İlaçlar, eğitim, sağlık…

Reg: Evet, peki peki tamam, olabilir.

Ön Sıralardan Bir Aktivist: Ve şaraap…

Omnes: Evet ya, tabii ki, doğru!

Francis: Evet. Bu, Romalılar giderse gerçekten özleyeceğimiz bir şey Reg.

Arkadaki Maskeli Aktivist: Hamamlar!

Stan: Ve geceleri sokakta yürümek artık güvenli.

Francis: Evet, düzeni nasıl sağlayacaklarını gerçekten iyi biliyorlar… (birçok aktivist, bu sözün ardından sessizce ve huşu içinde başlarıyla bu fikri onayladıklarını belirtirler)… Bununla yüzleşmemiz gerek, böyle bir yerde bunu başarabilecek yagane insanlar onlar…
(bu ikinci söz daha da genel bir onay görür ve yine başlar yukarı aşağı sallanır)

Reg: (Biraz kızgınlıkla) Tamam… İyi, peki… Ama daha iyi kanalizasyon ve sağlık ve eğitim ve sulama ve halk sağlığı ve yollar ve içme suyu sistemi ve hamamlar ve kamu güvenliği dışında, Romalılar bizim için gerçekten ne yaptı?!

Xerxes: Barış getirdiler…

Reg:(çok sinirlenmiştir, sonuçta toplantı pek de iyi gitmemektedir) Ne!? Hmm… (küçümseyerek) Barış, evet… Kapa çeneni!
….
..

 
 

Cem says:

14 September 2011 at 2:45 PM

Darius Bey,

Siz roma soylusu olarak yeni kurulacak imparatorlukta yerinizin n’olacağını biliyorsunuz. Bense acaba köle sınıfında mı oraya dahil olacağım bilemiyorum.
Kanallarda, hamamlarda size bol eğlenceler.

 
 

nazlıd says:

14 September 2011 at 4:59 PM

darius bey

çok güzel bir örnek verdiniz fakat verdiğiniz örnek bindiğiniz dalı kesmek niteliğinde.

kürtlere romalıların işgal ettikleri bölgelere davrandıkları gibi davranmış olsak belki kürtler daha hoşnuk olacaktı.

serdar kayanın twitterinde veya başka bir yazısında(şu an bulamadım) fevzi çakmakın doğu illerine yol ve eğitim sağlamanın/iletmenin sakıncalı olduğu, yol -eğitim vs doğu illerinin bölünmesi tehlikesi doğuracağına dair bir konuşmasını aktarmıştı.

halbuki romalılar yahudi topraklarına ne kadar hizmet götürmüş. hatta kendi dillerini konusşmalarına ve kendi dinlerini uygulamalarına da hiç engel olunmamış. hz isa yargılanırken bile yahudilerin kendi din kuralları da kaale alınmış.

bir de tc nin güneydoğu politikasına bakıver.

sn cem bey size sonra yazacağım.

sn rüştü usta :henüz nakavt olmadım, size de sonra yazacağım.

 
 

Cem says:

14 September 2011 at 5:28 PM

Nazlıd Hanım,

Yanıtınızı bekliyorum. DariusManeng’in kafasındaki modelde egemen olan kendisi, Kürtler birer özne değil. O hizmet edecek, kürtler de takdir edecekler. Paternalizmin hası bu.

 
 

nazlıd says:

15 September 2011 at 6:00 PM

Sn cem bey

Dil kimlik konusunda şu anki hükümetin ciddiyetine inanıyorum. Ciddi olmadıklarını düşünsekte bu kadar sene kaybedilmişken 5/6 ayda ha kaybetip bdp ve pkk nın anayasaya destek vermesinde ne sakınca olabilirki.

Buradan benim çıkarımım bdp-pkk ve elit kesim ne istediklerine henüz karar verememişler. Belki onları şımarık çocuk olarak nitelemektense , onların işinin de çok zor olduğunu kabul etmek gerek. Kürt tabanının sorun çıkarmadan kabul edebileceği bir çözüm bulmakta zor olmalı. Fakat en azından olumlu olarak algılayabileceğimiz bu süreçte belirli bir dönem silahı olan silahını sustursun, silahı olmayan(bdp ve halk) sustur şu silahını desin.

e.ardıç , bir ülkenin ve hükümetin varolan sınırlarını değiştirmeye yönelik bir adım atmasının çok zor olduğunu yakın tarihte fransanın cezayirden çekilmesi harici bunun benzeri örneklerin olmayışı ile açıklamaya çalışmış. Böyle radikal adımların atılabilmesi için gerekli şartlarında oluşması gerek(Ergenekon askerı vesayet vs vs ) bunun için de hem türk hem kürt halkının çözüm temsilcilerini cesaretlendirmeleri çok önemli.
Fakat anladığım kadarı ile sen sola eğilimli Ergenekon-asker konusunda chp ye daha yakın duran bir yerdesin.

Benim açımdan kürtlere tam bağımsızlık vermenin de bir sakıncası yok. Yeterki kansız olsun. (elit kürt milliyetçilerinin özlemi de bu çünkü yönetebilecekleri bir ülkede elit kesim olarak yönetici olma ihtimalleri çok yüksek . fakat kürt halkının menfaati elit kesimin menfaatiyle çakışabilir).
Full azınlık hakları ve güçlü yerel (belirli derecede özerk) yönetimler ötesi federasyon(İskoçya-ingiltere vs) veya bağımsızlığa yönelme olduğu anda bu sefer de bu federasyon veya bağımsız bölgenin sınırları kavga ve çatışma konusu olup daha fazla kan akması tehlikesi de var.

Ekonomik zayıflığa gelince: tüm liberal kapitalist sistemlerde bu tip bölgeler biraz daha fakir kalır. Tarım herzaman zenginleşmeye yeterli olmaz ve belirli derece endüstri şart. fakat bu türkiyede daha çok çünkü doğu illerini fakir bırakmak 50 li yıllara kadar devlet politikası olmuş, 80 lı yıllardan sonrada pkk politikası (ne kadar fakir olursa dağa çıkacak adam bulma okadar kolay olur ve başka diğer bir sürü neden). Ayrıca liberal kapitalizm tarımla uğraşan nüfusun oranını %10 lar olarak öngürür.
Aynı ekonomik durum doğu karadeniz için de geçerli. hatta endüstri-tarım-doğal kaynak olarak d.karadenizin g.doğu dan daha zayıf olduğu da söylenebilir. Fakat bizlerin bir şikayeti yok . gurbet e çıkarak ekonomik sorunlarımızı halletmişiz .

‘’ ama ben bizi yöneten siyasi-ekonomik elitin ferasetine ve kendi halkının iyiliği refaha için reform yapacağına inanmıyorum. mesele bu biraz.’’ Demişsiniz .fakat bu konuda tc tarihinin en ciddi adımlarını atan, bir akp var karşımızda. elit kesim ve ekonomik dengeler değişim sürecine girmiş bile. Bu yüzden ben akp yi destekliyorum

Sizin iddialarınızı doğrular bir yönde hareket etmeye başlarlarsa tabiiki desteğimi keserim

 
 

Cem says:

15 September 2011 at 7:07 PM

Nazlid hanim siz AKP’li misiniz? Siyasi görüşünüz nedir? Sol sağ merak ettim.

Daha sonra yanıtımı yazacağım.

 
 

nazlıd says:

15 September 2011 at 7:16 PM

sn rüştü usta

kendinizi usta olarak ilan etmişsiniz. Herşeyi tamamen kesin doğru olarak öğrenmişsiniz. Bundan böyle tartışarak veya okuyarak ilave öğrenime gerek yok.
Kesin yargılarınız buradan kaynaklanıyor galiba.

Ben im dil kullanım becerime bakarak fazla kitap okumayan bir cahil olabilceğim , şüpheciliğimin korkaklığımla sınırlandırılmış olduğu sonuçları çıkarmışsınız.
Laz akustiği ile ne demek istediniz anlayamadım(hafızamdaki bilgi eksikliği bunu anlamamı engelledi. ). Eğer laz aksanı demek istedinizse ve 21 yy medeniyet seviyesine laz aksanını yakıştıramadınızsa haklısınız zira siz ustasınız.

Siz demek:

‘’Ebu Bekir’in mushafı, sahifelerin, iki cilt kapağı arasında ilk defa toplanması işlemidir. Hafızların denetiminde yazılı metinlerin ikişer şahitle beraber getirilerek toplanması. Bunun anlamı şu: diyelimki fatiha suresinin yazılı olduğu 12 adet sayfayı ikişer şahit eşliğinde getiriyorlar. Kontrol edilip, biri Mushafa alındıktan sonra diğerleri imha ediliyor. Arap yazımında sesli harf olmadığı için metinde şive olmuyor zaten. Arap yarımadası içinde kıraat farkları bilinen ve normal bir durum. Acemlere doğru yayılma başlayınca kıraat/lehçe de kureyş şivesiyle seslendiriliyor. Bugün hala farklı kıraat/şive (trakyalı, karadenizli…:) hafızlıkları olmakla beraber metinle ilgili bir tartışma yok’’

Ben demek:,

Peki nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsunuz. Bunlar olurken sizde orada mı idiniz? 1300 sene öncesine ait, yazı çizi işlerinin henüz başladığı, okur yazarlık oranının sıfırlara yakın olduğu bir bölgenin tarihi ile ilgili nasıl bukadar emin olabiliyorsunuz? Çünkü a.hür demişki:

‘’Ancak, bu işler yapılırken, hafızlar grubundan bazı kişiler kendi Mushaflarını oluşturuyorlardı. Böylece ortaya Ibni Mesud’un Mushafı, Übeyy Ibni Ka’b’ın Mushafı, Abdullah Ibni Abbas’ın Mushafı, (Peygamber’in eşlerinden) Aişe’nin Mushafı, (daha sonra Dördüncü Halife olacak) Ali’nin Mushafı gibi değişik Mushaflar çıkmıştı. 15. yüzyıl ilahiyatçısı Suyuti, El İtkan Fi Ulumil Kuran (kısaca İtkan, Kuran İlimleri Ansiklopedisi) adlı eserinde bu Mushaflar arasındaki farkları gösteren bir liste yayımlamıştı. Buna göre Ibni Mesud’un Mushafı’nda Fatiha Suresi gibi çok temel bir sure ile Felak ve Nas Sureleri yoktu. Ali’nin Mushafı’nda surelerin sırası bugünkünden farklıydı. (Ayrıca Suyuti kitabında, Bakara Suresi’nin orijinalinde Ahzab Suresi ile aynı uzunlukta olduğunu belirtiyor. Oysa bugün, eldeki ‘resmî’ Kuran’da, Bakara Suresi 286 ayet iken, Ahzab Suresi 73 ayet.) ‘’

Ve:

‘’Bunun gibi başka olaylar da olmalı çünkü Suyuti’ye göre bu ikinci derlemeden sonra Ömer’in oğlu Abdullah (İbn-i Ömer) demişti ki: “Hiçbiriniz, Kuran’ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki, Kuran’ın çoğu yok olup gitmiştir. ‘Ne kadar ortada varsa o kadarını elimde tutuyorum’ desin yalnızca.”

Peki bu iddialar doğru ise?
Bu iddiaların doğru olmadığını tarihsel ve bilimsel kesiniyetle açıklama şansın varmı?(burada bazı hafızların muhsaflarında eksık ayetler olduğu iddiası var)

Tabiiki ben böyle inanıyorum ddeme hakkın baki. Fakat ve netekim ayşe hür son noktayı şöyle koymuş:

‘’Daha anlatacak çok şey var ama yerim bittiği için burada noktalıyorum. Kalanını internet nüshasına eklemeye çalışacağım. Bu tarihçeye bakılırsa, bugün İslam ülkelerinde kullanılan ‘Resmî’ (Standardize edilmiş) Kuran’ın (ki 1920’de Kahire’deki El Ezher Üniversitesi tarafından kaleme alındı) Osman’ın Mushafı’yla değil ‘harfi harfine aynı’ olduğunu, bu tarihçeyi bilenlerin kabul etmeye razı olduğu gibi, ayetlerin sırası ve içeriği açısından aynı olduğunu iddia etmek, ancak ‘iman’la mümkün, yoksa ‘bilimsel açıdan’ mümkün değil. ‘’

Kısacası ya sorgulamadan inan yada sorgulamaya kalkarsan şüpheye düşersin zira bilimsel ispat mümkün değildir.

Bilimsel ispatın mümkün olduğunu savunuyorsanız ozaman ispat edin.

Demişsinizki:

‘’Ama metnin nasıl anlaşılacağından tutun da, nasıl anlaşılmayacağına kadar herşey tartışılmış, tartışıldı,tartışılacak. Kitabın totaliter bir programı yok. Bu yorumsama/hermönitik konusu ve hep en doğrusunu Allah bilecek…’’

İnançlı bir insanın allah bilecek sözüne saygı hariç söylenecek lafım yok. fakat ‘’kitabın totaliter bir programı yok, tartışılmış, ve tartışılacak’’ demek halen doğru yoruma ulaşılamamış olabiliriz ve halen kuran ı bazı konularda yanlış yorumluyor olabiliriz anlamı içeriyor. anlam konusunda 1300 sene tartışıldı halen tartuşılıyor ve tartışılacak ise , ben inanmış bir Müslüman olmuş olsam hangi kuranın hangi ayetlerinin hangi anlamlarına itaat etmem gerektiği konusunda kesin bir bilgiye sahip olamıyor olmam durumu çıkmıyor mu ortaya. Halen tartışılacaksa hükümleri henüz kesinleşmemiş bir din var ortada demek olmuyormu bu. Zaten ayşe hür de bu soruyu soruyor. Bu sorunun bilimsel bir açıklaması olmadığını iddia edip herkesi kendi imanı ile başbaşa bırakıyor.

Dedinizki:

Hadi diyelim dinci paradigmaya mesafelisiniz, dinsiz paradigmaya neden mesafelisiniz?

İllede bir paradigma kutusunamı hapsolmam gerekiyor. Rasyonalizm ede önem veren bir empirist olamazmıyım?
j.locke mi hum enin mi söylediğini hatırlamadığım ‘’metafizik ve dine deneysel olarak ispatlayamadığım için inanmıyorum fakat , metafizik ve din in varolmadığını da deneysel olarak ispatlayamadığım için bunlar yoktur iddiasındada bulunamıyorum , fakat birgün deneysel olarak ispatlanırsa da inanabilirim Söyleminin son cümlesine biraz rasyonalizm katıp şöyle değiştiriyorum: ‘, fakat birgün biraz deneysel birazda akılsal olarak ispatlanırsa da inanabilirim’ diyememmi??

neşe düzelde diyorki akılsalık ta deneysellikte yetmez. İnanç şart… inananlarada saygımız sonsuz yeterki inançlarını bilimsel olarak ispatlamaya çalışmasınlar. Benim bu zayıf hafızamdaki eksik bilgilerle anladığım bu.

Sen başka anladıysan biraz daha dinlerim seni.

Bir usta olarak seni kızdıracak şeyler söyledi isem lütfen cahilliğime veriver.

 
 

Cem says:

15 September 2011 at 7:27 PM

“Fakat anladığım kadarı ile sen sola eğilimli Ergenekon-asker konusunda chp ye daha yakın duran bir yerdesin.”

Hayır ben CHP’ye yakın bir yerde durmuyorum. Daha çok ÖDP’ye yakın bir yerde duruyorum.

Şimdi şöyle bir şey var, askerler otoriter bir anayasa, devlet ve toplum yapısı yarattılar. Askler gidiyor, güzel gitsinler, ama aynı yapıyı bence AKP kendine yontacak şekilde kullanıyor. Eğer bu yapı değiştirlmezse ise, yarın yine benzer sorunları yaşayacağız.

Bir de unutmadan fethullah gülen cemaatinin devlet ile iç işe geçmiş, ikinci bir devlet organı olmuş hali benim hiç mi hiç hoşuma gitmiyor.

AKP ile pazarlık yapıp, bazı şeyler alınabilse, ben açığım pazarlığa, ama bu kadar güçlü bir hükümetin, oy gücü, hegemonya, vs olarak, fazla bir şey vermeye gönüllü olacağını zannetmiyorum.

Selamlar size.

 
 

nazlid says:

15 September 2011 at 10:09 PM

düzeltme:son mesajımdaki neşe düzel in ayşe hür olması gerekiyor.

 
 

nazlid says:

15 September 2011 at 10:23 PM

sn cem bey

ben hiçbir zaman ideolojik parti ve akımlara yakın durmadım. odp normlarına uymayabilir fakat : akp nin kürt sorununu kalıcı şekilde çözmesi akp nin oylarını hatırı sayılır şekilde arttırmazmı???
politikacı veya siyasi partilerin tek derdi oy olduğuna göre??neden çözmek istemesin kürt sorununu??

 
 

Cem says:

15 September 2011 at 10:52 PM

” akp nin kürt sorununu kalıcı şekilde çözmesi akp nin oylarını hatırı sayılır şekilde arttırmazmı???
politikacı veya siyasi partilerin tek derdi oy olduğuna göre??neden çözmek istemesin kürt sorununu??”

Bundan iki üç sene önce, MasterCard veya benzeri uluslarası bir şirketin Türkiye’ye gelen Şampiyonlar Ligi izleyicilerine dağıttığı bir kitapçık vardı. O kitapçıkta yanlışlıkla Türkiye’nin resmi dilleri arasında Kürtçe sayılıyordu. O zaman büyük bir tepki gelmişti buna karşı. Aslında tepki Kürtçe’ye gelmişti. Başka bir dil orada yazsaydı, kimse umursamazdı o kadar.

Dikkat ediyor musunuz, mesela hiçbir kullanım kitapçığında Kürtçe dil seçenekleri arasında yer almaz. Ama burada konuşanı olmayan Rusça, Slovakça, Macarca vs. yer alıyor. Şirketler aptal değiller. Biliyorlar ki, Türk tüketicinin bir kısmı o ürünlere tepki gösterir almaz.

Şimdi senin toplumunda anti-Kürt duygular bu kadar kuvvetliyken, AKP’nin şovalyelik yapıp bu işi ben çözeceğim diye ortaya her şeyi riske etmeyecektir.
Çünkü Kürtlerin kamusal alanda daha görünür olması AKP’ye oy kaybettirebilir de. İlk önce toplumun bu anti-Kürt tepkilerden arınması lazım. Çünkü Kürt sorununu çözmek demek, Kürtler ile Türkleri kamusal alanda görünür iki eşit varlık kılmak demektir.

Şimdi bu işi halk ile olan kısmı. Ama halk ile alakalı kısım zamanla çözülecektir.

İşini ikinci kısmına gelince, Kürt sorununu çözmek için, devletin yapısında, para kazanma ve harcama biçiminde, devletin işleyiş biçiminde, görev dağılımda, idari yapılanmada, devletin doktrininde çok ama çok esaslı bir değişiklik yapmak lazım ki, Türk burjuvazisi kendi konumunu sıkıntıya sokacak bir değişikliğe razı değil pek fazla.
ODTÜ’de siyaset bilimi bölümünde doktora yapan bir arkadaş var. Onun dediğine göre TÜSİAD cephesi Kürt sorununun çözümüne (özerklik gibi) alerji gösteriyormuş, çünkü devletin oraya kaynak aktarması gerekiyor. TÜSİAD’çılar özerklik yerine “ayrılsınlar” diyormuş. Bilmem anlatabildim mi.

Nazlid Hanım,

Merak ettim yazdıklarım ikna edici veya makul geliyor mu? 🙂

 
 

rüştü hacıoğlu says:

15 September 2011 at 11:56 PM

Sn. Nazlıd;

“… ben inanmış bir Müslüman olmuş olsam hangi kuranın hangi ayetlerinin hangi anlamlarına itaat etmem gerektiği konusunda kesin bir bilgiye sahip olamıyor olmam durumu çıkmıyor mu ortaya. Halen tartışılacaksa hükümleri henüz kesinleşmemiş bir din var ortada demek olmuyormu bu. Zaten ayşe hür de bu soruyu soruyor. Bu sorunun bilimsel bir açıklaması olmadığını iddia edip herkesi kendi imanı ile başbaşa bırakıyor…”

Şöyle bir inancınız/önkabul/peşinhükmünüz var. Ortada aynı metne bakan insanlar olsaydı tartışma biter, kesin hükme varılır; orada bizi bekleyen hakikat keşfedilmiş olurdu. Oysa bunca karmaşa ve tartışma gösteriyor ki (göstermeli ki) ortada aynı metnin olması sözkonusu değil. Mİ acaba?

Hafızların pekçoğu, taşıdıkları metnin içeriğiyle ilgilenmiyor. Bir metni belirli bir akustik içinde musikı gibi taşıyorlar. Bu insan için zor değil diyorum; yeryüzündeki sayısız şive insanın bu potansiyelinin bir sonucu, Lazlarınki de dahil…

Kuran, yeryüzündeki yazılı en eski metin değil. Metinleri bir şekilde gelecek kuşaklara aktarmak da problem değil. Tartışmayı buradan yürüterek bir yere varamazsınız, ki Ayşe Hür de varamadı.

Konuyu tartışmanın “yeri” bu sitenin logosunda kısmen belirtilmiş; “hakkında” bölümünde tafsilatlandırılmış ama en güzel ifadesini şu yazıda bulmuş (kanaatimce):

http://derinsular.com/baslangic-filmi-ve-pek-uyanik-bir-uyku/

Paradigma, değerler kümesi, normlar dizisi ve zihniyet eş anlamlı kavramlar.

Siz de bir paradigma içinden bakıyorsunuz ama bugüne kadar farkına varmamış olmanız, paradigma içinden bakmadığınızın delili değil, bilincinde olmadığınızın delilidir.

Epey yol aldık…Bir kısım gözönünde olanı keşfederken, birkısmını da kaybettik….

Böyle giderse beni nakavt etmeniz işten bile değil…

Bir sonraki tartışmamız bilimsellik ve inançsallık üzerine olacak. Louis Althusser ve Görgi Lukas’tan Marks metinleri tefsirinin zorunluluğunu inceleyeceğiz.

Böylece kuran tefsirlerinin zaruretini anlamaya çalışacağız.

Ama öncelikle “anlama” olgusunun bizatihi kendisi hakkında ve buna bağlı olarak bilgi üretimi hakkında bazı kazanımlar yani “eğitim şart” mı? Yoksa geriye ket vuran eğitimi sorguladıkça mı anlamayla mesafmiz azalacak?

Site’nin ilk kitabı bize “proje” hakkında ve bizlerin hangi projelerin mahsülleri olduğumuzu anlama yönünde de bilimsel ve inançsal katkıları olacak…

Küsmek yok, yola devam…

 
 

nazlid says:

16 September 2011 at 1:44 AM

cem bey

size her konuda katılmış olsam zaten tartışma ortamı oluşmaz idi. önemli olan samimi tartışma ortamını yaratabilmiş olmamız.

ödp mentalitesine çok uzak olsamda ben size türkün kürte bakiş açısı konusundaki analizlerinize katılıyorum.

”Şimdi senin toplumunda anti-Kürt duygular bu kadar kuvvetliyken, AKP’nin şovalyelik yapıp bu işi ben çözeceğim diye ortaya her şeyi riske etmeyecektir”

toplumdaki anti kürt olgusu konusuda haklısınız. fakat %50 oy ve %58 kürt sorununu anayasa değiştirerek çoz oyu almış bir akp var. dolayısıyle bu konuda radikal adımlar atmak zorundalar(aksi oy kaybına işaret ediyor bence) bir de tc tarihinde t.özaldan sonra kafaya taktığı bir sorunu çözmek için gerekirse kelleyi koltuk altına almaya cesaret edebilecek bir RTE var karşımızda

tüsiad konusundaki beyanınız tipik bir ödp ve ödtü mentalitesi. halbuki mentalitesini doğru şekilde analiz ettiğiniz tusiad bir akp karşıtı oluşum. tusiad sabancı ve koç gibi rekabeti sevmeyen sermaye kuruluşlarının güdümündeki bir örgüt ve menfaatleri doğrultusunda her türlü yalakalığı yapmaya hazır, kemalizme çok yakın bir örgüt. akp nin anadolu sermayesini kendilerine rakip olarak desteklediği için akp ye karşı olan ve seçimler öncesi bir chp-mhp koalisyonunu desteklemek için kıçını yırtmış olan bir örgüt(taraf taki wikileaks belgelerini okuduysnız beni daha iyi anlarsınz)

kısacası tusiad ın menfaatlerine çomak sokan bir hükümetimiz var şu an.

sn rüştü bey:küsmek yok tartışmaya devam. kabul fakat cumartesinden önce yazamayabilirim(yazmaya çalışacağım) ve pazar günü de yeni bir yazı gelecek.kısacası tartışma vakti azaldı

 
 

Cem says:

16 September 2011 at 1:51 PM

Nazlid Hanım,

AKP de sonuçta burjuva partisi. TÜSİAD ile çekişebilirler, ama çıkarları gerektirdiğinde ortak hareket etmesini biliyorlar.

İkincisi Kürt sorunu aynı zamanda Türkiye için bir sistem sorunu. Şahıslar ve aktörleri aşan yapısal sorunlar da var.

AKP, iktidara geldiğinden beri, ezilenlerin pazarlık gücünü artıracak, işçilerin pazarlık gücünü artıracak adımları atmadı pek. Örneğin, kıdem tazminatlarını, muhalif sendikacılığı, muhalif odaları fala zayıflatacak önlemler aldı.

Kürt sorununda da durum az çok benzer. BDP çizgisinin elindeki pazarlık gücünü zayıflatacak onun özne olma konumunu aşındıracak bir söylem tutturdu.

“bir sorunu çözmek için gerekirse kelleyi koltuk altına almaya cesaret edebilecek bir RTE var karşımızda”

Demişsiniz. Ama RTE ifrat ile tefrit arasında gidip gelen, bir gün dediği öteki günkü dediğini tutmayan birisi. Kurumsal-hukuki güvence isteyen hak savunucularına, kendi şahsî güvencesini veriyor sadece. Modern bir hukuk toplumunda bu olmaz.

Dolayısıyla sol camianın ve BDP çizgisinin RTE’den beklediği kendi sözünü değil, hukuki güvenceler vermesi. AKP ise bundan kaçınıyor.

Selamlar

 
 

nazlid says:

16 September 2011 at 10:43 PM

sn cem bey

sosyalist söylemlerinize katılmıyorum fakat benim anti sosyalist söylemlerimin de senin için bir anlam ifade edeceğine inanmıyorum.

sizin akp karşıtlığınızın kürt sorunundan çok sol eğiliminize aykırı olmasından kaynaklandığı ihtimali bana göre yüksek

demişsiniz:

”Dolayısıyla sol camianın ve BDP çizgisinin RTE’den beklediği kendi sözünü değil, hukuki güvenceler vermesi. AKP ise bundan kaçınıyor.”

fakat akp diyor ki hukuki güvence veya şu an kürtler için yapabildiğimin daha fazlasını yapabilmem için anayasa değişikliği şart. şu anki anayasa kürt konusunda herhangi bir ilave radikal adım atmama müsade etmez. gelin bana destek olun anayasayı değiştirp durumu düzelteyim. bunu der demez pkk tekrar silahları patlatmaya başlıyor. bdp ise chp vari bir yola saplanıp meclise gelmiyor ve anayasa değişikliği konusunda neredeyse kürt sorununda kürtlerin önündeki en büyük engel olan mhp vari bir tavır alıyor.

anlatmaya çalışılan bu

 
 

Cem says:

16 September 2011 at 11:35 PM

Nazlid Hanım,

Mesleğiniz nedir? ücretli çalışan mısınız?

 
 

nazlid says:

17 September 2011 at 12:44 AM

cem bey

hayır

şu an iflas eşiğinde olan bir işadamıyım

 
 

Cem says:

17 September 2011 at 12:50 AM

Erkek değil misiniz? Erkek zannediyordum, o yüzden “hanım” diyordum.

Umarım iflas etmezsiniz.

Elbette AKP’lilerin BDP’ye söylediğini biliyorum “gelin anayasaya destek verin, Kürt sorununu çözelim”, de bu laf. Bir şey çıkmaz pek. AKP rejimin otoriter niteliği değiştirmek istemiyor.

 
 

Cem says:

17 September 2011 at 3:22 PM

Pardon, yanlış yazmışım dün gece. Biraz uykuluydum 🙂

Kadın olduğunuzu zannediyordum olacaktı.

 
 

nazlıd says:

17 September 2011 at 4:19 PM

Sn rüştü usta.

Maksat nakavt etmek ise tartışmanın anlamı da yok.

Sizde s.kaya nın twitterinde açıklamaya çalıştığı ‘’self rıghthous’’ (herşeyi bildim) tavrı sezgiledim.

Bilgi birikimi ve hafıza dan kastınız, sen şu ve bu kitapları okumadan senle şu konuyu tartışmam mıdır?. Ben diyorumki sen okuduğunu bana anlat bende okuduğumu. Ben her şeyi okudum dinlemem anlatırım diyorsan banada hadı eyvallah demek düşer.

Paradigmalarımdan bahsettiniz. Daha açık olarak bende ne gibi paradigmalar gördünüz. Söyleyinki bende ciddi şekilde bu paradigmanın zihnimin kaçıncı tabakasından kaynaklanmış olabileceğini araştırmaya başlayayım.

Daha açık anlatım yolu seçerseniz daha iyi anlarım mesela:

‘’Kuran, yeryüzündeki yazılı en eski metin değil. Metinleri bir şekilde gelecek kuşaklara aktarmak da problem değil. Tartışmayı buradan yürüterek bir yere varamazsınız, ki Ayşe Hür de varamadı’’

cümlesinde tam olarak söylenmek isteneni anlamadım. Nedeni bilgi eksikliğimi, paradigma mı, zihniyet çüküntüzü mü yoksa sizin tam olarak ifade edemyişinizmi ? açıklarmısınız.

Bilimsellik ve inançsallık konusunda örnek verdiğiniz yazarların hiçbirini okumadığım halde konu hakkında yazabileceklerim olduğunu düşünüyorum fakat siz konuyu bu yazarlara hapsedecekseniz konuya girmeye de gerek yok bence.

Demişsinizki:

‘’Hafızların pekçoğu, taşıdıkları metnin içeriğiyle ilgilenmiyor. Bir metni belirli bir akustik içinde musikı gibi taşıyorlar. Bu insan için zor değil diyorum; yeryüzündeki sayısız şive insanın bu potansiyelinin bir sonucu, Lazlarınki de dahil’’

Tv lerde sıkça yorum yapan(reytingi yüksek galiba) cüppeli ahmet hocada kadir gecesindeki programında şöyle diyordu:

‘’ben diyorumki köpekler kadir gecesi havlamaz. Bana diyorlarki, ama hocam biz duyuyoruz kadir gecesi gerçekten köpekler havlıyor. Bende diyorumki , siz o köpekleri haram besinlerle beslerseniz tabiiki havlarlar. Helal yemekle beslenen köpekler kadir gecesi gibi kutsal bir gecede havlamaz’’

Samimiyim. Niyetim ukelalık değil. Bilimde baconun tüme varış sistemine daha yakın olan bu beynim sizin söyleminizle cüppeli hoca nın söylemi arasında bilimsellik olarak bir fark göremiyor. Sizinki nekadar bilimselse cüppeli hocada okadar bilimsel.

Aksan ile büyüyen bir kişi olarak size şunları söyleyebilirim: lehçe ler ve lehçelerdeki akustikler devamlı değişim gösterir. Hatta komşu köyler aksanları arasında bile ufak tefek farklar vardır. Mesela 70 lı yıllarda biz’’ uyy habu nedu ‘’ derdik. Bugünün çocukları arasında bu söylem ‘’uy bu nedur’ a evrimleşmiş durumda.

Bir doğa filozofu herşeyın değişmekte olduğunu ve aynı suda 2 kere yıkanılamayacağını söylemiş. Bu aksanlar içinde geçerlidir.

Fakat bazıları/sizler bu filozofun söylemini aşağıdaki şekilde bir arkadaşın yaptığı gibi mizaha alıp ciddiye almayabilirsinizde(bir internet sitessinde buldum aslında mizah ta çok güzel):

‘’herakletios’un kelime oyunu kullanarak ortaya attığı savdır. yıkandığın suyun akıp gideceğini, nehre ikinci sefer geldiğimzde aynı su olmayacağını, bu yüzden aynı nehirde iki kez yıkanılamaz’a lafı getirmiş olan herakletios, nehirle kapsadığı suyu bir tutuyorsa, aynı kadınla iki kez yatamayacağını da iddia eder ki, bu da, eğer iddia ettiyse, kendisinin çapkınlığa kılıf uydurmak gibi büyük bir başarıya sahip olduğunu gösterir.’’

Eğer inançallık ve bilimsellik incelenecekse konuya mantık ve felsefe de karıştırmak da gerekecek belki. Bu da bizi girince kolay kolay içinden çıkılamayan skolastizm batağına sürüklemesin???

Konuya ben bir hikaye ile başlayayım. Akşamları iş dönüşü saatlerime rastladığından fm kanallarından birinde zaman zaman dinlediğim , saat 20/2100 sularında (İngilizce)yayın yapan bir hiristiyan kanal var. Burada arayanlar soru soruyor ve bir ilahiyatçı soruları cevaplıyor(bizdeki ramazan programları benzeri). Anetkod şu: (bimeyenlere önemli not: hiristiyanlıkta boşanmak yasak ve boşanmış bir kadınla evlenen erkek te zina yapmış sayılır. Hiristiyanlıkta zina yapmak ta çok önemli günahlardan biri. Mesela hz isa:’’ bir kadına kötü gözle baktıysan o gözünü çıkarıp atman senin için daha hayrırlıdır’’ der.)

Arayan dinleyici:ben 17 yaşında evlenip 20 yaşında boşanmış bir kadına aşık oldum. Kız arkkadaşım evlendiği zaman henüz cahil olduğu için doğru erkeği seçememiş ve sonradan boşanmak zorunda kalmış ve şimdi birbirimizi çok seviyoruz. Bu evliliği yaptığımızdan dolayı tanrının bizi cezalandırması için mantıksal bir neden göremiyoruz, kaldıki dinimiz sevgi dini ve bizde aşığız. Siz ne dersiniz?
İlahiyatçı: incile göre bu evlilik zina dır ve tanrı tarafından cezalandırılır. Bizim sınırlı bilgiyle yürüttüğümüz insan mantığının sonsuz bilgiye sahip tanrı mantığı ile örtüşmesini bekleyemeyiz, hatta böyle yaparsak günaha bile girmiş olabiliriz. Tanrı öyle dedi ise bize mantıksız gelsede mutlaka insan mantığının kavrayamayacağı ve insanoğlunun lehine olan bir nedeni vardır . Fakat siz yinede evlenebilirsiniz, tanrının sizi affedip affedemeyeceği tanrının bileceği iştir.

Burada ben ve a.hür ilahiyatçı gibi düşünüyoruz. Ya inan ya inanma mentalitesi.(bu da skolastizm sonrası hiristiyanlığın yavaş yavaş evrimleştiği düşünce tarzını yansıtıyor)

Bu kural islamda olsa Büyük ihtimal sizler arayan dinleyiciye tam olarak katılacaksınız, yada tamam boşanmış kadın la evlenmek zinadır deyip , bu yasağın mantıksal olduğunu dinleyiciye izah etme yoluna gireceksiniz. Tanrısal bu kuralın mutlaka bir mantıksal açıklamasının olduğuna dair kesin bir inanç ve varsayımla:
-önce kuranda bu konuda başka ayet varmı onu araştıracaksınız
-sonra kurandan 150 sonra yazılmış buhara tarafından 7500 indirgenmiş doğru kabul edilen hadislere bakacaksınız. Yine ispatlayamadınızsa
-doğru olduğundan şüphe edilen kalan 800000 hadise de bir göz atacaksınız, yine de mi olmadı
-gazzali ve ıbn rüşd vs gibi islam düşünürlerinin mantığı bu konuda nasıl işlerdi diye bilgiler edinmek için derin araştırmalara gireceksiniz

Yinede sonuç çıkmadı ise pes etmek yok. Muhakkak bir mantıksal açıklanması olması gerek deyip kurandaki bazı kelimelerin 1300 yıl önce değişik anlamlarda kullanılmış olma ve bazı takı ve eklerin kelimenin anlamını bugünkü kullanımdakinden farklı etkileyeceği ihtimalini araştırmak başlar.

Örnek:y.nuri nin 60 lı yaşlarında , kadınları dövün ayetindeki darp kelimesinin uzaklaştırma anlamınıda taşıdığını keşvedip(çünkü tesfircimize kadın dövmek mantıksız gelmektedir ve islamda böyle bir mantıksızlık olamaz) yazdğı son kuranda bu ayeti ‘’kadınlarınızı uzaklaştırın’’ olarak değiştirmesi gibi.(yani yaşar nurinin de birden çok kuranı olmuş oldu)

Aslında hangi ayetler sorusunu sorduktan sonra , peki hangi kuran sorusunu sorduğu için eleştirilen a.hür ün yaptığını ilahiyatçılarda yapmakta(yani peki hangi kuran sorusunu sormak. Halen kurandaki bazı kelimelerin varolandan başka anlamlarda kullanılmış olması ihtimalinin olabileceğini kabul etmek te bir nevi hangi kuran sorusudur)

Skolastik batağına saplanmadıkça benim itirazım yok , hatta işime de gelir. Sizler/ilahiyatçılardan ricam şu aşırıya kaçmadan alkol içmenin sakıncası olmadığına dair kuransal ve hadissel mantıksal tartışmalar getirip islam alemini alkolün nimetlerinden de faydalandırsanız memnun olurum. Mesela aşağıdaki sitede bazı adımlar atımlış:

http://calinandin.wordpress.com/2007/10/01/kuran-neyi-yasakliyor-sarap-icmeyimi-serhos-olmayimi-yoksa-akli-kullanma-yetenegini-yitirten-seylerin-kullaniminimi/

benim felsefeme ters gelsede , işime geldiği için yukarıdaki ne benzer tüm iddiaları destekleyeceğime söz veriyorum. Büyük şehirlerde sorun yok fakat maksat Anadolu seyahatlerimdede adam gibi rakı içebilecek yerlerin çoğalması(bazı bölgelerde çoğalmasa da olur var olsun yeter). hem beni mutlu eder hem oralar daha modernleşir.

a.hür e inanç paradigması yakıştırması olmusş peki siz hiç inanç eksikliğiniz olabileceğinden şüphelendinizmi? Acaba inanç eksikliğini mi bilimsellik ve mantıkla kapatmaya çalışıyorsunuz.?

Acaba şu an bizlerin yobaz veya anti modern olarak algıladığımız arap dünyasında yaşanan ve uygulanan islam, hadis ve yorum süzgecinden geçmiş bir islam değilde hadis ve yorumlardan tamamen arındırılmısş bir kuranı baz alan bir islam olmuş olsa idi daha modern bir görünüm ortaya çıkarmı idi arap dünyasında??
Bir örnek: tüm arap dünyasında peçe ve türban var. Halbuki prof beyazıt öztürkün kuran ayetlerinden örnekler verip bir Müslüman kadınının sadece göğüslerini ve cinsel organlarını örtmesinin(yani bir şort bir de sütyen veya tişört) islam açısından normal olduğu nu ispatlamaya çalışması bana çok ilginç ve makul gelmişti(namehrem yerlerinizi örtün der kuran). fakat işe hadis,fıkıh vs katınca bu iş peçeye hatta kadının sokağa çıkınca hiç bir erkeğe bakmamasına kadar varıyor iş.

 
 

nazlıd says:

17 September 2011 at 4:21 PM

sn cem bey

odp ve bdp sizi kandırıyor.
bdp bizi de kandırdı. seçim öncesi kendilerine inanmıştık

 
 

nazlıd says:

17 September 2011 at 5:28 PM

sn rüştü bey:

ilave bir not:

alkol konusunda verdiğim sitenin benim felsefeme ters gelmesinin nedeni hakıkaten kuranın alkolu yasaklamış olmasını düşündüğümden . eğer kuranın grammatik yorumundan alkolun tam olarak yasaklanmadığı anlamı çıkıyorsa ozaman bu site benim felsefeme ters düşmez(eğer yasaklanan sadece şarap ise diğer alkollu içkiler neden alınmasın ki)

 
 

rüştü hacıoğlu says:

17 September 2011 at 5:47 PM

Sn. Nazlıd!

Ben bütün kalbimle sizden özür diliyorum. Zaten aslında benim size bir sözüm olamaz; ben doğrudan Ayşe Hür hanıma, O da, “hangi kuran” yazısıyla ilgili itiraz etmiştim.

Sonra, nasıl olduysa sizle tartışmayı sürdürdük ama size de haksızlık yaptım. Konunun muhatabı A.Hür’ken, hakkınız var burada gıyabında güreşe tutuştum. Sağlık olsun, ben sizi çok iyi anladım. Kendi anlaşılmaz üslubumu elbette gözden geçireceğim ama bundan evvel yazıya döktüğüm düşünceleri ürettiğim yerimle ilgili ve oraya giren bilgilerle ilgili bazı sıkıtılarımın olduğuu farkettim. Dolayısıyla, uyarılarınızı dikkate alacağım. Teşekkürler…

 
 

Cem says:

17 September 2011 at 7:03 PM

Tartışma için teşekkürler Nazlid. Selametle

 
 

nazlıd says:

18 September 2011 at 2:16 AM

sn cem bey

sizede teşekkürler(özellikle şahsımdada eksik olan nazik tartışma uslubunuz için)

selametle

 
 

nazlıd says:

18 September 2011 at 2:26 AM

sn rüştü bey

bende bazı kaba sayılabilecek cümlelerimden dolayı sizden samimi olarak özür dilerim. kafaya takmayın çünkü ben alınmadım. tartışmadan benimde kazanımlarım oldu. zaten tartışmalarda önemli olan da bu.

herkese sevgiler

 
 

İlhan BAYDOK says:

9 March 2012 at 3:52 AM

Serdar Bey,

Yazılarınızı okuduğumda, gerek Kürt meselesini gerekse Ermeni meselesini çok ilkesel planda ele aldığınız izlenimini edindim. Günümüzün siyasi şartlarını dikkate almıyormuşsunuz gibi geldi bana. Yanılıyor muyum?

Malumunuz, bir şeyin ilkesel planda doğru olması uygulandığında faydalı olacağı anlamına gelmez. Hatta bazen telafisi imkansız çok büyük acılara bile sebep olabilir.

Arapları Osmanlıdan koparmak isteyen İngilizler de ilkesel planda bir çoğuna benim de imza atacağım argümanlar ileri sürüyorlardı. Ama Arapların bağımsızlık sonrası neler olacağı ile ilgili ne doğru dürüst bir fikirleri ne de bir planları vardı. Ama onları bağımsızlığa tahrik eden İngilizlerin planlarına hizmet etmekten başka bir iş yapmış olmadılar. Ve Osmanlı gitti gideli bir gün bile rahat yüzü görmediler.

Malum bir ülkenin güdümünde, zamanı geldiğinde bayraklarındaki iki çizgi arasına dahil edilecek zayıf bir devlet…

Kürtleri pek seven bu özgürlük aşıkları bağımsızlık sonrası neler olacağı hakkında tek bir söz etmedikleri gibi bu konuyu büyük bir maharetle gizlemektedirler.

“Ben Doğulu bir Kürt olsaydım, benimle bu şekilde konuşmayı adet edinen ve yaşanan onca şeyden sonra hala bir şantaj aracı olarak vizeden bahis açan insanlarla aynı ülkede yaşamayı istemez, işim düştüğünde İstanbul’a vize ile seyahat etmeyi tercih ederdim.”, demişsiniz.

Bir yanlış başka bir yanlışla nasıl giderilebilir? Bu ülke bahsettiğiniz zihniyetteki insanların özel mülkleri mi ki, bu toprakların öz çocukları olan, Hakkari kadar Çanakkalenin de öz evladı olan bir Kürt, bazı dangalaklar hadlerini bilmiyorlar diye İstanbul’a vize ile seyahat etmeyi tercih etsin?

Efendim Kürtlere çok zulmettiler. Doğru. Ama bir de neden zulmedildiğini de söylesinler. Tabi ki Kürtlerin ülkeye olan bağlılık duygularını zayıflatmak ve bölünmeyi hızlandırmak için. Kürtlere bunca mezalimi uygulayanlar ile sözde Kürtlerin temsilcisi olan malum organizasyonlar aynı yerden yönlendiriliyorlar.

Tavşana kaç diyenler de tazıya tut diyenler de aynı kişiler. Ve tavşanla tazının ortak bir noktaları var. İkisi de kendi milletlerini potansiyel tehlike görüyor. İkisi de milletlerinin inançlarına ve kültürüne yabancı.

Ortada bir ilüzyon var ve kimsenin “kral çıplak” dediği yok. Ne yani aynı mihrak tarafından tahrik edilen İslam düşmanı Kemalist Türk milliyetçileri ile İslam düşmanı Kürt milliyetçileri öyle istiyor diye bu iki aziz millet birbirlerine sırt çevirebilir mi? Asla.

Çok şükür ki bu ülkedeki Kürtlerin de Türklerin de ortak geçmişlerine saygıları var ve olan biteni tam kavrayamasalar da burada kendi aleyhlerine bir tezgah kurulduğunu sezinlemekte ve tahriklere kapılmamaktadırlar. Ben bir Müslüman Türk olarak, aziz Müslüman Kürt kardeşlerime minnettarım. Çünkü yaşadıkları onca acıya rağmen, uğradıkları onca zulme rağmen ferasetlerini ve metanetlerini kaybetmeyerek bu ülkenin en az Türkler kadar sahibi olduklarını da isbat ettiler.

Ben burada hamaset yapmıyorum. Soru şu: Doğuda yaşayan Kürtler İstanbuldan ya da Çanakkaleden ya da başka bir vatan toprağından vazgeçebilirler mi? Ne Kürtler buna razı olur, ne de bunu yapmaya hakları var. Müslüman Kürt milleti Çanakkalede şehid verdiği dedesinin topraklarından inancı ve vicdanı gereği vaz geçme hakkının olmadığını da, bunun şehit dedesinin ruhunu muazzeb edeceğini de bilir.

Arapları Osmanlıdan koparıp kendi kuklaları diktatörlerin mezalimine mahkum edenler, şimdi de onlara döve döve demokrasi bahşediyor nedense. Yapılan bir araştırmada Libya halkının %80’i demokrasi istemediğini, ülkenin başında güçlü bir lider görmek istediğini belirtmişler. Keratalar demokrasinin ne cici bişey olduğunu anlayamıyorlar.

Demokrasiye geçileceeek, geç!

Kürt halkını çok seven bu insanlık ve özgürlük aşıkları nedense İslam düşmanı küçük bir azınlığını taleplerini tüm Kürtlerin ortak talepleri diye yutturmaya çalışıyor.

Kürtlerin talepleri mi?

Ne anlar bu kırolar özgürlükten, bunlara sorsak İslam derler, İman derler, ahlak derler…

Özgür olunacaak. Ol!

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.