• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Berlin Notları (2): Doğu Almanya’da Hayat

5 Jul2014
 

[5 Temmuz 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Berlin’in en büyük tarihi zenginliklerinden biri, Doğu Almanya devletinin kurumsal kültürünü yansıtan yapılara da sahip oluşu. Soğuk yüzlü binalar, ya da kaba saba mobilyalarda döşeli devlet daireleri, bu kurumsal kültürün ilk göze çarpan özellikleri arasında. Bu sevimsizlikte Hitler döneminin de önemli bir payı olduğu muhakkak. Ancak, komünizm, ilgili sevimsizliği azaltmak bir yana, pekiştirmiş gibi duruyor. Bunu ilk olarak Stasi Müzesi’nde fark ettim.

Stasi Müzesi

Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen) adlı Oscar ödüllü filmden sonra dünyada daha çok tanınan Stasi, Doğu Almanya’nın güvenlik/istihbarat bakanlığı (Ministerium für Staatssicherheit). Doğu Almanya’nın tarih olmasının ardından, bakanlık binası müze olarak hizmet vermeye başlamış. İlginç olan, Stasi binasının, dış görünüşü itibariyle tipik bir T.C. devlet kurumunu andırıyor olması. Bina, Berlin’den Türkiye’ye getirilse ve üzerine “Devlet Su İşleri”, “Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü” ya da “İnönü Lisesi” yazılacak olsa, herhalde hiç kimseye tuhaf gelmez. Dış cephedeki bu çarpıcı benzerliğin, binanın içine girildiğinde de devam etmesi ayrıca şaşırtıcı. Mobilyalardan merdivenlere dek bütün öğeler, Türkiye’dekilerle aynı özellikleri taşıyor. Girişteki danışma ofisi kantin yapılsa ve herhangi bir köşeye bir nöbetçi öğrenci masası konsa, bina bir çırpıda bir M.E.B. okuluna dönüşebilir. Aynı şekilde, ortalığa lacivert üniformalı polisler salınarak herhangi bir T.C. emniyet müdürlüğü ortaya çıkarabilmek de mümkün.

Stasi Müzesi

DDR Müzesi

Türkiye ile Doğu Almanya arasındaki benzerlikleri görmek isteyenler için Berlin’de aslında Stasi’den daha iyi bir adres de var: DDR Müzesi.1 Doğu Almanya’daki günlük hayat konusunda ziyaretçileri bilgilendirme amacıyla tasarlanmış olan müzenin bir bölümü, tipik bir daire olarak döşenmiş. Bu daireye bakarak, “Tipik bir Doğu Alman ailenin ev hayatı nasıldı?” sorusuna cevap bulmuş oluyorsunuz. Burada enteresan olan ise, ilgili dairenin, Türkiye’de Turgut Özal öncesi dönemi ya da en azından seksenli yılları hatırlayanların kendilerini evlerinde hissedecekleri türden bir yer olması. Mobilya üretiminin ya da ithalatının ve dolayısıyla da opsiyonların (Parti üyeleri olmasa da en azından sefil halk için) sınırlı olduğu bir dönemi yansıtan bir oturma odası, akşamları ailece hantal koltuklara oturup devlet televizyonuna bakılan acınası bir yeri andırıyor. Dairenin ortamını (en azından 2014 yılı itibariyle) başka türlü yorumlamak zor. Zira ben odadayken, açık olan televizyondaki adam (sanırım) Doğu Alman parlamentosunda ateşli bir konuşma yapıyor ve salondakilerden kuvvetli alkışlar alıyordu. Ne var ki, müze ziyaretçileri adamın söylediklerine gülüyorlardı. Zamana yenik düşmek işte böyle bir şey… 1970′lerde Doğu Almanya’da doğup böyle şeylerin alkışlandığı bir ortamda büyümek korkunç bir şey olmalı. (Tabii aynı şey 1970′lerde Türkiye’de doğmak için de geçerli. Ama Türkiye’de doğmak için iyi bir sene var mı, emin değilim.)

DDR müzesindeki bir diğer dikkat çekici köşe ise, tipik bir Doğu Alman bürokratının masasıydı: Kaba saba bir masa; masanın üzerinde bir saksı; çekmecede kemik çerçeveli kalın bir gözlük; ve masanın arkasındaki duvarda üç ulu önderin portreleri… [2] Masanın yanına bir de not düşüp açıklamışlar; meğer bu bürokratlar böyle bir masabaşında sıkıcı bir hayat yaşar, arada sırada da çekmecelerinden kravatlarını alıp toplantılara giderlermiş…

Marx-Engels Forum

Bu noktada belki belirtmek lazım: DDR Müzesi’ne çok yakın bir noktadaki Marx-Engels Forum adlı parkta bulunan Marx ve Engels heykeli, Berlin’in en meşhur yapıtları arasında. 1986 yılında yapılan heykellerin 1990′da iki Almanya’nın birleşmesinin ardından kaldırılmasını isteyenler olmuşsa da, gerek tarihi önemleri gerekse sanatsal değerleri nedeniyle heykellerin parkta kalmasını isteyenlerin görüşü ağırlık kazanmış.

Trabant

Doğu Almanya’daki günlük hayatın en tipik öğelerinden biri de Trabant marka otomobiller. Murat 124 ile Anadol karışımı küçük bir araba olan Trabant, 1957 ila 1991 yılları arasında Doğu Almanya’nın Saksonya eyaletinde üretilmiş. Dahası, onlarca yıl boyunca görüntüsünde çok ciddi bir değişiklik olmamış, modeli yenilenmemiş. Trabant, diğer Doğu Avrupa ülkelerinde de yaygın olarak kullanılmış. Hatta, komünizmin sona ermesinin ardından Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye de çok sayıda Trabant girmiş.

Bugün ise, Trabant, artık geçmişe dair bir hoşluk durumunda. Oyuncak Trabant otomobillerin Berlin’de en sık rastlanan hediyelik eşyalar arasında olması ya da şehirde küçük bir Trabant Müzesi bulunması, bu hoşluğun bir yansıması. Ancak, bu gibi şeyler, Trabant’ın tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Hatta, Berlin’e gitmişken Trabant kiralamak da mümkün. (Benim vaktim olmadı. Ama kiralayanları gördüm. Arabanın eskiliğinden midir, yoksa şöförlerin eski arabalara aşina olmamalarından mıdır bilemiyorum, ama araba şehir içinde 20 kilometre hızla seyrederken bile büyük bir eziyet çekiyormuş gibi sesler çıkarıyordu.)

Otarşi mevzuu (Türkiye’ye dönüş)

Acaba Anadollara binip Aselsan marka cep telefonları kullansak, ya da tek kanallı devlet televizyonunu izleyip Türkiye Türklerindir gazetesi okusak, Türkiye daha mı güzel bir yer olurdu? Bu soruya bugün “Evet” cevabı veren pek kimse çıkmaz herhalde. (Ya da en azından ben öyle umuyorum.) Ama şu da doğru ki, dışarıdan gelen her şeye şüpheyle bakmak, en azından 90′lara dek Türkiyeli olmanın temel şartı gibiydi. Zamanında kim bilir kaç kişiden duydum: Atatürk memleketi düşmanlardan kurtarmış; ama onlar buralardan gittikten sonra McDonald’slarla, Coca Colalarla geri gelmişler! Yani ülkemizi yeniden işgal etmeye başlamışlar!

Ben saf aklımla adamların hamburger satmak için geldiklerini zannediyordum ama, meğer işin aslı başkaymış… Amaç, Anadolu’yu yeniden işgal etmekmiş. İnsan öğrenince üzülüyor tabii. “Keşke bizi Anadollarımızla, Sultanahmet Köftecimizle baş başa bıraksalarmış” diyor.

Peki ya Türkiye ikiye bölünseydi…

Türkiye hiçbir zaman Doğu Almanya olmadı. Ama Türkiye’de komünizmi olmasa da, en azından yerli malını ve hatta otarşiyi savunmak neredeyse her zaman vatanseverlikle eşdeğer olageldi. Yani aslında sadece memurlarımız ve devlet kurumlarımız benzemiyor Doğu Almanya’ya. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından gelen başka şeyler de söz konusu.

Hal böyle olunca, insan ister istemez, “Keşke Kemalist Türkiye’nin yanı sıra bir de Batı Berlin misali bir Batı Türkiye’miz olsaydı” diye düşünüyor. Belki bu şekilde bölünen Almanya’nın tecrübesini bizler de karşılaştırmalı olarak yaşama imkanına sahip olurduk. Aradan onyıllar geçtikten sonra, (sözgelimi) Yerli Malları Haftası kutlayan Türkiye ile Kutlamayan Türkiye’nin vardığı noktalar, herhalde herkes için son derece öğretici olurdu. Acaba hangi taraftakiler aradaki duvarı hayatları pahasına aşmaya çalışarak diğer tarafa geçmek isterlerdi?

Notlar:

1 DDR, Demokratik Alman Cumhuriyeti anlamına gelen Deutsche Demokratische Republik ifadesinin kısaltması.

2 Bir ülkede eğlendirerek öğreten popüler müzelerin bulunmamasının büyük bir eksiklik olduğunu da bu noktada belirtmek gerekli. Zira, Türkiye’de müze deyince insanların aklına çanak çömlek sergilenen binalar geliyor. DDR Müzesi, bu tarifin tamamen dışında kalan bir örnek. Müzenin resmi sitesindeki video, bu konuda bir fikir verebilir.

Sonraki Yazı: Sürü (1979) »
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.