• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Bir Asr-ı Saadet Gerçekten Yaşandı mı?

28 Jan2014
 

[28 Ocak 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Hz. Muhammed’in ölümünün ardından halife seçilen Hz. Ebu Bekir, iki büyük sorunla karşı karşıya kaldı. Birinci sorun, Arabistan Yarımadası’nın dört bir yanındaki müslüman toplulukların, onun halifeliğini tanımayı reddetmeleriydi. Hicaz bölgesi dışındaki müslümanların önemli bir kısmına karşılık gelen bu kimseler, zamanında bağlılıklarını Hz. Muhammed’e bildirmişlerdi. Ancak, ona olan bağlılıklarının, onun ardından ortaya çıkabilecek bir halefi de kapsayacağını (haklı olarak) düşünmüyorlardı. (Dönemin genel kabul görmüş kaidelerine göre, böylesine ucu açık bir süreklilik zaten söz konusu olamazdı.) Dolayısıyla, ilgili kimseler, kendilerini Hz. Muhammed’in halefine karşı herhangi bir yükümlülük içinde görmediler.

Hz. Ebu Bekir’in karşı karşıya kaldığı ikinci sorun ise, “yalancı peygamberler”di. Yarımadanın farklı yerlerinde peygamberlik iddiasında bulunan kimselerin takipçileri giderek artmıştı. Bu kişiler, Hz. Muhammed’in ölümünün doğurduğu otorite boşluğunu değerlendirerek Medine üzerine yürüme planları dahi yapabilecek güce ulaşmışlardı.

İrtidat?

Hz. Ebu Bekir, birinci sorunu irtidat, yani dinden çıkma olarak nitelendirdi. Ancak bu teşhis, (Hz. Ömer gibi önde gelen bazı sahabelerin de işaret ettikleri gibi) biraz problemliydi. Zira, ilgili kimseler, İslam dinini terk etmiş değillerdi. Hatta namaz kıldıklarını belirtiyor, ancak Hz. Ebu Bekir’e verilmiş herhangi bir sözleri olmadığı için zekatlarını onun memurlarına vermeyeceklerini söylüyorlardı.

İkinci sorun ise, sadece kısmen irtidat içeriyordu. Şöyle ki, (özellikle son dönemde İslam’ı kabul eden) bazı müslümanlar gerçekten de taraf değiştirerek “yalancı peygamberler”in saflarına katılmışlardı. Ancak bu peygamberlerin takipçilerinin çoğu ömürlerinin hiçbir döneminde müslüman olmamışlardı. Dolayısıyla, dinden çıkmaları baştan söz konusu olamazdı.

Özetle, her iki sorun da, irtidat olarak nitelendirilmeye pek müsait değildi. Ancak, Hz. Ebu Bekir (muhtemelen siyasi davranmayı tercih ettiğinden) biat etmeyen kabileler konusundaki kararını değiştirmedi ve bunu namaz ile zekatın birbirinden ayrı düşünülemeyeceği gibi (pek ikna edici olamayan) bir gerekçeyle yaptı. Böyle yapması, (bu konudaki dini hüküm gereği) uygulayacağı politikanın biçimini de belirliyordu: “Yalancı peygamberler”i takip edenlerle olduğu gibi, zekat vermeyenlerle de savaşılacaktı.

Ridde Savaşları

Bu sorunlar, Hz. Muhammed’in 8 Haziran 632 tarihindeki ölümünden hemen sonra başgösterdiğinden ve Medine tehdit altına girdiğinden, Hz. Ebu Bekir, göreve geldikten kısa bir süre sonra savaş hazırlıklarına başlamak zorunda kaldı. Bu çerçevede, 11 farklı birlik tesis etti. Bu birliklerin herbirini yarımadanın farklı bir bölgesine gönderdi. Hedefteki kabileler ve “yalancı peygamberler” belliydi.

Birliklerin mücadeleleri, takriben sekiz ay sürdü. Bu süre zarfında, üç “yalancı peygamber”den biri öldürüldü, biri müslüman oldu ve biri de ordusu bozguna uğrayınca ortadan kayboldu. (Bu kişi, Hz. Ömer döneminde yeniden ortaya çıkarak müslüman oldu.)

Müslüman kabileler ise, zekatlarını Hz. Ebu Bekir’e vermeyi kabul etmeleri durumunda “bağışlandılar” ve yeni sisteme dahil edildiler. Eski tavırlarında ısrarlı olan kabileler ise, (kimi zaman korkunç şekillerde) öldürüldüler. Ridde Savaşları adı ile tarihe geçen bu savaşlar, (zekat merkezli olanlar itibariyle) İslam tarihinde müslümanların müslümanları öldürdüğü ilk savaşlar oldu.

Trajedi

Bu savaşların trajik yanlarından biri de, kimin müslüman kimin mürted (dinden çıkmış) olduğu konusunun gri bir alana çekilmiş olmasından ötürü, Medine’den yola çıkan birliklerin kimi zaman karşılarındaki insanları tereddüt ede ede öldürmek durumunda kalmış olmalarıdır:

“… müfrezelerden biri Mâlik b. Nüveyre’yi ve yanındaki on bir kişiyi yakalayıp Hâlid’in yanına getirdi. Mâlik, Resûl-i Ekrem’in vefatını öğrenince zekât olarak topladığı develeri sahiplerine iade etmiş, kabilesine kendilerinden zekât istememesi halinde Resûlullah’ın yerine geçecek Kureyşli’nin yanında yer alabileceklerini, bu malların kendi hakları olduğunu söylemişti. Mâlik’i yakalayan müslümanlar onun mürted olup olmadığı hususunda ihtilâfa düştüler, neticede mürted olduğuna inanan Hâlid b. Velîd’in emriyle öldürüldü.” (Fayda, Mustafa. Ridde Olayları. İslam Ansiklopedisi, Cilt: 35. Türkiye Diyanet Vakfı. 91-93.)

Bu vakanın, yukarıdaki metinde yer almayan bir diğer önemli yönü ise, Halid bin Velid’in Malik bin Nüveyre’yi öldürür öldürmez, güzelliğiyle meşhur olan karısı Leyla binti Minhal’i (iddetini de beklemeden) nikahına almış olmasıdır. Bu konu, duyulur duyulmaz tepki doğurur. Örneğin, Hz. Ömer, Halid bin Velid’in görevinden azledilmesini ve cezalandırılmasını ister. Hz. Ebu Bekir ise, bu yola gitmez ve Halid bin Velid’e kan parası ödeterek konuyu sonuca bağlamayı tercih eder.

Ridde Savaşlarının sonuçları

Hz. Ebu Bekir, sekiz ay süren ve 633 yılının Mart ayında sona eren Ridde Savaşları sonucunda Arabistan Yarımadası’nı hakimiyeti altına aldı. Bu, sonucu baştan belli olan bir süreç değildi. Zira, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğini tanımayan müslüman kabileler, tanıyanlardan daha az olmadığı gibi, “yalancı peygamberler”in etrafındaki insanların sayısı da küçümsenebilir seviyede değildi. Örneğin, Yemame Savaşı’nda Müseyleme bin Habib’in ordusunda takriben 40.000 kişi vardı ve bu savaşta müslümanlar 700 hafız kaybetmişlerdi.

Özetle, bu sekiz aylık süreçte Hz. Ebu Bekir, İslam dinini hem ciddi bir yok olma tehlikesinden kurtarmayı başardı, hem de yarımada içindeki müslümanların siyasi birliğini tesis etti. Bu iki başarıyı temin ettikten hemen sonra ise, kuzeye, Bizans ve Sasani devletlerine yöneldi. (Hz. Ebu Bekir’in sadece iki sene üç ay süren hilafeti, 23 Ağustos 634 tarihindeki ölümüyle sona erdi.)

Bazı önemli noktalar

1. Anakronizm: Hz. Ebu Bekir’e zekat vermeyi reddeden müslüman kabilelerin bu tavrını irtidat/ridde (dinden çıkma) olarak tanımlamaktaki problem sadece yukarıdakilerden ibaret değil. Örneğin, böyle bir nitelendirme, bugün itibariyle farkına varılması biraz zor olan bir anakronizm de içeriyor. Şöyle ki, o dönemde, İslam dinine girmek, Hz. Muhammed’e biat etmek ve onu (dini ve siyasi) rehber/lider kabul etmek anlamına geliyordu – ki, o dönemde İslam’a girmenin ya da müslüman olmanın manası da zaten büyük ölçüde buydu. İnsanlar, bu şekilde Hz. Muhammed’e bağlılıklarını bildirerek sadece ona olan inançlarını ifade etmiyor, aynı zamanda onun şahsı ile bir anlaşmaya da giriyorlardı. Peygamberin ölümü ise, (taraflardan birinin ortadan kalkması anlamına geldiğinden) bu anlaşmayı sona erdirdi. Halife kavramı ise, o gün itibariyle çok yeniydi ve dönemin müslümanlarının zihninde ciddi bir bağlayıcılığa sahip değildi. Halife seçilen kişinin peygamberin yokluğunun ortaya çıkardığı boşluğu dolduracağını (örneğin, kimi problemlere vahiy yolu ile kesin çözümler getireceğini) de kimse düşünmüyordu. Dahası, günümüz (sünni) müslümanlarının kollektif hafızalarındaki (çoğu zaman gerçeklikle ilişkisi problemli olan) “Dört Halife Devri” ya da “Hz. Ebu Bekir” gibi muteber imgeler de henüz oluşmamıştı. Bütün bu nedenlerden ötürü de, Arabistan Yarımadasının bir köşesinde yaşayan bir müslüman kabilenin, peygamberin halefi olarak ortaya çıkan bir başka müslümana aynı seviyede bir bağlılık duymaması çok şaşırtıcı değildi. Dolayısıyla, Ridde Savaşlarının aslında sadece siyasi otorite boşluğunu doldurduğu ve zaman içinde şekillenecek olan bazı kutsal imgelerin temellerini attığı söylenebilir.

2. Kabile aidiyeti: 600′lü yılların Arabistan Yarımadası’nda, kabile aidiyeti merkezi öneme sahipti. Bir başka deyişle, insanların kimlikleri (elbette) sadece dini aidiyetlerinden ibaret değildi. İslam’ın ilk asrında yaşayan müslümanlar (bugünkü müslümanların etnik ve milli aidiyetlere benzetilebilecek) kabile kimlikleri de taşıyorlardı. Dört Halife Dönemi (632-661) ve sonrasında yaşanan halife seçimlerinde/krizlerinde, adayların kabile kimlikleri hep merkezde oldu. Zira, herkesin müslüman olduğu bir ortamda, farklılıklar (ve menfaatler) kabile kimlikleri üzerinden ifade buluyordu. Dolayısıyla, 1400 sene ileriden bakarak Hz. Ebu Bekir’i ve diğer aktörleri sadece müslümanlar olarak görmek ve (sözgelimi) zekat konusunun aynı zamanda kabilelerden servet çıkışı anlamına geldiğini fark edememek, o günlerde yaşananları anlayabilmeyi zorlaştırır.

3. Dün ve bugün: Günümüz müslümanları, aralarında ihtilafa düştüklerinde, birliğin ve kardeşliğin hakim olduğu saadetli bir geçmişe özlem duyuyorlar ve bu ideali “hatırlayarak” hallerine hayıflanıyorlar. Ne var ki, İslam tarihinde (ve muhtemelen diğer tarihlerde) ihtilafın, tekfirin, muhalifleri sindirme çabasının ve hatta kan dökmenin varolmadığı bir dönem yok gibi. Bu nedenle, geçmişteki aktörleri yüceltirken de, bugünküleri yererken de ölçülü olmak gerekli.

Sonsöz

Frank Herbert’ün Dune serisinin dördüncü kitabında şöyle bir ifade yer alır: “Çoğu insan, güzel bir geleceğin, idealize edilmiş bir geçmişe dönüş ile mümkün olabileceğine inanır; [ancak] bu geçmiş aslında hiçbir zaman varolmamıştır.”

[SONRAKİ YAZI: Yedinci asır Arabistan yarımadasında peygamberlerin algılanış şekli bugüne göre ne gibi farklılıklar içeriyordu? Ridde Savaşlarında ölen peygamberler, nasıl binlerce takipçi bulabilmişlerdi? Bir peygambere inanan bir insan, daha sonra nasıl bu kadar kolay taraf değiştirebiliyordu? Eğer içlerinden biri bu savaşlardan galip çıksaydı, bu gelişme bugüne ne şekillerde yansıyabilirdi?]

Paylaş:
Sonraki Yazı: Benim Adım Kerim (1967) »
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.