• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Berlin Notları (1): Berlin Duvarı

2 Jul2014
 

[2 Temmuz 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

[Geçtiğimiz haftayı Berlin’de geçirdim. Şehre dair ilginç bulduğum bazı detayları beş yazılık bir dizi ile paylaşmaya çalışacağım.]

Berlin

Berlin, siyasi geçmişi itibariyle son derece kendine özgü bir Alman şehri. Bu kendine özgülük, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşananların bir sonucu.

1945′te Almanya yenilgiye uğradığında, dört muzaffer devlet (Sovyetler Birliği, ABD, Britanya ve Fransa) başkent Berlin’i işgal eder. Buna ek olarak, Sovyetler Birliği, Doğu Almanya’yı da işgal altında tutar. 1949 yılında, Almanya’nın doğusunda, Sovyetler Birliği’nin kontrolü altında olan Demokratik Alman Cumhuriyeti adlı komünist bir devlet kurulur. Ne var ki, diğer üç muzaffer devlet, Berlin’in işgal altında tuttukları bölgelerinden çekilmezler. Bunun sonucunda, komünist Doğu Almanya’nın orta yerinde “Özgür Dünya”ya ait küçük bir kurtarılmış bölge doğar.

Batı Berlin

Dört tarafı Doğu Almanya ile çevrili olan bu “kurtarılmış bölge”, Batı Berlin olarak anılagelir. Batı Berlin, resmen Batı Almanya’ya bağlanmaz. Ama de facto olarak Batı Almanya’nın (ve de ABD ve müttefiklerinin) bir uzantısı olarak faaliyet gösterir.

Başlangıçta, Batı Berlin ile Doğu Berlin (ya da Doğu Almanya) arasında sert bir sınır politikası bulunmaz. Ancak, Doğu Almanya üzerindeki Sovyet etkisinin giderek belirginleşmesi üzerine, Batı Berlin, Doğu Almanyalıların önemli bir kısmı için bir cazibe merkezi haline gelir. Doğu Almanya’nın 1949 yılındaki kuruluşunu takip eden 12 yıl içinde ülkenin 18 milyonluk nüfusunun yaklaşık üç milyonu, (gerek çok iyi kontrol edilmeyen noktalardan geçerek, gerekse sınıra yakın evlerin çatılarından, pencerelerinden atlayarak) bir şekilde Batı Berlin’e ve oradan da hava yoluyla Batı Almanya’ya kaçar. Bu kaçışların bir sonunun gelmemesi üzerine, Doğu Almanya, Batı Berlin’in etrafına bir duvar örme fikrine varır. Duvarın örülüş amacı her ne kadar Doğu Alman halkını hapsetmek olsa da, komünist hükümet bu adımı, ülkeyi faşizmin etkisinden ve kapitalist dünyanın ajanlarından korumaya yönelik bir çaba olarak sunar.

Berlin Duvarı

155 kilometrelik Berlin Duvarı, 1961 yılında örülür. Duvar, Batı Berlin’i tamamen çevrelese de, şehirde yaşayanların hayatına çok ciddi bir değişiklik getirmez. Zira, Batı Berlinlilerin Doğu Almanya’ya kaçmak gibi bir niyetleri zaten yoktur. (Sadece akrabalarını ziyaret amacıyla zaman zaman Doğu Berlin’e geçmek isteyenler vardır.) Bu nedenle, duvarın kontrolü daha çok tek taraflı olur.

Bu durum, duvarın niteliğine de yansır. Duvarın Batı Berlin’e bakan yüzü grafitilerle boyandığından, rengarenktir. Duvarın diğer yanı ise, hep renksiz kalır. Zira, Doğu Almanyalılar, duvara yaklaşamazlar. Doğu Almanya yönetimi, vatandaşlarını duvardan uzak tutabilmek için ciddi önlemler alır. Duvarın Doğu Berlin’e bakan tarafı, ikinci bir bariyerle çevrelenir ve ilgili bariyer ile duvar arasında kalan kısım, gözetleme kuleleri, tel örgüler ve mayınlarla donatılır. Bu şekilde, iki Berlin arasında bir ölüm hattı (death strip) ortaya çıkar. Bu ölüm hattının inşası ile birlikte, Batı Berlin’e kaçışlar büyük ölçüde sona erer. Ancak yine de duvarın yıkıldığı 1989 yılına dek geçen 28 sene boyunca çok sayıda insan duvar ve civarında hayatını kaybeder.

Duvarın mirası

Berlin Duvarı 1989 yılında yıkılsa da, duvara dair tarihi miras yok edilmez. Almanya, duvarın çeşitli noktalarını koruma altına alır. Bu çerçevede, Bernauer Caddesi ve civarı, çeşitli anıt, heykel ve fotoğraflarla, bir açık hava müzesi haline gelir.1 Bunun dışında, eskiden duvarın geçtiği yerlere pembe taşlar döşenerek, artık varolmayan duvarın zemini işaretlenir.

Berlin Duvarı

Duvar her ne kadar Berlin’in ikiye bölünmesine dair en büyük sembol haline gelse de, ilgili döneme ait başka önemli öğeler de vardır. Örneğin, Batı ile Doğu Berlin arasındaki en meşhur geçiş noktalarından biri olan Checkpoint Charlie, bu öğelerden biri olması nedeniyle korunur ve ardından, insanların Amerikan üniforması giyen aktörlerle insanların önünde fotoğraf çektirdikleri bir turist atraksiyonu haline gelir.2

Checkpoint Charlie

Bir diğer benzeri öğe ise, Berlin’in bölünmesinin ardından kullanımdan kalkan “hayalet istasyonlar”dır. Bu konunun da ayrı bir hikayesi vardır: Şehrin bölünmesinin ardından, Batı Berlin’in tren hattının bir kısmı Doğu Berlin sınırları içinde kalır. Bölünmenin ardından, trenler yine seferlerine devam eder, ancak Doğu Berlin’de kalan duraklarda durmazlar. Yolcular, hareket halindeki trenlerin içinden Doğu Berlin’e bakarlar. Bu duraklar, 1990 yılından itibaren yeniden faaliyete geçer.

Kaçış öyküleri

Batı Berlin’e kaçışlara dair çok sayıda ilginç ve meşhur öykü de yok değil. Bu öykülerin muhtemelen en ünlüleri, Conrad Schumann ve Peter Fechter’ın kaçışlarına dair olanlar.

Conrad Schumann, 19 yaşında bir Doğu Alman askeridir. Duvarın inşasının üçüncü gününde, sınırda nöbet tutmaktayken, dikenli tellerin üzerinden atlayarak Batı Berlin’e kaçar. Schumann’ın teller üzerinden atlarken Batı Berlinlilerce çekilen fotoğrafı meşhur olur. Berlin’de, Schumann’ın bu anını yansıtan bir heykel de bulunur.

Peter Fechter

Bir diğer meşhur öykü olan Peter Fechter’ın öyküsü ise hazindir. 18 yaşında bir duvar ustası olan Fechter, 1962 yılında arkadaşı Helmut Kulbeik ile birlikte Batı Berlin’e kaçmaya karar verir. Askerlerin nisbeten uzakta bulunduğu bir anı bekleyen ikili, ilk önce dikenli telleri aşar, ardından da duvara doğru koşmaya başlar. Helmut Kulbeik, duvarı da aşarak Batı Berlin’e geçmeyi başarır. Peter Fechter ise, tam duvarın üzerindeyken vurulur ve Doğu Berlin tarafına düşer. Fechter yaralıdır. Ancak, askerler (muhtemelen diğerlerine ibret olmasını istedikleri için) ona yardım etmezler. Batı Berlinliler de olayı izlemektedirler, ancak Doğu Almanya askerlerin ateş açmasından korktuklarından, duvarı aşamazlar. Duvarın dibindeki Fechter herkesin gözü önünde takriben bir saat kan kaybeder ve orada ölür.

Fechter’ın ölümünün ardından, hayatını kaybettiği duvarın arka tarafına Batı Berlinliler bir anıt dikerler. Duvarın yıkılmasının ardından, Fechter’ın (artık ulaşılabilir olan) öldüğü noktaya yeni bir anıt yerleştirilir.

Türkiye

Peter Fechter’ın öldüğü yerde bugün itibariyle ne bir duvar, ne dikenli teller, ne gözetleme kuleleri, ne de askerler var. Hatta, ilgili anıt ve Berlin Duvarı’nın eskiden bulunduğu yeri işaretleyen pembe taşlar orada bulunmasa, şehrin bu noktasını günlük hayatın akıp gittiği herhangi bir diğer yerinden ayırt etmek mümkün olmaz. Zira, Fechter’in öldüğü yer bugün itibariyle bir kafenin önündeki kaldırıma karşılık geliyor. Bir başka deyişle, Fechter 1962′de vurulduktan sonra çekilen fotoğraf ile aynı yerin bugünkü hali arasında büyük bir uçurum var.

Bu noktada sormak gerekli: İnsanlar çok sayıda rahatsız edici anıya sahip olan bir duvarın mirasını neden korumak isterler? Neden o duvarın eskiden bulunduğu yerleri renkli taşlarla işaretlerler? Ya da, neden o duvar nedeniyle hayatını kaybeden insanların fotoğraflarını anıtlaştırır, anılarını yaşatırlar? Başarılı ve başarısız kaçış hikâyelerine konu olan insanların heykellerini, anıtlarını neden dikerler? Hatta, neden kimi zaman bu anıtların herhangi bir yerde değil de, ilgili olayın yaşandığı noktada olmasını isterler?

Bu sorulara verilen cevapların hepsi, herhalde medeniyet kavramı ile bir şekilde ilgili olmak zorunda. Hafızasız bir medeniyet pek mümkün değil. Hatta, medeniyet, ancak bir şehirde yaşayanların kollektif hafıza taşıyor olmaları ile mümkün. Heykeller, anıtlar, gözetleme kuleleri ya da bir zamanlar milyonlarca insanı bir açık hava hapishanesine hapsetmiş olan bir duvarın yerini işaretleyen renkli taşlar, bu kollektif hafızayı canlı tutmaya yönelik kaygıların bir ifadesi.

Bu noktada, Türkiye’ye dönerek başka sorular sormak da mümkün: Köklü bir tarihe sahip olmakla övünmek, Türkiye’de en yaygın rastlanılan tavırlardan biri. Peki bu tarih, şehirlerimize gerçekten yansıyor mu? Peki ya tarihimizdeki rahatsız edici hadiselere yaklaşımımız nasıl? Kimi rahatsız edici tarihi gerçekleri bilmek bir yana, bildiğimiz ve kabul ettiğimiz kadarını dahi caddelerimize, meydanlarımıza yansıtmak hiç aklımızdan geçiyor mu?

‘Biz çok süperiz’

Türkiye’nin caddeleri, meydanları, okulları, günümüzün Almanyasını değil, Doğu Almanya’yı çağrıştırıyor. Peki böyle bir Türkiye gerçekten güzel mi? Her yere hep aynı heykelleri dikerek, her yerde hep Türklüğü ululayan sözleri ve anıtları görerek, tarihimizdeki korkunç hadiselere kamusal alanda kolay kolay yer vermeyerek ve geçmişte kim bilir neler yaşanmış olan mekânlarda hiçbir şeyden habersiz olarak oturup çay kahve içerek acaba daha iyi bir toplum mu oluyoruz? Sürekli birbirimize çeşitli şekillerde “Biz çok süperiz” demeye çalışmak nasıl bir arkaplanın ürünü? Günümüz Almanyası böyle yapmıyor. Ama gerçi bu kadarını Doğu Almanya da yapmıyordu. Zira, Doğu Almanya’da devlet halka bu yönde telkinlerde bulunsa da, insanlar bu propagandayı her fırsatta birbirlerine tekrar etmeyi meziyet addetmiyorlardı.

Bu noktada bir parça iyimser davranarak şöyle bir soru sormak da mümkün: Türkiye bugünkü haliyle mi daha güzel olur, yoksa (sözgelimi) Hayvan Partisi’nin 2012 yılında Sivriada’ya 1910′daki köpek katliamına atfen diktirdiği anıt gibi yapılar çoğalırsa mı? Daha da önemlisi, geçmişiyle yüzleşmiş, hafıza kaybından kurtulmuş ve kollektif hafızasını olumlu ve olumsuz bütün öğeleri ile mümkün mertebe canlı tutma kaygısı duymaya başlamış insanlar mı daha güzeldir, yoksa sürekli birbirlerine kendi propagandalarını yapanlar mı?

Sonsöz

2012 yılında Taraf gazetesinde Gazeteci-Yazar Ali Kemal’i değerlendiren beş yazılık bir dizi yazmıştım. İlgili dizinin ilk yazısında, (1) İzmit’in Saray Kapısı’nda gerçekleşen Ali Kemal Bey cinayetinden, (2) şehrin, Ermeni mimar Mihran Azaryan tarafından inşa edilen meşhur Saat Kulesi’nden, (3) Nurettin Paşa’nın İzmit Körfezi’nden açtırdığı top ateşi ile yıktırdığı Aya Pandeleimon Manastırı’ndan, (4) katliamlarla yok edilen ya da kaçırılan İzmit Rumlarından, (5) bir zamanlar İzmit nüfusunun yüzde 17′sini oluşturan Ermeni azınlıktan ve (6) bir zamanlar Saray Yokuşu’ndan başlayarak batıya doğru uzanan Ermeni mahallesinden söz etmiştim.

Bu gerçeklerin neredeyse hiçbirinin İzmitlilerin (ya da diğer Türkiyelilerin) kollektif hafızasında yer almadığını ya da İzmit’te bu gerçeklere dair anıtların bulunmadığını söylemeye herhalde gerek yoktur. İlgili yazının Sonsöz’ünde bu noktaya dikkat çekmek istemiş ve pek de hoş sayılamayacak tepkilerle karşılaşmıştım. Ama aradan takriben iki yıl geçti. O günden bugüne belki fikirler bir parça değişmiştir:

“Ali Kemal Bey’in ölü bedeninin yerlerde sürüklendikten sonra bırakıldığı yerde bugün bir Atatürk Heykeli var. İlgili heykel, kültürleri, tarihi eserleri ve muhalifleri sistemli olarak yok etmiş olan bir rejimin ne inşa ettiğinin bir sembolü gibi. Eğer geçmişiyle yüzleşebilmiş bir toplum olabilseydik, bugün orada Ali Kemal Bey’in heykeli olurdu.” (4 Kasım 2012 / Taraf)

Notlar:

1 Örneğin, Anma Penceresi (Fenster des Gedenkens) adlı anıt, Berlin Duvarı nedeniyle hayatını kaybettiği bilinen 136 kişinin fotoğraflarını içerir.

2 Soğuk Savaş döneminde çekilen pek çok filmde Checkpoint Charlie’ye yer verilir.

0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.