• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Bir Anıtkabir Masalı (1): (Neticeyi Doğrulama)

12 Nov2013
 

[12 Kasım 2013 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Elimizde iki gözlem var:

Gözlem 1: 10 Kasım 2012 tarihinde Anıtkabir’i 413.568 kişi ziyaret etti.
Gözlem 2: 10 Kasım 2013 tarihinde Anıtkabir’i 1.089.615 kişi ziyaret etti.

Bu iki gözlemden ne gibi sonuçlar çıkarabiliriz? Aslına bakılırsa, pek bir şey söylemek zor… Zira, ikinci gözlem tarihindeki ziyaretçi sayısının birinciden (takriben) %163 daha yüksek olduğunun ötesinde buradan bir sonuç çıkmaz.

Peki ya, bu artışın nedenini merak edecek olursak? Bu merak, bizi tariften nedenselliğe götürür. Yani bir gerçekliği tarif etmeyi bırakıp, ona neyin (ya da nelerin) yol açtığını sorgulamaya başlarız. Bu ise, pek kolay bir iş sayılmaz. Zira, dünya, son derece karmaşık bir yer ve hemen her gerçekliğin birden fazla sebebi var. Bu da, olası bütün alternatif açıklamaları mümkün mertebe dikkate almak zorunda olduğumuz anlamına geliyor. Yani, kafamıza göre, “Neden budur” diye kestirip atarak muteber bir hükme varmamız mümkün değil.

Ne var ki, Türkiye’deki siyasi tartışmalara baktığımızda bu gevşek tavrın son derece yaygın olduğunu görüyoruz. Yorumcuların akıl yürütme şekilleri genellikle şu formülü takip ediyor:

(1) Önümde B sonucu var.
(2) Bu sonucun nedeni A olabilir; hatta bence öyle.

Gazetelerimizde yayınlanan yazıların çoğu da böyle bir mantık dizisinin eseri. Hal böyle olunca, getirilen itirazların, “Bu da benim düşüncem/çıkarsamam/tespitim” şekilde karşılanması da adeta bir zorunluluk oluyor. Bu şekilde, konuyu ilgisiz bir şekilde düşünce özgürlüğü düzlemine çekerek yapılan hataya etik bir zırh aramak da aynı derecede yaygın: “Siz katılmıyor olabilirsiniz, ama ben böyle düşünüyorum. Ne yani, düşünemez miyim?

Halbuki, bu gibi itirazlar asıl konuyu ıskalıyor. Buradaki sorun, farklı düşünmek ya da farklı düşünme hakkı değil. Sorun, hatalı düşünmek. Elbette, hatalı düşünmek de bir hak. Ancak, bu hak, mantığın ve akıl yürütmenin bazı genelgeçer kaideleri olduğu ve bu kaidelerin ihlalinin öne sürülen argümanları doğrudan geçersiz kılacağı gerçeğini değiştirmiyor.

Neticeyi Doğrulama

Yukarıdaki türden mantık hataları, Neticeyi Doğrulama (affirming the consequent) başlığı altına giriyor. Bu hatalı mantık dizisini üç adımda formüle etmek mümkün:

(1) A doğru ise, B de doğrudur.
(2) B doğru.
(3) Demek ki, A da doğru.

Bu formülü basit bir örnekle izah etmek gerekirse,

(1) Benzini biterse, araba durur.
(2) Araba duruyor.
(3) Demek ki. benzini bitmiş.

Bu mantık dizisindeki hata açık. Bir arabanın duruyor olması, çok sayıda nedenden ileri gelebilir. Örneğin, araba bozulmuş olabilir; trafiğe takılmış olabilir; ya da sadece park edilmiş olabilir. Dolayısıyla, bütün bu olası sebepleri göz ardı etmek ve bir şekilde bize öyle geldiği için arabanın durmasını benzininin bitmiş olmasına atfetmek bir mantık hatasına karşılık gelir.

Araba örneğinin dayandığı bu formül, hemen herkesin anlayabileceği derecede basit. Yine de, bu tür mantık hataları epey yaygın.

Bir Örnek: Eyüp Can’ın Anıtkabir Çıkarsaması

Radikal gazetesi yazarı ve genel yayın yönetmeni Eyüp Can, bugün yayınlanan “Atatürk devlet katından şimdi halka indi!” başlıklı yazısında, yukarıda Anıtkabir ziyaretçi sayıları hakkında aktardığım iki gözlemi zikrediyor ve buna bir üçüncüsünü ekliyor: “Dün İngiliz [sic] Guardian gazetesi ölümünün 75. yılında ‘Atatürk modern Türkiye’de nasıl yaşıyor’ başlıklı bir fotoğraf galerisi yapmış.”

Bu üç veriden hareketle Eyüp Can şöyle bir sonuca varıyor: “Rekor ziyaretin yanı sıra o fotoğraflar da Atatürk’ün artık devletin değil ‘halkın sevgilisi’ olduğunu açıkça gösteriyor.”

Bu noktada, okuyucu ister istemez bir duraksıyor ve “Oradan buraya nasıl gelebildik?” diye soruyor. Zira, bu üç gözlemden bu sonucun çıkmayacağı açık. Can, bu noktada bize yeni bilgiler sunuyor. Anıtkabir ziyaretçilerinin halkın farklı kesimlerinden oluştuğunu söylüyor; berberlerden manavlardan söz ediyor. Atatürk sevgisinin daha önce de varolsa da, bu sene çapının büyüdüğünü ve niteliğinin değiştiğini dile getiriyor. Ve nihayet, bu seneki katılımcıların “daha sivil, daha samimi, daha katmanlı ve daha tabandan” olduklarını iddia ediyor.

Peki ne olmuş da böyle ciddi bir değişiklik yaşanmış? Eyüp Can’a göre değişen iki şey varmış ve bu seneki farklılığın nedeni bu iki faktörmüş:

(1) “devletin soğuk ve baskıcı yüzü çekilince aradan muhafazakârı, milliyetçisi, dindarı, laiki, her kesimden insan yani halk kendi Atatürk’ü ile baş başa kal”mış; ve

(2) “yaşam tarzı tartışmaları Atatürk’ün bıraktığı mirasın daha iyi anlaşılmasını sağla”mış.

Dolayısıyla, “sosyoloğundan psikoloğuna, siyasetçisinden sivil toplum kuruluşuna hepimizin sağlıklı cevaplar bulması gerekiyor”muş. Yani tezi ortaya attık, kanıtladık ve iş şimdi bu tezin neden doğru olduğunu anlamaya geldi…1

Bu argümanlar karşısında çok sayıda soru sorulabilir. Ama ilk akla gelenler şunlar:

(1) 10 Kasım günü Anıtkabir ziyaretçilerinin sayısının artmasının pek çok nedeni olabilir. Bu nedenlerin sonuç üzerindeki etkilerini inceledik mi? Eğer incelemediysek, ziyaretçi sayısındaki artışı Eyüp Can’ın zikrettiği iki faktöre atfetmemiz mümkün mü?

(2) Elimizde bu iki faktörün etkisine dair ne gibi deliller var? Hatta, bu iki faktörün sözde etkilerini bir kenara bırakalım; elimizde bu iki faktörün gerçekten varolduğuna dair herhangi bir bilgi var mı? Bu konuda çalışmalar yapıldığını varsayarak soruyorum: Ziyaretçilerin hangi saiklerle orada bulunduklarını araştıran anketlere göz attık mı? Eski ziyaretçiler ile yenilerini sosyoekonomik ve demografik yönden karşılaştırdık mı? Anıtkabir ziyaretlerinin geçmişte hangi konjonktürlerde artış ve azalış gösterdiğini inceledik mi? Ziyaretçilerin yüzde kaçının daha önce en az bir kez Anıtkabir’i ziyaret ettiğini kontrol ettik mi? (Yani, rekor sayıda ziyaretçinin yeni ziyaretçi anlamına gelmediğinin, bu oranın yüzde yüz olmasının dahi matematiksel olarak pekala mümkün olduğunun farkında mıyız?)

(3) Ortada gerçekten de bir araştırmanın varolduğunu varsayalım. Hatta bu araştırma, muteber bir araştırma olsun. Böyle bir araştırma ile, bu seneki Anıtkabir ziyaretçilerinin öncekilerden “daha samimi” olduklarını nasıl tespit edebiliriz? Bu samimiyet testinin ölçüsü, yöntemi nedir? Mesela, World Values Survey, Eurobarometer gibi dünyanın saygın anketlerinde samimiyet indikatörü olarak kullanılan bir soru var mı? Eğer yoksa, Eyüp Can nasıl böyle bir sonuca varabiliyor?

(4) Atatürkçülük ve seküler hayat tarzı, Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye toplumundaki en temel fay hattını oluşturdu. Böyle bir gerçek karşımızda dururken, Türkiye’nin her “katman”ından insanların, ciddi bir kimlik değişimini (ya da görünür derecede artan bir kimlik bilincini) ima eden bir Atatürk’ü sahiplenme yönelişinde bulunduklarını iddia etmek (ve bunu herhangi bir veri sunmadan yapmak) kabul edilebilir mi? Son derece derin sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel temelleri olan ve nesillerdir taşınagelen bir kimliğin, son derece sıradan ve benzerleri sayısız kez yaşanmış bir gündem değişikliği nedeniyle aniden sahiplenilmesinin (ya da terk edilmesinin) dünya tarihinde bir örneği var mı? O zaman, bu son gündemi bu kadar özel kılan nedir?

(5) Ya burada söz konusu olan, daha fazla insanın Atatürk’ün mirasına sahip çıkması değil de, daha fazla Atatürkçünün mobilize olması ise? Geçtiğimiz 10 Kasım günü yaşananın böyle bir mobilizasyondan ibaret olmadığından neden bu kadar eminiz? Cumhuriyet mitinglerinde de aynı hataya düşülmemiş miydi? Hem spesifik olarak bu örneği hatırlatıp, hem de bu sefer durumun farklı olduğuna dair bu denli güçlü bir inanca sahip olmak nasıl mümkün olabilir? (“İnanç” diyorum, zira burada karşı karşıya olduğumuz şey pek bilgi değil gibi.)

(6) Halkın Atatürk’e olan teveccühü Anıtkabir ziyaretçilerine bakarak ölçülebilir mi? Şayet halkın Recep Tayyip Erdoğan’a olan teveccühünü ölçmek istesek, AKP’nin Kazlıçeşme mitingine gelenlere bakmak bize güvenilir sonuçlar verir mi? (Bu konuda bkz.: 1, 2)

(7) Rakamlardan neden bu kadar eminiz? Bu rakamları bize veren Genelkurmay Başkanlığı’nda geçmişte çalışan kimselerin, kurumlarını ülkenin en güvenilir kurumu olarak gösterme amacıyla defalarca sahte anket sonuçları yayınladıklarının ya da kamuyonunu manipüle etme amacıyla operasyonel web siteleri kurduklarının ortaya çıktığını bilmiyor muyuz? Rakamların bu sefer güvenilir olduğunu düşünmemiz için elimizle yeterli neden var mı?

(8) Yukarıdaki çalışmaların bir kısmını bile yapmadıysak, neye dayanarak hüküm veriyoruz? Şayet durum gerçekten bu ise, yaptığımız işin adına ne demek uygun düşer?

(9) Son olarak; The Guardian gazetesinde Mustafa Kemal ve modern hayat temalı, Türkiye’de Atatürk portrelerinin halkın tarafından yaygın kullanımına örnekler sunan ve 17 fotoğraftan oluşan bir galeri açılmış olmasının bütün bunlarla ilgisi nedir? The Guardian‘da ya da başka bir mecrada Recep Tayyip Erdoğan’ı ya da herhangi bir başka siyasi figürü merkeze alan benzeri bir tematik galeri hazırlanmış olsa, o zaman da Erdoğan hakkında mı benzeri bir hükme varmamız gerekecekti?

Bu dokuz madde, dış dünyayı anlamlandırma alışkanlıklarımız konusunda bizi düşündürmeli. Zira, Anıtkabir konusu ve ilgili köşe yazısı sadece bir örnek. Ortada genel bir sorun var. Türkiye’de köşe yazıları neden analitik olmaktan uzak? Neden gelişmiş bir ülkedeki gazeteler ve bu gazetelere bırakılan yorumlar çok daha nitelikli? Ya da, Türkiye’deki eğitimli insanlar neden okudukları metinlerdeki en sıradan mantık hatalarını dahi sıklıkla göremiyorlar?

Asparagasa atfen kullanılan masabaşı habercilik şeklinde bir ifade var. Görünen o ki, benzeri bir kavramın köşe yazıları için de yaygınlaşmasına ve bu gibi problemli pratiklerin etik sorgulamalarının yapılmasına ihtiyacımız var. Zira, bir ülkenin gençlerinin daha üniversite çağına gelmeden zihinlerindeki devreler önemli ölçüde yanıyor ve üniversiteler bu şekilde mezunlar veriyorsa, bunun nedenlerini aileden milli eğitime, medyadan siyasete dek her alanı kuşatan mantık ve soyut düşünce açığında aramak ve bu konuda mümkün olduğunca farkındalık üretmek gerekir.

Sonsöz

Yolda yürürken yerde yatan bir adam gördüğümüzü varsayalım. Bu sahne karşısında biri tutup da, “Adam yerde yatıyor; demek ki kalp krizi geçirmiş” diyecek olsa, bu argümanı herhalde hemen kabul etmeyiz. Zira, ilgili adamın yerde yatmakta olmasının pek çok farklı sebebi olabileceğini fark ederiz. Peki konu siyaset olduğunda nasıl oluyor da bu kadar farklı davranabiliyoruz? Önümüzdeki en basit gerçeklikleri dahi sınama ihtiyacı hissetmemek ve savunması çok kapsamlı çalışmalar gerektiren iddiaları büyük bir keyfilikle dile getirebilmek neden?

Örneğin, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde doçent olarak görev yapan Koray Çalışkan, Eyüp Can’ın bu yazısını şu cümlelerle değerlendirdi: “Eyüp çok önemli bir sosyolojik gerçekliğe parmak basmış. Kültürel Atatürkçülüğün doğuşuna.” Demek ki, Koray Çalışkan, hiçbir veri içermeyen, 378 kelimelik bir köşe yazısı okuyarak Türkiye’de an itibariyle böylesine büyük bir doğuşun yaşanmakta olduğuna kanaat getirebilmiş.

Bir doçent böyle bir şeyi nasıl söyleyebilir? Ya da, bir doçent, şahsi fikirleri (ya da belki temennileri) ile gerçekler arasındaki çizgiyi nasıl bu denli flulaştırabilir? Ülkenin en iyi üniversitesi olduğu söylenen bir kurumun (hem de Siyaset Bilimi bölümünde) görev yapan bir insanın gerçeklikle ilişkisi bu denli kopuk ise, Türkiye’nin diğer üniversitelerinde acaba her gün ne gibi facialar yaşanmaktadır?

Doğru, dünyanın her yerinde insanlar non sequitur argümanlar işiterek büyüyorlar. Ama, gerçek bir eğitimin kişiye kazandırdığı en temel becerilerden biri de zaten bu argümanların geçersizliğini görebilmek değil mi? Diğer yandan, bu eğitimi vermek durumunda olanların işi bu gibi hatalara düşmemek değil mi? Bizzat bunun eğitimini almış olan ve bu beceriyi başkalarına kazandırmakla görevli bulunan insanlar, soyut düşünceden bu denli nasiplerini alamamış olabilirler mi? Şayet durum bu ise, o ülke ve entelijansiyası hakkında nasıl bir fikre varmak icap eder?

Dipnot:
1 Bu elbette bir espri. Yoksa, sosyal bilimlerde veriler hipotezleri kanıtlanmaktan ziyade, destekler ya da desteklemezler. Dahası, bir hipotez “kanıtlandıktan” sonra nedeni aranmaz. Zira hipotezin kendisi, spesifik bir nedene atıfta bulunan bir teoriden türemiştir. Yani, yazı “sosyoloğundan psikoloğuna, siyasetçisinden sivil toplum kuruluşuna hepimizin” cevap aramasını tavsiye ederken, aslında pek de anlamlı bir şey söylemiyor.
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.