• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Bir Devlet, Bir Parti, Bir Cemaat (1): Bir Devlet

8 Dec2013
 

[8 Aralık 2013 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

23 Nisan 1920 tarihinde, Ankara’da Osmanlı devleti için ikinci bir meclis açılır. Bu meclis, varlığının gerekçesini, devletin asıl meclisinin bulunduğu İstanbul’un işgal altında olmasına dayandırır.

Açılan meclis faaliyete geçtikten kısa bir süre sonra, üyeler, iki farklı grup oluştururlar. Bu gibi gruplaşmalar, meclislerin doğasının bir gereği olsa da, bu iki gruptan birinin lideri olan Mustafa Kemal, meclisin açılmasından takriben üç sene sonra, kendisine muhalif olan grubun ileri gelenlerinden öldürtür; ardından da, sonucunu masa başında kendisinin belirleyeceği yeni bir seçim düzenlemek suretiyle muhalif vekilleri tasfiye eder.

1923 ila 1925 arasında da tasfiyeler devam eder. Zira, Meclis’te, (halk içindeki muteber konumlarından ötürü) tasfiye edilememiş olan (Kazım Karabekir gibi) vekiller halen bulunmaktadır. Ancak, bu dönemde siyasi suikastlere pek rastlanmaz. Çünkü, devlet adına çalışan seyyar İstiklal Mahkemeleri, artık bu işlevi görmeye başlar. Bu mahkemeler, talep üzerine istenen yere gider ve ortadan kaldırılmak istenen kimseleri alel acele yargılayıp asar – ya da tepkiden çekinilen durumlarda, ilgili kişilerin siyaset hayatlarını bitirir. Bu mahkemelerde yargılama yapanlar – Ahmet Süreyya (Örgeevren) haricinde – hukukçu değil, iktidarı ele geçiren partinin milletvekilleridir.

Parti, muhalif vekilleri tasfiye ederken, Meclis de 4 Mart 1925 tarihinde Takrir-i Sükun Kanunu’nu kabul eder. Bu, yeni bir dönemin başlangıcıdır. Kanunun yürürlüğe konmasının hemen ardından, basını susturmak üzere İstanbul’a da bir İstiklal Mahkemesi gönderilir. Muhalif düşünceler, kağıt üzerinde de olsa, artık tamamen susar. Yirmi yıl sürecek olan Tek Parti dönemi başlamıştır.

Parti’nin halk oyu ile test edilmesi ilk kez 1930 yılında – yani Tek Parti dönemi sürmekteyken – gerçekleşir. Yapılan, bir belediye seçimidir. İktidarın karşısında, yine iktidar tarafından ve göstermelik olarak kurulan muvazaalı bir parti olan Serbest Fırka vardır. Mustafa Kemal, fırkanın başına, arkadaşlarından Ali Fethi Okyar‘ı getirmiştir.

Serbest Fırka, seçim kampanyalarına başlar başlamaz büyük bir halk coşkusu ortaya çıkar. Bu ilgiyi toplayan parti, her ne kadar muvazaalı bir parti olsa da, ilginin büyüklüğü iktidar partisini ürkütür. Bir günde gerçekleşmeyen, günlere yayılan sancılı bir seçim süreci yaşanır. İktidar partisi, bu süreç boyunca ülkenin her yanında terör estirir ve seçmenleri korkutur. Serbest Fırka’nın yönetici ve adayları, geceleri evlerinden çıkmaya dahi korkar hale gelirler. Neticede, yapılan 502 belediye seçiminin 480′ini iktidar partisi “kazanır”. Ardından da, Serbest Fırka kapatılır. Hasan Rıza Soyak, seçim günü Mustafa Kemal ile arasında geçen diyaloğu hatıratında şu cümlelerle aktarır:

“[H]emen hepsi CHF’nin lehine olarak gelen seçim haberlerini arz ettiğim sırada bana ‘Hangi fırka kazanıyor?’ diye sormuş; ‘Tabii bizim fırka Paşam’ cevabını vermiştim de gülmüş; ‘Hayır efendim; hiç de öyle değil!.. Hangi fırkanın kazandığını ben sana söyleyeyim; kazanan İdare Fırkasıdır çocuk!.. Yani Jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler… bunu bilesin’ buyurmuştu.” (vurgu eklendi)

Cemal Kutay da, kendisine heyecanla “Paşam… Fırkamız seçimleri kazandı” diyen Antalya milletvekili Rasim Kaplan’a, Mustafa Kemal’in, “Seçimleri jandarma kazandı” dediğini nakleder. Mete Tunçay da, Ahmet Ağaoğlu’nun 31 Teşrin-i Evvel 1930 tarihli Son Posta gazetesinde yayınlanan Milli İrade Bu Mudur? başlıklı yazısında şunları yazdığını aktarır: “‘Behemahal ve her ne olursa olsun kazanılacak’ emri harfi harfine tatbik edildi ve CHF mücadeleden yüzde doksan kazanarak muzaffer çıktı. Şimdi müfettişler, valiler, kaymakamlar, polis ve jandarma haklı olarak iftihar edebilirler.”

Parti’nin halk oyu ile ikinci testi ise 1946 yılında olur. Şöyle ki, II. Dünya Savaşı (1939-1945) sonrasında oluşan yeni dünyada, Türkiye, ABD’nin dümensuyuna girmeyi tercih etmiş ve bu çerçevede, çok partili hayata geçmeyi karara bağlamıştır. Bu kararın hemen ertesi yılında bir genel seçim yapılır. Muhalefette, (CHP’den ayrılanlarca kurulan) Demokrat Parti vardır. Ancak, iktidarı bırakmaya çok niyetli olmayan CHP, gizli oy, açık tasnif prensibini tersine çevirerek, açık oy, gizli tasnif usülüyle seçim düzenler. Yani, insanlar, açıkta oy verirler ve oyları gizlice sayılır. Resmi sonuçlara göre, oyların yüzde 85′ini CHP alırken, DP’nin oyu %13′te kalır.

1950′de yapılan bir sonraki genel seçimlerde, DP, oyların %52,6′sını alır. CHP’nin oy oranı ise %39,4 olur. Bu rakamın üzerinde de devlet baskısı bulunduğunu iddia etmek mümkün olsa da, CHP’nin iktidarı ele geçirmesinin ardından artık 25 yıl (yani bir nesil) geçmiş, bu süre zarfında CHP kendi seçmen kitlesini üretmiştir. Ne var ki, önemli bir kısmı askerlerden, öğretmenlerden ve diğer devlet memurlarından oluşan bu kitlenin merkezindekiler ile halkın geri kalanı arasında artık büyük bir uçurum vardır. Bu uçurum, Türkiye’nin siyasetinde uzun yıllar boyunca belirleyici olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yüzyılın sonuna kadar, öncelikle, ilgili %39,4′lük kesimin çekirdeğindeki Kemalist kitlenin devleti olageldi. Bu kitle ve fikirleri, gerek bürokrasi gerekse askeriye tarafından korunduğundan, uçurumun diğer yanındakilerin sayıca fazla olmalarının da, seçim kazanmalarının da, siyaset üzerindeki etkisi sınırlı oldu. Ne var ki, 1900′lü yılların sonlarından itibaren yaşanan gelişmeler, bürokrasi, yargı, polis ve askeriyeyi de (çoğunluğu her zaman temsil etmese de) çoğunluğun içinden gelen kadrolarla doldurdu. Silahsız bir karşıdevrime tekabül eden bu dönüşümü gerçekleştiren iki aktör vardı; bir Parti, ve bir de Cemaat.

[Sonraki yazı: Bir Devlet, Bir Parti, Bir Cemaat (2): Bir Parti]

0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.