• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Bir Günah Keçisi Olarak Kapitalizm

25 Mar2012
 

[25 Mart 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

İstatistik derslerinde bahsi mutlaka geçen bir prensip vardır: İki vakanın sürekli aynı anda gözleniyor olması, aralarında bir nedenselliğin bulunduğu (yani birinin, diğerinin sonucu olduğu) anlamına gelmez. Bu konuda verilen belki de en meşhur örnek, dondurma tüketimi ile boğulma vakalarının hep aynı dönemlerde artış ve azalış gösteriyor olmasıdır. Haliyle, sırf bu örtüşmeden hareketle, dondurma tüketiminin boğulmaya neden olduğu sonucuna varılamaz. Zira her iki gerçekliği de aynı anda etkileyerek birlikte artıp azalmalarına neden olan asıl faktör, hava sıcaklığıdır.

Dondurma-boğulma ilişkisi, hatalı olduğu bariz olan bir örnek. Birbirleri ile ilişkilendirilmeye daha müsait gerçeklikler söz konusu olduğunda ise, insanların korelasyondan hareketle nedenselliğe hükmetme hatasına düşmeleri kolaylaşır.

Mesela, nüfusu müslüman olan ülkelerde diktatörlüklerin yaygın olmalarından hareketle İslam dininin demokrasi açığına neden olduğu sonucuna varmak böyle bir hatadır. Zira zengin doğal kaynaklara sahip olmayan müslüman ülkelere bakıldığında, ilgili korelasyonun gücü önemli ölçüde azalır. Bu konuda sayısız örnek verilebilir. Ama çıkarılacak sonuç hep aynıdır: Hayat, ilk bakışta anlaşılabilecek kadar basit değildir. Dahası, insanların çoğu da, görünenin ardına bakmak isteyecek kadar meraklı ve çalışkan değildir. Bu iki gerçek, tartışmaların çoğunun bilgiye dayalı olmamasını sonuç verir.

Sorular
Bugün itibariyle işçi hakları (ve daha genel anlamda da insan hakları) kapitalist ülkelerde çok daha iyi durumda. Ancak sırf bu veriden hareketle, bu durumun kapitalizmin bir sonucu olduğuna hükmetmek mümkün değil. Geçmişte yaşananlar dikkate alındığında ise, böyle bir hükme varmak daha da zor. Çünkü, işçilerin endüstriyelleşmenin ilk dönemlerinde maruz kaldıkları uygulamalar, vahşi olarak nitelendirilmeye müsait.

Bu durumda, kapitalist ülkelerde bugün itibariyle demokrasi ve insan haklarının daha ileri bir seviyede olmasının nedeni kapitalizm değilse nedir? Bu ülkelerde, kapitalizmin vahşi yıllarından bu yana yaşanan değişimde ne(ler) etkili olmuştur? Bu ülkelerin daha oturmuş bir yargı sistemine sahip olmaları mı? Kapitalizmin de beslendiği liberal düşünce geleneği mi? Sendikaların ve diğer proleter grupların mücadeleleri mi? Bu konuda herhangi bir sonuca varmadan önce bu soruların üzerinde durmak gerekiyor.

Diğer yandan, asıl neden ne olursa olsun, şu soru değişmiyor: Benzeri bir süreç sosyalist ülkelerde neden yaşanmadı? Neden hiçbir sosyalist tecrübe, demokratikleşemedi? Neden sosyalist ülkelerde işçi hakları bir yana, genel anlamda insan haklarından dahi söz etmek mümkün olmadı? Bu durum, sosyalizmin doğası ile mi ilgili? Yani sosyalizm, uygulamada, tek parti diktatörlüğüne dönüşmeye fazlasıyla müsait bir yapıya mı sahip? Eğer sorun bu değil ise, o zaman, yaşanan sosyalizm tecrübelerinde neden denge ve kontrol mekanizmaları ortaya çıkmadı?

Bu noktada daha hayati sorular da sorulabilir: Eğer daha az kapitalizm, daha fazla işçi hakkı anlamına gelmiyorsa, bu durum, işçi haklarının kapitalizm ile çok da ilgili olmadığı (ya da en azından, sadece kapitalizm ile açıklanamayacağı) anlamına gelmez mi? Yani eğer işçi haklarını (ve genel anlamda da insan haklarını) mümkün kılan liberal demokrasi, örgütlenme hakkı ve hukukun üstünlüğü gibi prensiplerse ve bu gibi prensipler kapitalist bir ülkede de varolabiliyorsa, o zaman hak taleplerini bu prensipler üzerinden değil de kapitalizm karşıtlığıyla dile getirmek ne kadar makul? Eğer özel teşebbüs hakkı gibi işçi hakları da gücünü büyük ölçüde liberal demokrasiden alıyorsa, o zaman her iki hak konusunda da kötü bir sabıkası olan sosyalizme dayanan bir tecrübenin daha iyi sonuçlar vereceğini nereden biliyoruz?

Ezberlerle ve bilgiye dayanmayan çıkarsamalarla hareket etme alışkanlığında olan ideolojik yaklaşım, bu türden analitik sorularla ilgilenmediği gibi, bunlardan rahatsızlık da duyuyor. Çünkü bu gibi sorular, her türlü kötülüğü keyfi bir tavırla karşıt ideolojiye atfetme alışkanlığını düşünce zannetmenin yüzeyselliğini ortaya koyuyor.

Sonsöz
Dünya üzerinde kusursuz bir siyasi ya da ekonomik bir politikalar bütünü (ve dolayısıyla da, kusursuz bir sistem) yok. Spesifik olarak, kapitalizm de, sosyalizm de, tıpkı diğer sistemler gibi ciddi açıklara sahip. Çünkü her politika tercihi, belli artı ve eksileri beraberinde getirir. Zaten politika tercihleri de, bu artı ve eksilere (trade-off) bakarak yapılır. Eksileri bulunmayan, yani her durumda olumlu sonuç veren politikalar ya da sistemler ise, sadece ideolojilerin dünyasında bulunur.

4

Okuyucu Yorumları

 

Mustafa Ajlan Abudak says:

March 25, 2012 at 1:40 pm

Adam Smith-Darwin Edmund Burke-Alfred Russell Wallace yenmiştir. Aslına bakarsanız darwin tamamen teleolojik olmayan gayesiz telenomik bir düzen önerdi. Fakat onu destekleyen whigler bunun sonucunun ”taksonomik-hiyerarşik” olmayan sonuçlarının farkına vardıklarından darwin kuramını edmund burke sosyolojisi (tedrici gayeselci sosyal evrim) ile topluma yaydılar.Bu sayede yazarın bahsettiği ”endüstriyelleşmenin ilk dönemlerinde maruz kaldıkları uygulamalar, vahşi olarak nitelendirilmeye müsait” süreçler zayıfın elenmesi olarak rasyonelize edilebildi. Unutmayalım ki sosyalistler ve liberaller elitisyendir. Sadece kullandıkları sosyal maskeler farklıdır. Sosyalistler bunu polit büro tarzı yapılarla cismanileşirken liberaller ”demokrasi kurumları yada sivil toplum örgütleri” çatısı altında gerçekleştirdiler. Serdar beyin demokrasi ve kurumları ile ilgili söyledikleri doğru olmakla birlikte yanıltıcı içeriğe de sahip. Demokrasi olası en iyi seçenek evet. Demokrasinin salt niceliğe dayandığında evrilebileceği durumlar tarihte biliniyor. Sadece sosyalizmi suçlamak abesle iştigal olur. Demokrasi inşa edecek nüfusun genel olarak niteliğinin iyileştirilmesi geliştirilmesi ile demokrasi gerçek anlamda işlerlik kazanabiliyor.(İsviçre kantonları kuzey Avrupa) Oysa elitisyen zihin akademik ortamın ve kurumların belirli süzgeçler (sınav,mülakat vs) geçerek haklar kazanmasına (bir kısmın en iyi büyük kısmın ortalama altı) bir öğrenim görmesini sağlıyor. Böylece Serdar beyin kitabındaki endoktrinasyon kolaylıkla sağlanabiliyor. Bunun üreteceği demokraside tabi pek iç açıcı değil. Şimdi kapitalizmin sadece ekonomik bir kavram olmadığı açık. Saç ayaklarında örüntüsü karışık; örneğin bilimsel anlamda ateist doktrin ve sosyal darwinizme dayanmakla birlikte sosyal anlamda kalvenist-protestan bir tercümeye ihtiyaç duyuyor. Yazarın seçim dediği şeyde determinist bir ideoloji içinde özgür irade ile sağlanmış değil” önceden belirlenmiş bir geleceğin gerçekleştirilmesi için argüman” olarak ortaya çıkıyor. Bu sebeple genel olarak yazı iyi bir ideolojik scoptoma eleştirisi. Kapitalizmi aklama çabası olduğunu düşünmüyorum olsa olsa bir tür var olan durumu yüzeysel bir savunma diyebiliriz..

 
 

Halit says:

March 25, 2012 at 10:48 pm

Benimsemiş olduğunuz üslubun son derece menfi, diyaloğa imkan vermeyen bir mahiyet arz ettiğini söyleyeyim önce. Yazınızın muhtelif bölümlerini parça parça alıntılayıp, fikirlerimi ifade etmeye çalışacağım:

”Hayat, ilk bakışta anlaşılabilecek kadar basit değildir. Dahası, insanların çoğu da, görünenin ardına bakmak isteyecek kadar meraklı ve çalışkan değildir. Bu iki gerçek, tartışmaların çoğunun bilgiye dayalı olmamasını sonuç verir.”

Yani? Bilgiye dayalı verilerden yola çıkıp 180 derece farklı sonuçlara varmak mümkün. Tabi burada niyet farklı, ilk bir-iki paragraf üvertür niyetine kaleme alınmış: ”Çalışkan ve meraklı olmamak, bilgiye dayalı olmayan tartışma” filan derken az ileride ”cahil anti-kapitalistler” mevzusuna geliyoruz.

İlk bir-iki paragrafta hazırlanan ilmek, kendileri adına konuşma fırsatı tanınmamış anti-kapitalistlerin boynuna kolaylıkla geçiriliyor. Sıfır zahmetle böylesi bir zafer elde etmek için çok araştırmaya, bilgili yahut akıllı olmaya gerek yok herhalde!

Esasında bunca retorik hile hurdaya hiç lüzum yokmuş; sadece ”ben anti-kapitalistlerin cahil olduklarını düşünüyorum” yazsaydınız, okurlarınızın vaktinden çalmamış olurdunuz.

”Bu ülkelerde, kapitalizmin vahşi yıllarından bu yana yaşanan değişimde ne(ler) etkili olmuştur? Bu ülkelerin daha oturmuş bir yargı sistemine sahip olmaları mı? Kapitalizmin de beslendiği liberal düşünce geleneği mi? Sendikaların ve diğer proleter grupların mücadeleleri mi? Bu konuda herhangi bir sonuca varmadan önce bu soruların üzerinde durmak gerekiyor.”

Evet, durmak gerekiyor. Bu durumda, misal kapitalizmi ”besleyen” liberal düşüncenin, sizin de sözünü ettiğiniz erken dönemlerinde neden -kapitalizmi- ”beslemekten” geri durduğunu da açıklamak gerekiyor ki, teorik çerçevemiz ahistorik olmasın.

Değişim, belirli tarihsel/toplumsal mekanizmalara ve bu mekanizmaları tetikleyen öznel süreçlere atıf yapmaksızın açıklanamaz. Bu yüzden, her iki koşulu da sağlayacak şekilde rahatlıkla ifade edilebilecek ”işçi mücadeleleri” tezinin karşısına ”liberal demokrasinin ihtişamını” koymak, şahsi kanaatim odur ki, yerle yeksan etmek için oldukça kolay bir argüman sunuyor muarızlarınıza.

(Bir anarşist-komünist olduğum için, SSCB’yle ilgili sorularınızı yanıtlama ihtiyacı duymuyorum. Ücretli emeğin/iş piyasasının, genişçe bir ücretler makasının, artık değerin temellükü ve işlenmesini mümkün kılan kararları alan idareciler ile, alınan kararları uygulamakla yükümlü sıradan emekçiler arasındaki ayrımın muhafaza edildiği, ABD’yi iktisadi büyümede geçmeyi, hatta gömmeyi hedef edinmiş, böylelikle de ”üretim için üretim” şiarını bayrağına nakşetmiş SSCB’nin ‘sosyalizm’den çok, kapitalizme benzediği kanaatindeyim)

”Yani eğer işçi haklarını (ve genel anlamda da insan haklarını) mümkün kılan liberal demokrasi, örgütlenme hakkı ve hukukun üstünlüğü gibi prensiplerse ve bu gibi prensipler kapitalist bir ülkede de varolabiliyorsa, o zaman hak taleplerini bu prensipler üzerinden değil de kapitalizm karşıtlığıyla dile getirmek ne kadar makul?”

Ne gibi işçi hakları mesela? 80lerden beri, tüm dünyada sermayenin işçi haklarına yönelik karşı saldırısı gerçekleşmiyor mu? İşçi haklarını kısıtlamak, güvencesiz çalışmayı yaygınlaştırmak, reel ücretleri baskılamak filan, bütün bunlar bu işçi hakları tartışması içerisinde nereye oturuyor? Peki bu tartışmada devletin rolü ne? Hani şu şirketlerin borçlarını üstlenip, bunun ceremesini ”kemer sıkma politikaları” yoluyla halka ödetmeye meyleden devletlerin rolü?

Bu tartışma o kadar basit bir tartışma değil. Üstelik sizin gibi düşünmüyorum ben: Son derece saygın liberal, marksist, anarşist, hatta muhafazakar düşünürler olduğunu biliyor, görüyorum. Bu ideolojilerden birini yahut bir kısmını ”cehaletle”, meftunu olduğumuz ideolojiyi ise ”aydınlanma”yla, ”zinde ve zehir gibi çalışan akıl”la ilişkilendirmek kofluğuna, değersiz -akademik açıdan öyle!- bir gazete köşesinden zafer türküleri çığırma bayalığına gark olmaya lüzum var mı?

Gerçekten, sosyal bilimler alanında en çok alıntılanan ilk 10-15 kişiden biri olan marksist coğrafyacı ve antropolog David Harvey’in adını terazinin cahil, kendi adınızı ise alim kefesine yazdırmaya el veriyor mu vicdanınız?

Sakın ”yok, tabi ki oldukça zeki, donanımlı sosyalist düşünürler de var ama ben bazı sosyalistleri, yahut sosyalistlerin genelini kastediyorum” demeyin. Aykırı kafalar, ismiyle müsemma, aykırı kafalardır. Hangi ideolojiden olursa olsunlar sayıları sınırlıdır. Kaldı ki isim filan vermeden, ”bazı sosyalistler” demek de çiğlik olmaktan öte bir mana taşımaz. Gölge boksunu bırakalım; eğri oturup, doğru konuşalım.

”Yani eğer işçi haklarını (ve genel anlamda da insan haklarını) mümkün kılan liberal demokrasi, örgütlenme hakkı ve hukukun üstünlüğü gibi prensiplerse ve bu gibi prensipler kapitalist bir ülkede de varolabiliyorsa, o zaman hak taleplerini bu prensipler üzerinden değil de kapitalizm karşıtlığıyla dile getirmek ne kadar makul?”

Kararımızı vermişiz bile: Az önce ”liberal demokrasi” mi, ”işçi mücadeleleri” mi diye sorarken, tartışmak lazım derken, el çabukluğu marifet, liberal demokrasinin, kapitalizmin işçi haklarını sınırsız ve sürekli biçimde massetme kapasitesine sahip olduğu kabulü lehine kullanıyorsunuz oyunuzu.

Burada salt ”3 mü olur 5 mi” şeklinde asgari ücretten, tazminattan, iş kanunundan filan söz etmek istemiyorum. Önemsiz olduğu için değil, fakat daha önemli bir başka meseleyle ilintili olduğu, o meseleyi gözden ırak tutmamanın elzem olduğuna inandığım için: Şirket hakimiyeti adına iktisadi kararların demokratik karar alma mekanizmalarından azade kılınması, insanların hayatlarının asli bir parçası olan iş ve çalışmayla ilgili kararlarının alımından dışlanması, ve dolayısıyla da bizzat kendi hayatları hususunda erksizleştirilmesi manasına geliyor. Burada radikal demokratik yaklaşımı, ”bireycilik” adına otoriter, devasa şirket yapılarını kayıran piyasacı müelliflerin savlarına tercih ediyorum.

Hülasa, bu konuyu sadece ”kafasına tuğla düştüğü için sakatlanıp, çalışamaz hale gelen işçiye şu kadar lira tazminat verelim” düzeyinde tartışmanın bir manası yok, bu bir.

Bir ikincisi, haklar ve özgürlükler meselesinin olmuş bitmiş bir mesele değil, sürekli bir mücadelenin konusu olduğu, ”liberal demokrasi”nin kriz anlarında nasıl ivedilikle devreden çıkarıldığı -Yunanistan?-, bunun kimlerin işine geldiği, devlet elitleriyle iktisadi elitler arasındaki çıkar birliği gibi bir dizi mesele var konuşulması gereken.

”Zaten politika tercihleri de, bu artı ve eksilere (trade-off) bakarak yapılır. Eksileri bulunmayan, yani her durumda olumlu sonuç veren politikalar ya da sistemler ise, sadece ideolojilerin dünyasında bulunur.”

Kime mesaj veriyorsunuz burada? ”Dogmatik solculara” mı?

Yine mi gölge boksu, yine mi çiçek?

Tek kale maç yapmış, 8-0 galip ayrılmışsınız. Mars’tan dünyamızı teşrif buyursanız, daha iyi olmaz mı?

(Çok uzun bir ileti yazdım, farkındayım. Bunu burada etraflıca tartışamayacağımızı da biliyorum. Sadece kişisel bir rahatsızlığın ifadesi olarak alın bu mesajı)

 
 

Zayıf Libido says:

March 26, 2012 at 12:24 am

“Dünya üzerinde kusursuz bir siyasi ya da ekonomik bir politikalar bütünü (ve dolayısıyla da, kusursuz bir sistem) yok. Spesifik olarak, kapitalizm de, sosyalizm de, tıpkı diğer sistemler gibi ciddi açıklara sahip.”

Aslında bu cümleniz -ki daha evvel başkaları tarafından defalarca söylenmiş- insanın aklına şu soruyu getiriyor. Bir ekonomik veya siyasi sistem/politika fikirsel olarak nasıl bir gelişme süreci izliyor? Baktığınız zaman Adam Smith, Karl Marx gibi kimseler bireysel olarak bilgi ve gözlemlerinden yola çıkarak bir fikir ortaya atıyorlar. Sonraki süreçte yaklaşık olarak aynı şeyleri okuyan, öğrenen, farkeden insanlar kendilerine ulaşan fikirsel mirasın eksiklerini fark edip tamamlamaya çalışıyorlar.

Kaçınılmaz olarak subjektif yorumlar ekleyerek fikri doğrultmaya, muhalif fikirleri alt etmeye çalışan bu fikir adamları gerçeği anlamaktan çok gerçeği üretmeye çalışıyorlar. Yaratmadıkları gibi, hiç bir haline müdahale edemeyecekleri toplumun gerçeklerini varsayıp ona göre projeler geliştiriyorlar.

Bu devlet idaresinde de aynı şekilde görülüyor. İdareciler toplumu anlamaya çalışmak yerine, anladıklarını varsayarak hareket ediyorlar.

Kutsal metinler ise toplumu yaratan yaratıcının toplum için yaratmış olduğu iyi ve kötüyü belirtmesidir. Kutsal metinleri anlamak için uğraşmak, o merkezden hareketle sosyolojik ve psikolojik tahliller yapmak ve toplumu ona göre idare etmek daha yararlı sonuçlar doğuracaktır.

 
 
 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.