• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Bir Devlet, Bir Parti, Bir Cemaat (2): Bir Devrin Sonu

17 Dec2013
 

[17 Aralık 2013 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

[Yazının birinci bölümü: Bir Devlet, Bir Parti, Bir Cemaat (1): Bir Devlet]

Tek Parti Döneminin (1925-1945) başlangıcından 2000’li yıllara kadar geçen dönem zarfında yaşananları yorumlarken, şu soruyu hatırda tutmak gerekiyor: Bir devletin (ordu, yargı gibi) en hayati kurumlarına seçilmemiş bir azınlık hakim olursa, çoğunlukta olanlar, sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel ve hatta fiziksel anlamda kendilerini nasıl güvenceye alabilirler? Bu soru önemli; çünkü, insanların en temel haklarının ihlal edildiği dönemlerde, siyaset anormalleşir ve dışlanan herkes kendi meşrebince bir pozisyon alır. Bu nedenle de, ilgili dönemlere dair bu gibi kaygıları dikkate almayan değerlendirmeler eksik kalır.

İki Başarılı Örnek

Cumhuriyet tarihi boyunca varolan farklı İslami muhalefet akımlarından iki tanesi diğerlerinden belirgin derecede daha başarılı oldu: (1) 1970’de MNP ile başlayan bir siyasi geleneğin uzantısı olan AKP; ve (2) 1930’larda doğan nurcu camia içinde 1960 sonrasında yaşanan kopuşlardan biriyle ortaya çıkan Cemaat.

Bu iki oluşumun izlediği yöntemler, birbirinden epey farklı olageldi. MNP-AKP geleneği, meclisin vesayet altında olmasına çok fazla aldırmamayı, atanmışlarla çatışmaktan mümkün mertebe uzak durmayı ve halkta taban bulmak suretiyle siyasi alanda güçlenmeyi tercih etti. Bu amaç doğrultusunda, parti etrafında örgütlenen politikacılar, kadınlar ve gençler, halkın geniş kesimlerine ulaşmak suretiyle partinin hem kendisine hem de savunduğu politikalara yönelik seçmen desteğini artırmaya çalıştılar.

Peki, parti bu şekilde güçlenmeyi başarsa dahi, devlet kurumlarını nasıl kontrol altına alacak, ve özellikle de ordunun ve yargının müdahalelerinden kendisini nasıl koruyacaktı? Bu sorunun net bir cevabı yoktu; ve hiç olmadı. Dolayısıyla da, partinin gerçekten de güçlendiği 1990’lardan itibaren bu soru her zaman olduğundan daha mühim hale geldi.

Cemaat ise, MNP geleneğindeki partilerin cevap bulamadıkları bu soruya öncelik vermiş ve sistemin kurumlarına yukarıdan değil, aşağıdan nüfuz etme yoluna gitmişti. Bu yöntem, azınlığın kontrolündeki önemli devlet kurumlarında görev alabilecek formasyonda insanlar yetiştirme ve bu insanları sessizce bu kurumlara kanalize etme esasına dayanıyordu.

Bu, uzun vadeli bir plandı. Dahası, kurumlara bu şekilde nüfuz etmek tek başına yeterli olamazdı. Zira çoğunluğun içinden kopup gelen bireyler, kurumların içinde eskiden beri zaten hep olagelmişti. Ancak, bu bireyler (tıpkı seçilmiş siyasetçiler gibi) hakim kurumsal kültür ve temayüllerin dışına çıkamıyorlardı. Bir başka deyişle, kurumların içinde atıl, fonksiyonsuz ve aciz kalacak (yani, kendisine ne emredilirse yapacak) insanların bir şeyleri değiştirebilmeleri elbette mümkün olmazdı. Dolayısıyla, koordinasyon gerekliydi. Bu da, hem birbirleriyle hem de “üstleri”yle sürekli iletişim halinde olan, etkin ve dinamik bir yapı anlamına geliyordu. Buna, bir tür özerklik de denebilirdi. Ancak, bu özerkliğin, giderek büyümeyi ve zamanla kendisi dışındakileri marjinalleştirerek içinde bulunduğu kurumun kendisi haline gelmeyi hedeflemek gibi mühim bir özelliği vardı.

İki Yapının Buluşması

Bugün AKP ile Cemaat arasında yaşanan çatışmanın temelinde, her iki oluşumun da kendi alanında başarılı olması var. Zira, biri aşağıdan diğeri yukarıdan gelmeyi esas alan bu iki oluşumun yolu, giderek daha fazla noktada kesişti ve neticede her iki taraf da kendisine hareket alanı bulmakta giderek zorlanmaya başladı. Bu gelişmeler sonrasında ortaya çıkan ve mevcut çatışmayı şekillendiren ihtilaf noktaları, kabaca iki maddede şöyle izah edilebilir:

(1) Her iki tarafın da, hal-i hazırda sahip olduğundan daha fazlasına hakkı olduğu düşüncesi, uzlaşmayı zorlaştırıyor. Cemaat, (ordu ve yargı da dahil olmak üzere) en kritik devlet kurumlarını Kemalist azınlığın elinden almak (ve bu şekilde hem modern hem de postmodern darbe ihtimallerini ortadan kaldırmak) suretiyle AKP’ye özgürce siyaset yapma imkanı tanıdığını düşünüyor. AKP ise, her iki insandan birinin oyunu almış bir parti olarak bürokrasiyi de istediği şekilde yönetme hakkı olduğu düşüncesinde. AKP’nin ileri sürdüğü bir diğer argüman ise, Cemaat mensuplarının ve diğer dindarların AKP iktidarında Eski Rejimdekinin aksine artık tehdit altında olmamaları. AKP için bu nokta önemli; zira artık tehdit yoksa, kadrolaşma aracılığıyla güvence arayışına da gerek yok.

(2) Cemaat, Kürt sorunundan hariciyeye dek uzanan bir dizi alanda kendi düşünceleri, planları, menfaatleri ve ilişkileri doğrultusunda farklı politikalar öngörüyor. (Örneğin, dahilde, ovaya inen bir PKK ile; hariçte ise ABD ile karşı karşıya gelmek istemiyor.) Dahası, Cemaat, bu gibi konularda belirleyici olma isteğinin, demokrasilerde sivil toplum kuruluşlarının siyaseti etkileme adına sarf ettiği meşru çabalar çerçevesinde kabul edilmesini istiyor. AKP ise, Cemaat’in devlet kurumlarındaki kadrolarının özerk yapısının STK’ların meşru baskılarından farklı olduğu, bu durumun yeni bir vesayet oluşturduğu düşüncesinde. Dolayısıyla da, AKP bu iki başlılığa bir son verme adına zaman zaman çeşitli tasfiye operasyonlarına girişiyor. Ancak, bu tasfiyelerin herbiri, ilgili mevzileri tutma adına onyıllarca ciddi çabalar sarf etmiş olan Cemaat nezdinde büyük hayalkırıklıklarına yol açıyor.

Özetle, her iki taraf da bir diğerine “Ben olmasaydım, sen şu anda bu kadar rahat olamazdın; dolayısıyla, bana borçlusun, ama nankörlük ediyorsun” diyor. Bu yönüyle, her iki taraf da (en azından kendince) haksız değil. Ancak bu çatışma esnasında sergilenen huşunetin zaman zaman ölçüsüzleşmesi, (sorunu daha da büyütme ihtimalinden ötürü) Türkiye adına endişe verici.

Dershane gibi konularda su yüzüne çıkan ihtilafın arkaplanı (kabaca) bu çerçevededir.

Paylaş:
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.