• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Berlin Notları (4): Almanya’daki Türkler

14 Jul2014
 

[14 Temmuz 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Berlin’de 200.000′e yakın Türkün yaşadığı söyleniyor. Şehrin nüfusu üç buçuk milyon. Dolayısıyla, Türklerin (kabaca) nüfusun yüzde beşine tekabül ettikleri söylenebilir. Haliyle, günlük hayat içinde zaman zaman Türkçe konuşan insanlara rastlamak şaşırtıcı değil. Türklere dair en görünür öğe ise herhalde dönerciler! Döneri Almanlar da sevdiklerinden, Berlin’in hemen her bölgesinde bir dönerciye rastlamak mümkün.

Berlin’de biri Kreuzberg’de, diğeri de Neukölln’de olmak üzere başlıca iki de Türk mahallesi var. Her iki mahalle de, şehrin merkezine uzak değil; ama yine de bir parça kenarda kalan, nisbeten ucuz yerlerde. Mahallelerin ortamı da Türkiye’den çok farklı sayılmaz. Tanıdık yüzler, tanıdık tavırlar, ve Türkiye’dekinden pek de farklı olmayan kafeler, pastaneler, manavlar, baklavacılar… Tam bir getto görüntüsü değil. Ama diğer yandan, Türk olmayan birinin özellikle gelme isteği duyacağı yerler olmaktan da epey uzak. Zira, Türk mahallelerinde, Türkiye’nin herhangi bir köşesindeki sıradan bir caddede bulunanların ötesinde pek bir şey yok.

Türk mahalleleri neden bu kadar sıradan?

Türk mahallelerine örnek olarak, okyanusun diğer tarafında ise Paterson var. ABD’nin New Jersey eyaletinde yer alan Paterson da, Berlin’deki Türk mahallelerinden pek farklı değil. Galiba Türkiye dışındaki bir yerin Türk mahallesi olması, orada Türklerin yaşaması ve ana caddede birkaç Türk lokanta ve marketi bulunmasının ötesinde herhangi bir mana ifade etmiyor. Yani, Türkler, yerleştikleri yerlere kendileri dışında sadece market ve lokantalarını getiriyor gibiler.

Bu sıradanlığı belki şöyle izah etmek daha kolay olabilir: Vancouver (Kanada), Portland (Oregon) ya da San Fransisko (Kaliforniya) gibi şehirlerin rehber kitaplarında, görülmesi gereken yerler arasında Çin mahalleleri de yer alır. Ekseriyetle, Çin kültürünü yansıtan otantik kapılardan girilen bu mahalleler, ilgi uyandıran bir atmosfere sahiptir. Mahalle içindeki kimi binalarda Çin mimarisinden izlere rastlanır. Perakendeciler ve restoranlar, elbette Çin mahallelerinde de vardır; ama görüntüleri, alışveriş etmeyecek ya da yemek yemeyecek olan insanların dahi ilgilerini çeker. Yine Çin mahallerine özgü olan bir diğer öğe ise, Çin bahçeleridir. (1, 2) Yüzyıllar boyunca Çin’de hanedan mensuplarının ve diğer önde gelen kişilerin mülklerini süsleyen meşhur Çin bahçelerini ziyaretçiler çoğu zaman para ödeyerek gezerler.

Bu noktada sormak gerekli: Aradaki bu büyük farkın nedeni ne olabilir? Kuzey Amerika’daki Çin mahallerinin nisbeten daha köklü bir geçmişe sahip olmaları mı? Çin’deki tipik bir caddenin Türkiye’deki tipik bir caddeye nazaran daha ilginç olması mı? Türkiye’nin dünyaya ve medeniyete aslında döner kebap haricinde çok fazla bir katkısının olmaması mı? Batılılaşma sürecinin ardından Türkiye’nin kültüründe çok fazla özgün bir öğenin kalmamış olması mı? Türklerin yaşadıkları yerleri güzel kılma adına birlikte hareket edememeleri mi? Yoksa bu faktörlerin birkaçı ya da hepsi mi?

Bu soruların çoğu, aslında aynı rahatsız edici imayı içeriyor: Acaba kültürümüz, zannettiğimiz kadar ilginç ve dikkate değer olmayabilir mi?

Kendimizi çok Türk hissediyoruz

Konunun bir diğer yönü de var: Başkaları bizi pek ilginç bulmasa da, bizler kendimizi ve kimliğimizi çok seviyoruz. Görünen o ki, yıllarca başka bir ülkede yaşasak da, kendimizi gittiğimiz yere ait hissedemiyor ve mümkün mertebe oralarda oluşturduğumuz mahallelere sığınma ihtiyacı hissediyoruz.

Berlin’de iken, Almanya’daki Türkler hakkındaki araştırmalarıyla da tanınan bir siyaset bilimi profesörüyle sohbet etme imkanım oldu. İlgili profesör, kamuoyu araştırmalarının Türklere dair ortaya koyduğu bir dizi özelliği bir parça canı sıkılarak aktardı. Örneğin, kimlik konulu anket çalışmalarında, “Kendinizi ne kadar [Türk/Alman/İngiliz/…] hissediyorsunuz?” sorusu rutin olarak sorulur. Bu soruya, “Hiç hissetmiyorum”dan “Çok fazla hissediyorum”a dek uzanan beş aşamalı seçeneklerden biri ile cevap verilir. Almanya’daki Türklerin büyük çoğunluğu, bu soruyu cevaplandırırken kendilerini “Çok fazla” Türk hissettiklerini söylüyorlarmış. Yani beş üzerinden beş… Bu güçlü his, sadece Kürt ve Alevilerde biraz azalıyormuş. Kendilerini ne kadar Alman hissettikleri sorulduğunda ise, cevaplar bir ya da iki seviyesini aşamıyormuş.

Bu noktada belki belirtmek gerekli: Bu tür soruların sorulmasındaki amaç, bir dağılım ortaya koymak ve kişinin verdiği diğer cevaplardan hareketle bu dağılımı açıklamaya imkan tanımaktır. Yani, bazı insanlar (yaşadıkları ülkeden de bağımsız olarak) kendilerini çok fazla Türk/Alman/İngiliz hissederlerken, diğerlerinde bu his orta seviyede, kimi diğerlerinde ise zayıf olur. İlgili datayı analiz eden araştırmacılar, eğitim seviyesi, gelir seviyesi ve siyasi ideoloji gibi bir dizi faktörü inceleyerek, içlerinden hangilerinin milli(yetçi) duygular üzerinde belirleyici olduğunu bulmaya çalışırlar. Almanya’daki Türkler özelinde ise böyle bir dağılım baştan söz konusu değil. Yani, zengin-fakir, eğitimli-eğitimsiz, seküler-dindar bütün Türkler kendilerini çok Türk hissediyorlar! Kendilerini Türk hissetmeyenler ise, çok küçük bir azınlık durumundalar. Bu nedenle de, ilgili profesör, normal şartlar altında bir değişkeni ölçmesi gereken bu sorunun, Türkler söz konusu olduğunda bir sabit ortaya çıkardığını söyledi. Haksız da sayılmaz.

Bizler çok fark etmesek de, fazlasıyla milliyetçi bir toplumuz. Dolayısıyla, bu halimiz, başkalarını şaşırtıyor. Tabii bu milliyetçilik ayrıca incelemeye değer. Bu nedenle de, ilgili profesöre, Türklerin bu soruya verdikleri cevap bir sabit ortaya çıkarsa da, Almanya’daki diğer azınlıkların aynı soruya verdikleri cevapları da analize dahil etmek suretiyle bir değişken elde edilebileceğini ve bu değişken üzerinden, Türklerin neden bu kadar milliyetçi olduklarının incelenebileceğini söyledim. Zira, başka ülkelerdeki beş üzerinden beşlik milliyetçiler ile aramızda bir ortak nokta olmalı.

Mesela bazı tahminlerde bulunalım: Acaba birkaç lisanı rahatlıkla konuşabilenler mi kendilerini çok Türk/Alman/İngiliz hissediyorlardır, yoksa sadece tek dilli olanlar mı? Ya da, sadece bir haftalığına yurtdışına çıktıklarında bile ilk günden itibaren köşe bucak kendi memleketlerinin yemeklerini arayan insanların etnik aidiyet hissi mi daha güçlüdür, yoksa diğerlerinin mi? Ya da, her tatilde dünya üzerinde sanki başka hiçbir yer yokmuş gibi sadece ve sadece “memleket”lerine uçanlar mı yeni bir topluma daha kolay entegre olurlar, yoksa böyle bir zorunluluk hissetmeyenler mi?

Tabii şu nokta da ayrıca önemli: Diğer ülkelerde yüksek öğrenim insanları daha az milliyetçi ve daha fazla dünya vatandaşı yapıyorken, Türkiye’de daha milliyetçi, ayrımcı ve hatta ırkçı kılıyorsa, o eğitim sistemi hakkında neler söylenebilir? Ya da, Türk olmayanlar, dünyanın farklı yerlerindeki insanlar ile etkileşime girdikleri ölçüde doğmuş bulundukları ülkeden ziyade dünyanın bir parçası olmayı çok daha kolay başarabiliyorken, Türkler onyıllardır bulunmakta oldukları toplumlara dahi entegre olamıyorsa, bu farklılık üzerinde kafa yormak ve bu ülkenin insanların zihinlerini nasıl esir aldığını ve nasıl onları dünyanın geri kalanına ne denli yabancılaştırabildiğini sorgulamak gerekmez mi?

Entegrasyon?

Azınlıkların toplumun geri kalanına entegre olmaları kolay bir süreç değil. Ancak, aradan geçen 50 yıldan (ya da üç nesilden) sonra Türklerin halen Alman toplumunun bir parçası olamamış olmaları da önemsiz değil. Bu kopukluğun nedeni, Türklerin baştan misafir işçi olarak gitmiş ve öyle algılanmış olmalarında, Alman devletinin kimi ayrımcı uygulamalarında ve de bazı Almanların önyargılı ve hatta ırkçı tavırlarında aranabilir. Ne var ki, bütün bunlar, Türklerin kendi paylarına düşeni yaptıkları anlamına gelmiyor. Almanya’da doğan ve orada eğitim görenler haricindeki Türklerin önemli bir kısmı halen düzgün bir şekilde Almanca dahi konuşamıyor – ki lisan, herhalde entegrasyonun en başta gelen şartıdır.

Lisan konusunda Berlin’de başımdan enteresan bir hadise de geçmedi değil. Bir akşam vakti taksiye bindim. 30-35 yaşlarında gösteren şöför simaen Türke benziyordu. Haliyle, “Türk müsün?” diye sordum. “Değilim” diyerek Türkçe cevap verdi. Beyrutluymuş, ama Türkçe biliyormuş. Şaşırarak, Türkçeyi nereden öğrendiğini sordum. Almanya’daki Türklerden öğrendiğini söyledi. Yani, Türkler, Almanca öğrenmedikleri yetmiyormuş gibi, bir de Almanya’daki bir Lübnanlıya Türkçe öğretmişler! Hatta, adam Türkiye biletleri daha ucuz olduğu için artık tatillerde Lübnan’a değil, Türkiye’ye gidiyormuş…

Tabii böyle anlatınca kulağa bir parça komik geliyor. Ama bir düşünelim: Gerçekten de öyle mi?

Sonsöz

Bütün bunlar, gettosundan çıkıp Alman toplumuna entegre olabilmiş Türklerin varolmadığı anlamına gelmiyor elbette. “Almanya’da üstün başarı elde etmiş olan Türkler” dendiğinde çoğu insanın aklıne ilk akla gelen isim herhalde Fatih Akın’dır. Potsdamer Platz’daki Yıldızlar Bulvarı’nda, Fatih Akın’ın da bir yıldızının bulunması ise, ayrıca önemli.

Tabii bir de Talat Paşa var! Gerçi o Berlin’e gitmeden önce de çok üstün başarılar göstermişti! Ama ne yazık ki Alman toplumuna entegre olma fırsatı bulamadan hayatını kaybetti. 15 Mart 1921 tarihinde Soghomon Tehleryan’ın kendisini öldürdüğü yeri görmek isteyenler, Tiergarten’in güneybatısında kalan Hardenberg Caddesi’ne gidebilirler.

Paylaş:
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.