• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Berlin Notları (3): Naziler

10 Jul2014
 

[10 Temmuz 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Berlin, Nazi döneminin trajedileri ile yüzleşen çeşitli mekanlara da sahip olan bir şehir. Şehrin Holokost özelindeki en önemli mekanının, yapımı 2004 yılında tamamlanan Öldürülen Avrupa Yahudileri Anıtı (Denkmal für die ermordeten Juden Europas) olduğu söylenebilir. 19 dönüm gibi geniş bir alana yayılan (ve şehrin uzaydan kuşbakışı görüntüsünde dahi kolaylıkla seçilebilen) anıt, yan yana dizili olan (ve herbiri müstakil bir lahiti andıran) dikdörtgen prizma şeklinde ve farklı yüksekliklerde 2.711 müstakil beton bloktan oluşuyor. (1, 2, 3, 4) Anıtın zemininin altında ise, Holokost esnasında hayatlarını kaybettikleri bilinen bütün Yahudilerin isimlerinin yazılı olduğu ayrı bir yer var.

Öldürülen Avrupa Yahudileri Anıtı

Anıt yapılırken Almanya’da kimi tartışmalar da yaşanmış. Yahudilerin Holokostun tek mağduru olmadıkları yönündeki itiraz, bu tartışmalar esnasında öne sürülen argümanların muhtemelen en önemlisi. Şöyle ki, Holokostun en büyük kurbanları Yahudiler olsa da, Nazi rejimi onlarla birlikte, Roman halklarını, eşcinselleri ve engellileri de yok etmeyi amaçladı. Dolayısıyla, ilgili itirazlar meşru ve makul bir zemine sahip.

Holokost Esnasında Katledilen Eşcinseller Anıtı

Muhtemelen bu itirazların da etkisiyle, Berlin’de 2008 yılında eşcinsel, 2012 yılında ise Roman kurbanlar için birer anıt inşa edilmiş. Eşcinseller için inşa edilen anıt, takriben üç metre yüksekliğindeki betondan bir dikdörtgen prizmadan ibaret. Ancak, anıtın üzerinde ek olarak bir de koyu renk camlı küçük bir pencere bulunuyor. İlgili pencereden içeriye bakan ziyaretçiler, öpüşmekte olan eşcinsel bir çiftin videosunu görüyorlar. Anıt, Yahudiler için olana takriben sadece 100 metre uzaklıkta. Hatta, bu yakınlık, Holokosttan sağ kurtulan tarihçi Israel Gutman’ın tepkisini çekmiş. Zira, Gutman’a göre, iki anıtın birbirine bu kadar yakın olması, Yahudilerin maruz kaldıkları trajedi ile eşcinsellerinkini aynı kefeye koymak anlamına geliyor. Holokost esnasında katledilen eşcinsellerin sayısının 10.000 civarında olduğu hatırlanacak olursa, Gutman’ın argümanı temelsiz değil gibi. Ancak diğer yandan, Yahudi kurbanlar için yapılmış olan anıt eşcinsellerinkinden (kabaca bir hesapla) zaten 2.711 kat daha büyük. Ama herhalde Gutman’a göre, anıtların sadece büyüklüğü değil, birbirlerine olan mesafeleri de önemli bir faktör. Belli ki, herkesi aynı anda memnun etmek pek mümkün değil…1

Holokost esnasında hayatını kaybeden 200.000′den fazla Roman için inşa edilen anıt ise, Alman meclis binası Reichstag’ın hemen yanıbaşında yer alıyor. Anıtın merkezinde daire şeklinde, zemini koyu renkli bir havuz bulunuyor. Havuzun merkezinde ise, üçgen şeklinde bir taş var. Bu taş, konsantrasyon kamplarındaki esirlerin giymek zorunda oldukları üçgen şeklindeki (ve renklerine göre kişinin kimliğini belli eden) yaka kartlarına atıfta bulunuyor.

Berlin, kurban kimliklere atfedilen anıtlar haricinde, Nazi döneminin önemli hadiselerinin yaşandığı çeşitli mekanlara sahip olması itibariyle de önemli bir şehir. Örneğin, Nazilerin en büyük kitap yakma gösterilerinden birini gerçekleştirdikleri Bebelplatz adlı meydan, Berlin’de yer alıyor.

II. Dünya Savaşı’nın son döneminde Berlin bombalanırken tahrip olan SS ve Gestapo idari binalarının bulunduğu yerde ise, artık Terörün Topoğrafyası adlı meşhur bir müze var.2 Hem açık hem de kapalı alanda sergiler içeren müzede, Nazi dönemine ve bu dönemde gerçekleştirilen uygulamalara dair fotoğraflar, propaganda afişleri, resmi belgeler ve diğer görsel ve yazılı kaynaklar bulunuyor.

Terörün Topoğrafyası

Bir diğer enteresan mekan ise, Hitler’in II. Dünya Savaşı’nın son günlerini geçirdiği yeraltı sığınağı. Sığınak, Berlin Duvarına yakın bir yerde bulunduğu için, 1989 yılına dek herhangi bir müdahale görmeden aynen korunmuş. Ancak, iki Almanya’nın birleşmesinin ardından bölgede yapılan düzenlemeler çerçevesinde (muhtemelen bilinçli olarak) büyük ölçüde tahrip edilmiş. Sığınağın bir kısım tünelleri halen varolsa da, halka açık değil. İlgili arazi bugün otopark olarak kullanılıyor.

Yukarıda saydığım mekanların hepsi, birbirine yürüme mesafesinde. Hatta, bir kısmı neredeyse yan yana. Ancak, şehrin civarından da görülmeye değer yerler var. Örneğin, Berlin’in takriben 30 kilometre kuzeyindeki Oranienburg adlı bir kasabada bir konsantrasyon kampı bulunuyor. Başlangıçta bir imha kampı olarak tasarlanmasa da, sonradan eklenen gaz odaları ve fırın ile çok sayıda insanın öldürüldüğü bir yer olmuş. (Bu kampı maalesef gezemedim; ama kapsamlı bir Berlin turunda atlanmaması gereken bir yer.)

Konsantrasyon Kampı

Ayrıca bir de Berlin’in takriben altı kilometre güneydoğusunda bulunan bir çalışma kampı var. 1943 yılında inşa edilen ve Almanya’nın farklı yerlerinde benzeri binlercesi bulunan bu kampta, II. Dünya Savaşı’nın sonuna dek farklı düşman ülkelerden 2.000′den fazla erkek, kadın ve hatta çocuk savaş esiri çalıştırılmış. Çalışma kampları bünyesinde gerçekleştirilen uygulamalar son derece trajik olsa da, (muhtemelen konsantrasyon kamplarına dair gerçeklerin gölgesinde kaldıkları için) çok fazla bilinmiyor. Benim bu konuda neredeyse hiç bilgim yoktu. Ancak bu kampta üç saate yakın zaman geçirdim. Bir kısmı müzeye dönüştürülen kamp, sergilenen belgelerin yanı sıra, sesli ve görüntülü çok sayıda ilginç malzeme içeriyor. (1, 2, 3, 4, 5) Neticede, bu çalışma kampı, Berlin’de en çok şey öğrendiğim ve en ilginç bulduğum yer oldu.3

Almanya ve Türkiye

Bütün bunlar, bir Avrupa ülkesinin çalkantılı yakın tarihi ve o tarihle yüzleşme tecrübesi konusunda genel manada bir fikir veriyor olmalı. Peki bu tecrübe tamamen Almanya’ya özgü ve diğer ülkelerle çok fazla bağı olmayan bir niteliğe mi sahip? Sözgelimi, Almanya’nın yakın tarihinin Türkiye ile benzerliği sadece devlet binalarının mimarisi ile mi sınırlı? Yoksa, Türkiye’nin siyasi rejiminin iki savaş arası dönemde (1918-1939) şekillenmiş olmasının tesiri zannedilenden daha fazla olabilir mi?

Bu soruyu cevaplandırmadan önce, ilgili diğer bazı noktaları izaha kavuşturmak iyi olabilir: Almanya’nın yakın tarihiyle yüzleşmesi nasıl oldu? Çok yakın bir geçmişte ileri seviyede ırkçı olan bir toplum, nasıl çok geçmeden Avrupa’nın ileri demokrasileri arasında yer alabildi? Bu soruların cevabı, Almanya’nın II. Dünya Savaşında mağlubiyete uğramasının ardından müttefik güçlerce işgal edilmesi sonrasında yaşananlarda aranmalı. Zira, müttefik ülkeler, Nazi ideolojisini bir daha geri dönmeyecek şekilde ortadan kaldırma adına son derece kapsamlı düzenlemelerde bulundular. İlgili süreçte, soykırım suçlularının yargılanıp cezalandırılması ve Alman eğitim sisteminin sıfırdan yeniden tasarlanması gibi bir dizi köklü değişiklik yaşandı. Özetle, Almanya’nın olumlu değişimi “dış güçler”in Alman devletine ve toplumuna doğrudan radikal bir müdahalede bulunması ile oldu.

Türkiye’de ise böyle bir süreç hiç yaşanmadı. Peki ya yaşansaydı ne olurdu? Böyle bir şeyin Türkiye için sonuçlarının olumsuz olacağını söyleyebilir miyiz? Örneğin, soykırım suçlusu İttihatçılar, Britanyalılar tarafından başarılı bir şekilde Malta’da yargılanıp cezalandırılabilseydi ve aralarından hiç kimse daha sonra Ankara meclisine girip yıllarca ülkenin siyaseti üzerinde etkili olamasaydı, Türkiye için daha kötü olurdu diyebilir miyiz? Ya da, benzeri bir dış müdahale Türkiye’de de gerçekleşse ve ülkenin eğitim felsefesi ırkçılıktan ve ayrımcılıktan onyıllar önce arındırılmış olsa, şimdiki nesiller daha olumsuz niteliklere sahip olurlardı diyebilir miyiz? Ya da, Almanya’da artık müzelerde sergilenen Tek Millet, Tek Ruh, Tek Niyet ya da Tek Halk, Tek Devlet, Tek Lider gibi sloganlar Türkiye’de onyıllarca inadına dağa taşa yazılmasa, bu ayrımcı ideoloji uğruna onca insan ölmese, Kürtler Türkiye’den ayrılma noktasına gelmese ve benzeri bir dış müdahale ile İttihatçılığa erkenden bir son verilse daha kötü olurdu diyebilir miyiz?

Yakın bir geçmişe kadar böyle soruları sormak dahi ciddi riskler almak anlamına geliyordu. Bir ülkenin insanlarının kendi tarihleri hakkında dahi özgürce düşünüp konuşamamaları bile o ülkede hakim olan siyasi rejimin ve kültürün niteliği hakkında tek başına dahi yeterli seviyede fikir vermez mi?

Bütün bunlar, Türkiye’de düşünce özgürlüğüne dair sorunların artık geçmişte kaldığı anlamına elbette gelmiyor. Hatta, genel manada bir zihniyet değişiminin gerçekleştiğini söylemek için henüz çok erken. Örneğin, sadece birkaç sene önce bir vesileyle Ankara’daydım. Yargıtay binasının önüne yaklaştığımızda şehri benden çok daha iyi tanıyan ahbabım fotoğraf çekersem makinemi alabileceklerini söyleyerek beni uyarmış, hatta makinemi çantama koymamın daha iyi olacağını belirtmişti. Almanya’da (ve pek çok demokratik ülkede) ise, insanlar, devlet binalarının fotoğraflarını çekebilmek bir yana, rahatlıkla meclis binalarını dahi gezebilirler. Hatta, Almanya’daki Reichstag binası tadilat geçirirken, tavanının bir kısmı camdan bir bölme ile değiştirilmiş. Bu şekilde, binanın kubbesine çıkıp inen insanların oturumları görebilmeleri sağlanmış ve halkın milletvekillerini yukarıdan izlemekte olduğu düşüncesi sembolize edilmek istenmiş. Böyle bir tasarım her ne kadar sadece bir hoşluk olarak görülmeye müsait olsa da, bir ülkenin siyasi kültüründe bu gibi sembollerin varolması ve yaygınlığı önemsiz değildir.

Notlar:
1 Bu vesileyle belki belirtmek gerekli: Yahudi Soykırımının “biricik” olduğu düşüncesi pek nadir sayılmaz. Bu görüşe göre, dünya üzerinde şu ana dek yaşandığı bilinen diğer hiçbir trajediyi soykırım olarak kabul edebilmek mümkün değildir. Çünkü, Yahudi Soykırımının, hem çapı çok büyüktür, hem de topyekün, istisnasız imha hedefi içerir. Bu görüşü Türkiye politikaları özelinde ayrıca önemli kılan bir faktör de var. Şöyle ki, Ermeni Soykırımını inkar eden Türkler, bu görüşteki insanları baştacı ediyorlar. Tabii bu nokta biraz enteresan. Zira, bu görüşte olan (Bernard Lewis gibi) insanlar, “Ermeniler öldürülmedi” demiyorlar. Aksine, 1915 ve sonrasında yaşananları bütün boyutlarıyla birlikte kabul ediyorlar. Sadece, İttihatçıların istisnasız olarak bütün Ermenileri yok etmek gibi bir amaçları olmadığını, dolayısıyla 1915′e soykırım denemeyeceğini söylüyorlar. Her ne kadar Birleşmiş Milletler’in soykırım tanımı bir grubun tamamen imha edilmesini hedeflemiş olmak gibi bir şart içermese de, neticede bu da bir yaklaşım. Ancak, “Bakın, Bernard Lewis de Ermeni Soykırımı olmamıştır diyor” gibi bir çarpıtmaya başvuranlar, konunun diğer yönlerini görmemeyi tercih ediyorlar.

2 İlgili mekanı önemli kılan bir diğer faktör ise, konsantrasyon kamplarının idaresinin de oradan yapılmış olması.

3 Stasi binasından söz ettiğim önceki yazı üzerine aldığım bir email, Berlin’in takriben sekiz kilometre kuzeyindeki hapishaneye dikkat çekiyordu. Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen) filminde de yer verilen, Stasi’nin siyasi suçluları barındırdığı bu hapishane de duvarın yıkılmasının ardından müzeye dönüştürülmüş. İlgili hapishanenin görevlileri, Doğu Almanya rejimi yıkılınca (muhtemelen başlarına gelebilecekleri fark ederek) hapishanenin kayıtlarını imha etmişler. Bu nedenle, hapishaneye dair bildiklerimiz, orada tutuklu bulunmuş insanların tanıklıkları ile sınırlı. İlgili tutuklulardan bir grup, iki Almanyanın birleşmesinin ardından hapishanenin müzeye çevrilmesine ön ayak olmuş ve hatta ziyaretçileri bir zamanlar işkenceye maruz kaldıkları yerlerde bizzat gezdirmişler.

Paylaş:
« Önceki Yazı: Sürü (1979)
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.