• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Berlin Notları (5): Mşatta Sarayı

20 Jul2014
 

[20 Temmuz 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

743 yılında tahta çıkan Emevi halifesi II. Velid, Şam’ın yaklaşık 200 kilometre güneyine bir saray yaptırmak ister. Ancak, halife kimi iç çatışmalar nedeniyle ertesi yıl hayatını kaybedince, saray tamamlanamaz. Bu tamamlanamamış saray, 749 yılında bir de deprem nedeniyle kısmi hasar görür. Ardından unutulur. 1840 yılında bölgede yapılan kazılar neticesinde saray yeniden ortaya çıkar.

Mşatta Sarayı adlı bu saray, ilk dönem İslami mimarinin en önemli eserlerinden biridir. (Sarayın, Kubbetü’s-Sahra ile arasında sadece 52 yıl vardır.) Günümüzde Ürdün sınırları içinde kalan sarayın kalıntıları, başkent Amman’ın takriben 30 kilometre güneyindeki Kraliçe Alia Havaalanı’nın hemen yanında yer alır ve ziyarete açıktır. Ancak, sarayın güney cephesi bugün Almanya’dadır.

Bergama Müzesi

Mşatta Sarayı’nın güneye bakan ana cephesinin Almanya’ya gidişi, II. Abdülhamit’in ilgili kısmı Alman İmparatoru II. Wilhelm’e hediye etmesi ile olur. Taşlar üzerine oyulmuş detaylı süslemeler içeren bu kısım, 1903 yılında Berlin’e taşınır ve restore edildikten sonra Bode Müzesi’nde sergilenmeye başlanır. Yapı, 1932 yılında (Berlin’in Müze Adası’ndaki beş büyük müzeden bir diğeri olan) Bergama Müzesi’ne nakledilir. Ancak bu sefer de, II. Dünya Savaşı esnasında Berlin bombalanırken yeniden hasar görür ve ardından yeniden restore edilir.

33 metre uzunluğunda ve beş metre yüksekliğinde olan ve sarayın ana kapısının iki yanındaki iki kuleyi de içeren bu önemli yapı, halen Bergama Müzesi’ndedir. Müzenin iki temel kısmından biri olan İslami Sanatlar Müzesi’ndeki (Museum für Islamische Kunst) diğer önemli eserlerle birlikte sergilenmektedir.

Sarayın geri kalanı

Peki, ana cephesi bu şekilde koruma altına alınan Mşatta Sarayı’nın geri kalanına ne oldu? Bu sorunun cevabı, bir parça ibretlik… Zira, bu önemli eser, ortaya çıkarılmasının ardından geçen onyıllar boyunca doğal sebeplerle tahrip olmaya devam etti. Nihayet, Berlin Teknik Üniversitesi’nden Amman’a giden uzmanlar, Ürdünlü yetkililerin de yardımıyla kapsamlı bir çalışma başlatarak, (bir zamanlar 25 kule içeren) sarayın genelinin yapısını (üzerindeki binlerce tezyinatı da içerecek şekilde) detaylı olarak belgelediler. Bu süreçte, eserin zengin kültürel yapısı da analiz edildi ve tarihi hakkında o güne de tam olarak bilinmeyen kimi noktalar da aydınlandı.. Bu çerçevede, eser üzerinde tespit edilen (Kıpti, Asurlu ve Sasani yapılarda rastlanan türden) çiçek ve hayvan figürleri de kayıt altına alındı.

Bazı sorular

(1) Yurtdışına kaçırılan tarihi eserler, milliyetçi hislerimize en çok dokunan konular arasında yer alıyor. Orta Doğu ve hele de Anadolu menşe’li bir eserin Batı’daki bir müzede sergilenmesini hırsızlık olarak etiketlemekte ve konunun detaylarını dahi bilmeye ihtiyaç hissetmeden her şeyi emperyalizm çerçevesine almakta çok fazla tereddüt etmiyoruz. Böyle bir tavır sergilemek için, ilgili eser hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmamız da gerekmiyor. O halde, bizim için tek önemli olan nokta, o eserin “bizim” eserimiz olması mı? Gitmesek de, görmesek de, hatta yüzyıllardır durduğu yerde tahrip olmakta olan varlığından haberdar bile olmasak da, o eserin bizim eserimiz olduğunu düşünüyor olmamız dahi, taşıdığımız zihniyet hakkında aslında yeterince fikir vermiyor mu?

(2) Bu noktada çeşitli savunmalar yapmak da zor değil. Tarihi eserleri”miz” konusunda yeterince bilinçli olmadığımızı, ama olmamız gerektiğini söyleyebiliriz. Ya da, topu yine devlete atarak, yetkililerin bu konuda daha hassas davranmaları gerektiğine dikkat çekebiliriz. Ya da, binbir dereden su getirebilir ve tek ortak noktaları ilgili eserleri kendi sınırlarımız içinde tutmak olan başka olası çözümler öne sürebiliriz. Ama bütün bunları acaba daha çok hangi kaygılarla yaparız? İnsanlığa ve farklı medeniyetlere olan derin ilgi ve saygımız mı bizi böyle davranmaya iter? Yoksa “Bizimdir, başkasına yar olmasın” düşüncesi mi?

(3) Bizim insanlık tarihi ile ilgimiz ne seviyede? Peki ya 4.000 senelik olduğunu iddia ettiğimiz (ve herhalde artırdıkça daha vatanperver olduğumuz) tarihimiz ile ilgimiz nedir? Anadolu’nun “medeniyetler beşiği” olduğunu söylemenin dahi bizim için bir övünme konusu olmanın ötesinde bir manası var mı? Tarihimizi bildiğimiz ve çok güzel bulduğumuz için mi bu kadar çok seviyoruz, yoksa çok köklü ve şanlı olması (ya da öyle zannetmek) mi gururumuzu okşuyor?

(4) Rosetta Taşı ya da Kiros Silindiri British Museum’da değil de Türkiye’de bir yerde olsa, varlığından ve öneminden haberimiz olur muydu?

(5) Sadece Ani’nin içinde bulunduğu durum bile ikiyüzlülüğümüzü dışavurmuyor mu? Batılı uzmanlar Mşatta Sarayı gibi Ani’deki eserleri de zamanında bir şekilde buradan götürüp restore etseler ve onlara dair bütün detayları sistemli olarak belgeleseler, bütün insanlık için daha iyi olmaz mıydı? Ya da şöyle soralım: Ani, “bizim” olduğu süre zarfında (a) doğal nedenlerle, (b) sınırın diğer tarafındaki taş ocağıyla, (c) yerel halkın yetkililerce göz yumulan vandalizmiyle ve (d) devlet eliyle yaptırılan cahilane restorasyonlarla sürekli tahrip oldu. Peki bu süreçte neden hiç rahatsız olmadık? Ya da, Ani’deki tahribat zaman zaman gündeme geldiğinde neden pek kimse tarihi eserler söz konusu olduğunda gösterilen alışıldık tepkileri göstermedi?

(6) Siz bir tarihi eser olsaydınız, Anadolu ya da Orta Doğu’nun herhangi bir yerinde çürümek mi isterdiniz, yoksa Avrupa’da bir müzede, nem oranı ve sıcaklığı sürekli kontrol altında tutulan profesyonel bir ortamda korunmak ve sergilenmek mi?

0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.