• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Bir Anıtkabir Masalı (2): Ejderha’nın Varlığına İman

17 Nov2013
 

[17 Kasım 2013 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Eğitimsiz insanların, mantık hatalarını tespit etmekte zorlanmaları doğal. Ancak, Türkiye’ye baktığımızda, hatalı argümanlarla konuşmanın ülkenin en eğitimli insanları arasında dahi son derece yaygın olduğunu görüyoruz. Peki, temel eksiklerimiz neler? Ya da, daha çok neleri anlamakta, fark etmekte zorlanıyoruz?

Geleneksel ve sosyal medyada yaşanan tartışmalardan, siyasetçilerin söylemlerinden, hatta akademisyenlerin argümanlarından hareketle, Türkiye’de (kabaca) üç hatanın yaygın olduğunu söylemek mümkün: (1) Bir fikir öne sürmek ile bir nedensellik iddia etmek arasındaki farkı görememe, (2) analitik düşünceye yabancılık, ve (3) incelenen konuya mesafe almayı başaramama.

İhtimal ve Hüküm

Yerde yatan adam örneğine geri dönelim… Böyle bir manzara ile karşılaşan bir insanın, yanındaki kişiye, “Adam yerde yatıyor; hemen bir bakalım, kalp krizi geçirmiş olabilir” demesi elbette hatalı olmaz. Zira, ilgili cümle, sadece bir ihtimale işaret eder ve bir kanaati yansıtır. Buna karşılık, “Adam yerde yatıyor; demek ki kalp krizi geçirmiş” gibi bir ifade ise, temelsiz bir hüküm içerir. Çünkü, ilgili kişinin yerde yatması bambaşka bir nedenden ileri geliyor da olabilir.

Bu iki cümle arasındaki fark, her ne kadar küçük gibi görünse de, aslında son derece önemli. Zira, mantık dizilerindeki hataları fark ederek “Buradan o sonuç çıkmaz” diyebilmek, sağlıklı düşünebilmenin/konuşabilmenin ilk şartlarından biri durumundadır. Bu gibi prensipleri önemsiz addetmek ise, savruk bir düşünce dünyası içinde yaşıyor olmayı ve problemli argümanlara karşı kısmi körlüğü ima eder. Zira, hayatın içinde karşılaştığımız argümanlar, yerde yatan adam örneğinde olduğu gibi bilhassa basite indirgenmiş değildir. Dahası, bu gibi hata örnekleri, nedenselliğin A, B, C’si durumundadır. Bu nedenle de, bu en düşük seviyede dahi sistemli düşünmeye alışkın olmayan (ve hatta bunu gereksiz gören) insanların, (dünyanın en iyi sosyal bilimcilerinin dahi kimi zaman açıklamakta zorlandıkları) gerçek hayatın karmaşık süreçleri ile başa çıkabilmeleri elbette söz konusu dahi olamaz.

Ejderha’nın Varlığı

Eyüp Can’ın 10 Kasım ve Anıtkabir ziyaretleri konulu (bu dizinin ilk bölümünde değerlendirdiğim) yazısı üzerinden bu durumu tekrar düşünelim… Eyüp Can’ın argümanı, yerde yatan adam örneği çerçevesinde bir hata ile başlıyor, ancak yazısındaki diğer problemler, bu hatayı çok daha ileri noktalara taşıyordu.

Özetle, Can, bu sene 10 Kasım’da Anıtkabir’e rekor sayıda ziyaretçinin gelmiş olmasından hareketle, “Atatürk’ün artık devletin değil ‘halkın sevgilisi’ olduğu” gibi izaha muhtaç ve gerçekliği çok su görürür bir iddia ortaya atıyordu. Ancak, asıl problem bundan sonra başlıyor ve Can, iddiasına konu olan gerçekliğin kendisine değil, neden ortaya çıktığına odaklanıyordu. Daha basit bir ifadeyle, Can, “Adam yerde yatıyor; demek ki kalp krizi geçirmiş” gibi bir argüman ortaya attıktan sonra, bu argümanı bir yana bırakıyor ve varlığı dahi şüpheli bu kalp krizini neyin tetiklemiş olabileceği sorusuna cevaplar arıyordu: “Eskiden de vardı bu sevgi … ama hem bu oranda değildi hem de bu şekilde değildi. … Ne oldu? Ne değişti?”

Halbuki, (sözgelimi) “Bir ejderha gördüm” diyen bir insandan öncelikli olarak beklenen, ilgili ejderhanın varlığına dair bazı deliller sunmasıdır; ejderhanın neden ortaya çıkmış olabileceğini tartışması değil. Ya da, Can’ın yazısı üzerinden konuşacak olursak, Türkiye’deki Atatürk sevgisi konusunda son birkaç sene içinde hem nicel hem de nitel manada geniş çaplı bir değişimin yaşandığı gibi büyük bir iddia ortaya atan bir insandan beklenen, herşeyden önce bu değişime dair bazı göstergeler sunmasıdır; bu varlığı meçhul değişimin neden ortaya çıkmış olabileceği sorusuna cevaplar araması değil.

Can’ın, The Guardian‘da yayınlanan 17 fotoğraflık bir galeriyi, iddiasını destekleyen bir diğer veri olarak sunuş şekli de aynı derecede problemliydi. Zira, Can’a göre, “bu yeni durum dünya basınının da dikkatini çekmiş”ti. Peki, ilgili galeriyi açtığımızda The Guardian‘ın gerçekten de böyle bir yorumda bulunduğunu görüyor muyduk? Görmüyorduk… Gördüğümüz, Türkiye’de kasaba kahvelerinde, eczanelerde, şirketlerde ve genel olarak kamusal alanda, neredeyse Cumhuriyet tarihi boyunca varolagelen Atatürk portreleriydi. Gazete, bu portreleri içeren fotoğrafları Elif Şafak’ın yorumlarıyla sunuyordu. Metnin içeriğinde ise, ne “yeni [bir] durum”a, ne de “Atatürk’ün artık devletin değil ‘halkın sevgilisi’ olduğu”na dair herhangi bir ima dahi yoktu.

O halde, “bu yeni durum[un] dünya basınının da dikkatini çekmiş” olduğu iddiası neye dayanıyordu? Ya da, ilgili fotoğrafların “Atatürk’ün artık devletin değil ‘halkın sevgilisi’ olduğunu açıkça göster”diğini iddia edebilmek için elimizde böylesine büyük bir değişimi ima eden bir tane olsun delil bulunması gerekmez miydi?

Türkiye’nin Rasyonalite Açığı

Türkiye’de ciddi bir rasyonalite açığı var. Bu, Türkiye’nin belki de en büyük sorunu – zira gerek bireyler, gerekse genel manada bir ülkenin beşeri sermayesi için bundan daha ciddi olan çok az sayıda sorundan söz edilebilir. Ne var ki, böyle bir sorun (yapısı gereği) büyüklüğü ölçüsünde görünmezleşiyor. Çünkü, hatalı argüman ile hatasız olanı ayırt edemeyen insanlar, bunu yapamadıkları ölçüde kendi hatalarına karşı kör kalıyorlar.

Örneğin, bazı insanlar, Eyüp Can’ın yazısını okuduklarında, yazının içerdiği hataların çoğunu görmediler. (Bu kişiler arasında Boğaziçi Üniversitesi’nden bir doçentin dahi bulunduğunu hatırlayalım.) Okumakta olduğunuz yazının birinci bölümü, Can’ın yazısındaki başlıca hataları tek tek ele alan bir değerlendirmeydi. Ne var ki, bazı insanlar, bu değerlendirmeyi okuduktan sonra dahi Can’ın hatalarının tam olarak neden ileri geldiğini anlamakta zorlandılar. Daha da kaygı verici olan ise, (1) bu değerlendirmeye gelen olumlu-olumsuz tepkilerin önemli bir kısmının da mantık hatası içeriyor olması, ve (2) bu hatalı itirazları öne sürenlerin bir kısmının akademik bir jargonla konuşuyor olmaları idi.

Bu noktada, söz konusu tepkilerden (içeriklerini özetlediğim) üç örnek sunacağım. Herbiri birden fazla kişiden gelen (ve yapıları itibariyle istisnadan ziyade kural durumunda olan) bu üç itiraz, içinde bulunduğumuz durumun vahameti hakkında bir fikir verecek mahiyette.

İtiraz 1

Yazar acaba neden bir başka yazıyı değil de, özellikle Eyüp Can’ın yazısını seçmiş? Neden bu yazıyı eleştirme gereksinimi duymuş? Bence ilginç!

Aslında hiç “ilginç” değil… Bu tepkiyi verenler, bir başka yazı da seçilse, yine aynı sorunun sorulabileceğini, dolayısıyla böyle bir sorunun aslında hiçbir mana ifade etmediğini fark edebilmekten uzak gibiler. (Siyasi gelişmeler karşısında sıklıkla yapılan, “Zamanlaması manidar” yorumu da aynı çerçevede değerlendirilebilir.)

İtiraz 2

Köşe yazarları bir fikir öne sürmek için ampirik testler yapmak zorunda değil. Dolayısıyla, ‘Anıtkabir’dekilerin samimi olduklarını ölçmüş mü Eyüp Can?’ diye sormak anlamsız. Köşe yazarı ampirik sosyal bilimci değil.

Bu yaygın itiraz, yazının eleştirdiği tavrı ıskalıyor. Yazı, bu noktada – sadece ve sadece – yerde yatan bir adam görünce hemen “Kalp krizi!” hükmü vermemek gerektiğini ifade ediyor. Yukarıdaki itiraz ise, yazının, yerde yatan bir adam görünce bizzat gidip adamı muayene etmeyi önerdiğini zannediyor. Halbuki, bir fikir öne sürmek (ve bunu düzgün bir şekilde yapmak) için, sahaya inerek kamuoyu araştırması yapmak gerekmiyor.

Bir başka deyişle, yazı, “Her gördüğün sakallıyı deden zannetme” diyor. “Sakallı bir adam görünce, hemen gidip gen testi yaptır, bakalım deden miymiş” demiyor. Yani, temel bir akıl yürütme prensibine işaret ediyor. Zira, adam sakallı olabilir, ama deden değildir. Yahut, yerde yatıyordur, ama kalp krizi geçirmemiştir. Yahut, Anıtkabir’e gelmiştir, ama yeni bir tür Atatürkçü değildir. Dolayısıyla, sakallı bir adam görünce, “Demek ki, bu adam benim dedem!” dememek ve hele hele, daha da ileri giderek, “Acaba dedem buraya nereden geldi?” gibi sorular sorup cevap aramamak gerekir.

Yukarıdaki itirazın (Türkiye’de maalesef aynı derecede yaygın olan) iki ciddi problemi daha var. Birinci problem, insanların söylemedikleri şeyleri tırnak içine alma konusundaki keyfilik. Tırnak içleri kutsaldır. Bir insanın söylemediği tek bir kelimeyi bile (köşeli paranteze almadan) tırnak içine dahil etmek, en hafif tabiriyle yalancılıktır. Bu çirkin tavır, Türkiye’de ne yazık ki köşe yazarları arasında dahi yaygın. Hatta, Türkiye basınındaki kimi köşe yazarları, muhaliflerinin argümanlarını kolay alt edilebilir hale getirmek için çöp adam (straw man) haline getirerek alıntılamayı alışkanlık haline getirmiş durumdalar. Bu gibi ucuz davranışların yaygınlığı ve gazete yönetimlerinin halen bu konuda ciddi bir editoryal denetimde bulunmaması, içinde bulunduğumuz durumun vahametinin bir diğer göstergesi olarak düşünülebilir.

İtirazdaki ikinci problem ise, kamuoyu araştırmalarının samimiyet testinde kullanıldığını, kullanılabileceğini varsaymak! Böyle bir şey (elbette) söz konusu değil. Gerçi psikologlar kimi zaman gerek beyin aktivitelerini gözleyerek, gerekse daha geleneksel yöntemler kullanarak böyle şeyler yapmıyor değiller; ama bu gibi testler sadece bazı yarı-deneysel çalışmalar için geçerli, kamuoyu araştırmaları için değil. Dahası, insanların saiklerinden hareketle argüman üretmek, ad hominem başlığı altına giren bir diğer mantık hatasına karşılık gelir. (Bkz: appeal to motive.) Her ne kadar bu tavır da Türkiye’de son derece yaygın olsa da, (sözgelimi) “Bu yazar köşesinde iktidar partisini savunmuş, demek ki milletvekili olmak istiyor” gibi argümanlar da temel bir mantık hatası ise maluldur. Dolayısıyla, böyle bir argüman – buraya dikkat! – gerçekten doğru olsa bile geçersizdir.

İtiraz 3

Can’ın bu akıl yürütmesine katılmazsınız, çünkü sizin algı dünyanız, dünya görüşünüz, zihniyetiniz farklıdır. O zaman da ‘Can’a katılmıyorum, bence bunun nedeni budur’ dersiniz.

Bu itiraz şu manaya geliyor: Her algı dünyasının, her dünya görüşünün ve her zihniyetin farklı bir rasyonalitesi olabilir. Bu nedenle, farklı yazarlar, farklı düşüncelerde olabilirler. Neticede bu da onların düşüncesidir. Katılırsınız ya da katılmazsınız; sizin bileceğiniz iştir… (Bu itiraz hakkında hiçbir yorum yapmayacağım. Bu kadar sözden sonra böyle bir itiraza cevap vermek, insan zekasına hakarettir diye düşünüyorum.)

Sonsöz

Son olarak, Türkiye’de bu gibi itirazların ve daha genel anlamda mantık hatalarının yaygın olmasında başka saiklerin de önemli olduğu, örneğin insanların siyasi tavırlarının algılarını etkilediği söylenebilir – ki doğrudur. Ne var ki, bir insan, tamamen ideolojik ya da partizan saiklere de sahip olsa, belli bir subjektif pozisyonun içinden de gayet makul ve hatasız argümanlar üretebilir. (Türkiye’de maalesef buna da pek alışık değiliz.) Bir başka deyişle, taraflılık, zaman zaman gerçekten de irrasyonelliğe ve hatta düpedüz aptallığa neden olabilir; ancak, hiçbir durumda bunlara bir mazeret olamaz.

0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.