• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Bir Otosoykırım Olarak Eğitim

4 Dec2011
 

[4 Aralık 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

İnsanın dünyayı algılayış şekli ve kişiliği, büyük ölçüde küçük yaşlarda oluşuyor. Dahası, küçükken şekillenmeye çok daha müsait olan insanın o yıllardaki tecrübeleri, hem kişiliğine hem de algılarına temel teşkil edecek olan zihniyetini de inşa ediyor – ve insan, hayatının geri kalan kısmında, bir kez şekillendikten sonra değişmesi epey zor olan bu zihniyetin tesiri altında yaşamak durumunda kalıyor.

Aile Etkisi
Doğan Cüceloğlu, çocukken yaşanan tecrübeler konusunda aile etkisine dikkat çekerek, kendileriyle “Sus!”, “Otur!”, “Kalk!” gibi kısa emir cümleleriyle konuşulan çocukların agresifleştiklerini, ilgi gösterilmeyen ve yokmuş gibi davranılan çocukların içlerine kapandıklarını, ve ilgiyle büyütülen ve uzun, soyut cümlelerle konuşulan çocukların ise dahileştiklerini ifade ediyor.

Aynı şekilde, araştırmalar, bir soykırım yaşanırken olan biteni seyretmek yerine kurbanları saklamaya ve kurtarmaya çalışanların, ekseriyetle küçüklüklerinde ailelerinden sevgi ve şefkat görmüş olan insanlar arasından çıktığını gösteriyor. Özetle, insanların küçükken yaşadıkları tecrübeler kişilik ve tavırlarında ömür boyu belirleyici oluyor. Küçüklüklerinde iyilik görenler, iyiliğe daha meyilli oluyorlar. Kötülük görenler ise, gerek kötülük yapmakta gerekse kötülük karşısında sessiz kalmakta daha az sorun görüyorlar. Bu şekilde, iyilik ve kötülük, nesilden nesile aktarılarak sürekli kendini yeniden üretiyor.

Okul Etkisi
İyiliğin ve kötülüğün kolaylıkla filizlenebildiği bir diğer ortam da okul. Bu konuda bir fikir verebilecek en meşhur örneklerden biri, 1967 yılında Kaliforniya’da Ron Jones adlı bir lise öğretmeninin yaptığı çalışma.

Ron Jones, sınıfını bir Nazi ortamına dönüştürmeye çalışmış ve öğrencilerin bu ortamın ne denli tesiri altına gireceklerini test etmek istemişti. Jones, bu amaçla, dersin işleniş şeklini radikal bir şekilde değiştirdi. Örneğin, öğrenciler ona artık ilk adıyla değil “Bay Jones” şeklinde hitap edeceklerdi. Sınıftan içeri girdiğinde herkes ayağa kalkacaktı. Ders işlenirken herkes dik oturacaktı. Derste söz alan öğrenciler ise, ayağa kalkmadan konuşmayacaklardı.

Jones, bu otoriter yapıyı grup aidiyeti, lider kültü ve tektipleştirme ile de destekledi. Grup için bir isim belirlendi ve logo hazırlandı. Disiplin, birlik ve güç eksenli kavramlar yüceltildi. O ana dek okula sivil kıyafetlerle gelen öğrencilere, beyaz gömlek giyme zorunluluğu getirildi. Herkes aşırı bir uca taşınmış olan bu disiplin kurallarına riayet edecekti. Bir tür polislikle görevlendirilen üç öğrenci ise, kuralları ihlal edenleri Lider Jones’a ihbar edecekti.

Öğrenciler bütün bunlara (ve bu çerçevedeki diğer benzeri uygulamalara) karşı çıkmak bir yana, büyük bir ilgi gösterdiler. Deney kısa süre içerisinde bir sosyal harekete dönüştü. 30 kişiyle başlayan ders mevcudu, yeni katılımlarla 200’ü aştı. Asıl etkileyici olan ise, bu yeni sınıf ortamının bir kurgudan ibaret olduğunun kısa sürede unutulması ve kurgunun bütün zihinleri esir almasıydı. Örneğin, Lider Jones, bu otoriter yapıyı sorgulayan üç öğrenciyi dersten atıp bir daha sınıfa girmelerini yasakladığında hiç kimse buna itiraz etmedi. Dahası, polislikle görevlendirilmeyen pek çok öğrenci de gönüllü olarak bu işe soyunarak arkadaşlarını Lider Jones’a ihbar ettiler.

Ron Jones, bir hafta sonra öğrencilere onları manipüle ettiğini açıkladı ve onlardan bütün bu uygulamalara bakarak Nazi Almanyasında yaşananların nasıl mümkün olabildiğini anlamaya çalışmalarını istedi. Zira öğrenciler, bir lider bularak ona bağlanmışlardı. Bir üniforma giymiş, gücü ve disiplini yüceltmiş ve seçkin bir grup inşa edebileceklerine inanmışlardı. Grup aidiyetine bağlılık yemini etmiş, grubun kurallarına uymayanlar susturulduğunda ve çeşitli diğer haksızlıklara uğratıldığında sessiz kalmayı tercih etmişlerdi. Dolayısıyla da, faşizmi başka yerlerde değil, orada, o sınıfta ve kendi tabiatlarında aramaları gerekmekteydi.

(Deney ile ilgili detaylara şuradan ulaşılabilir. 2008 yılında Almanya’da deneye dayanan Die Welle adlı bir film de çekildi.)

Sonsöz
Ron Jones’un deneyde oluşturmak istediği ortam ve öğrenci tipi, Türkiye’nin hiç de yabancısı olmadığı (ve halen önemli ölçüde canlı olan) bir zihniyeti yansıtıyor. Bu okul ortamı, (bazı araştırmaların ortaya koyduğu gibi) sadece öğrencileri aptallaştırmakla kalmıyor – otoriterleştiriyor, acımasızlaştırıyor, kötücülleştiriyor.

Buradan hareketle, Türk milli eğitiminin (aile içi eğitimle birlikte), bir milletin kendi beşeri sermayesini kendi elleriyle yok ettiği bir sürece karşılık geldiği de söylenebilir.

5

Okuyucu Yorumları

 

rüştü hacıoğlu says:

December 4, 2011 at 9:23 am

Benim ilkokulu okuduğum dönemde beslenme çantalarımızda getirdiğimiz ve serbest zamanlarda okulun dilediğimiz köşesinde, dilediğimiz arkadaşlarımızla piknik havası içinde gerçekleştirdiğimiz atıştırma, “beslenme saati” adı altında standarda kavuşturuldu.

Doğal ve serbest bir davranışın belirli bir kalıp içinde sunulmasının zorunlu kılınmasının meydana getirdiği baskı, “otorite”nin zaafa uğradığı anlarda bir “isyan” teşebbüsüne dönüşebilmektedir.

İşte bu “besleme saati” uygulamasına geçilen günlerin birinde öğretmenimiz bizleri, beslenme saatinin “beslenilecek, beslen!” komutu ardından gelen minik “beslenme andı” başlayan ayinin sessiz ve büyülü atmosferiyle baş başa bırakarak sınıftan ayrıldı. Küme adı verilen “tembel”den (öğretmenin sevmedikleri) “çalışkan”a (sevdikleri) doğru sınıflandırılmış minik düzenimiz, otorite boşluğunun bilmem kaçıncı saniyesinde, sınıfsal pozisyonlarını birer mevziye dönüştürerek, yerimizden hiç kalkmadan büyük bir meydan muharebesine giriştik, üzüm ve zeytin çekirdekleri ağırlıklı harp silâhlarımızla…Daha önceleri böylesi bir ortamın oluşması mümkün olmadığından, durumun baştan çıkarıcılığını varın siz hesabedin…

Otorite sınıfa döndüğünde karşılaştığı manzaranın dehşetiyle “şok doktrini”ni devreye soktu. İşlediğimiz “suçun” otoriteyi yerle yeksan eden bir isyan hareketine dönüşmesini önleyip “münferit” kalması için bir dizi önlemi içeren paketi bizlere dikte ettikten sonra, isyanın ele başlarını itirafa davet edip cezayı hafifletici bir neden teşkil ettiğinden bahisle “sıra dayağı” adındaki toplu “akıllandırma” dan kurtuluşun imkânlarını yarattı önce. Böylece, isyana katışmış olsalar da, “elebaşı” olmayanların cezadan sıyrılma imkânı, “muhbir”i yarattı.

Benim, olayın başında mı ortasında mı olduğumun bir önemi yoktu. “Tembeller” kümesinden bu yıl “kurtulmuştum” ve o kümede olmanın maddi ve manevi tüm sonuçlarını iyi biliyordum. Ayrıca attığım üzüm, olaylara karışmayan kekeme Ramazan’ın gözüne gelmişti ki, zaten itiraf beklentisinin ağır sessizliğini bozan ilk ses Ramazan’ın devamını getiremediği:

– örtmenim rüüş… sesi oldu.

Öğretmenimiz Ramazana sert bir “sus!”la yanıt verse de Ramazan ısrarla mevzuyu deşmeye, öğretmen de onu susturmaya çalışırken, ben, yaydan çıkmış okun tutulamayacağı bilgisiyle sınıfta ilk ayağa kalkan oldum. Ancak o da ne? Öğretmen beni kayırmayı kafasına koymuş bir kere, ilk etkin pişmanlıktan yararlanarak cezayı azaltmaya çalışan ve sınıfı sıra dayağından kurtaran bana öğretmenin sorusu şu oldu:

– Söyle bakalım rüştüü, sizin kümede kimler bu işe bulaştı?

Kimler mi? Ramazan ve bilemedin iki-üç aşırı sakin hariç herkes bu işin içindeydi, sınıfın hali pür melali ortada, onca zamandır bu psikolojik işkence zaten bu hâlden doğmadı mı?

İki üç kişinin becerebileceğinden çok fazlasının ortada, tahtada, Atatürk ve mevsimler köşesinde bile derin izler bıraktığı; teravih namazlarında arka sıralarda şamata yapmaktan bile büyük bir infialle karşı karşıya olduğumuz bir ortamda, ayağa kalkmak suretiyle “Kara Murat benim!” demiş 9 yaşında bir çocuğa öğretmenin yaptığına bakarmısınız:

“Sizin kümeden kimler yaptı?”

Olay, kimin yapıp yapmadığını aşan bir manevi ağırlıkla üzerime çöktü. Rejimin tüm kutsallarını zeytine, peynire, karışık meyve tabağına bulamanın büyük suçu üstüne bir de öğretmeni “yalancı çıkarma” suçunu işleyip işlememe baskısı altında zorlandığım itirafa yenilerek bütün küme cevabımın dışında tutularak, dövülmelerine neden olduğum arkadaşlarımın kurbanlık koyun gibi özellikle de en iyi arkadaşım Hamit’in bakışını hiç unutamıyorum…

Alçaklığın ödüllendirildiği, her türlü yol ve yöntemle çocuklara zerk edildiği (başkan ve yardımcıları konuşanları yaz!) en insani eylem olan konuşmanın, baskının her çeşidiyle susturulduğu bu düzenin savunulabilir hiçbir yanı yok. Bulgaristan göçmeni olduğumuz için ve kendisine sanıyorum çok iğrenç gelen şivemi döve döve (ki öyle böyle dövmezdi. hafızanızda iz bile tutamazdınız korkudan, sadece üzerime gelişini hatırlıyorum) 2 yılda düzeltip, 3. sınıfta beni sınıf atlatarak alçaklıkla da eğiten öğretmenime minnettarım, bulgaristanlılaa gibi yaymêem azıımı aatııkın….

 
 

nazlıd says:

December 6, 2011 at 3:52 pm

Eğitim sistemimizle ilgili tartışılacak çok şey var fakat , eğitim sistemimizle ilgili tartışılmayacak tek gerçek şu ki ‘’türk eğitim sistemi gerçek entellektuel yetiştiremiyor fakat haddinden fazla ,olmadığı halde kendinii entellectuel zanneden kişiler yetiştiriyor’’

Küçük yaştaki sevgi ile şiddet arasındaki ilişki konusunda basit bilgiler verilmiş(bu konu zaten orta öğretim seviyesi bir bilgi) ve despot eğitimle birleşince sevgisizliğin sonuçları hakkında yorum yapılmaya çalışılmış fakat bu yapılarak psikiloji çok basite indirgenmiş yani yazı belkide bu konuda yeterli psikolojik inceleme yapılmadan yazılmış.

Evet sevgi çok önemlidir fakat bahse konu sevgi çok erken yaşlarda eğitim çağı başlamadan önce verilmesi gereken sevgidir. Özellikle 3-5 yaşlarına kadar çocuğa verilen sevgi ömür boyu karakterde etkili kalır. Çocukken yeteri kadar emzirilmeyen çocuklarda bile ilgisizlik ve sevgisizlik nervozu oluşma riski bayağı yüksek oluyormuş. Bu yaşlarda sevgisiz kalan çocukların da empati duyguları köreliyor ve karşısındakının acısını anlayamyor. Okul çağına gelince zaten iş işsten geçmiş oluyor. Tabiiki eğitimin de büyük etkisi olabilir fakat bu karakter formasyonu şeklinde değil, bilgi edinme ve edinilen bilgiler doğrultusunda daha sağlam mantık yürütebilme şeklinde oluyor.

Nitekim yazarın örneğine göre bizim zayıf eğitimle abd nin daha iyi eğitimi arasında birkaç haftalık fark varmış(birkaç haftada öğrenciler despotlaşabilmiş), hatta abd deki öğrencilerde tc tipi eğitim özlemi olduğu da söylenebilir.

Geo dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre ufak yaşta sevgi konusunda daha eğitimsiz tarım toplumları , daha eğitimli endüstriyel batı toplumlarından daha başarılı imiş. Zira ufak yaşta sevgi için fiziksel temas, kucağa alma, emzirme çok önemliymiş ve genelde endüstriyel modern toplumlarda çalışan anne bu konularda çok zayıf kalıyor. Ayrıca batı da ufak yaşlarda başlayan sıkı aile disiplini de çocukları sevgisiz bırakıyormuş. İlkel toplum insanı daha mutlu fakat hayatta batılıya nazaran daha az başarılı oluyormuş. Ufak yaşta anne ve babaya daha yakın büyüdüğü için sevgi ve ilgi ihtiyacını bir şekilde tatmin etmiş olan çocuk ileriki yaşlarda daha tatminkar oluyormuş. Daha fazlası için çalışma ve didinme gereği duymuyormuş. Modern batının çocukluğunda gerekli aile yakınlığı görmemiş insanı da ileriki yaşlarda bu eksıklıği bir türlü tatmin edemediği için devamlı ilgi ve tanınmışlık(recognıtıon) arıyormuş. Bunun içinde daha çok çalışması ve kendini eğitmesi gerektiği için daha başarılı oluyormuş.(tabiiki bu başarı hırsı ile başarısının önünde engel teşkil edecek insanları ezmekte de hiç tereddüt etmiyor). Bu benim okuduğum bir araştırma. Anladığım: sevgi sadece dayak atmamakla ve bağırmamakla verilemiyor.ilk 5 yaşa kadar Aşırı bir anne baba yakınlığı ve şefkati gerekiyor(özellikle bebeklikte anne kucağı vs çok önemli)

Bazı sonuçlar:

-yazarın anadoluda soykırım olarak nitelediği tüm kırımlar türkiyede okur yazar oranının %10 civarı olduğu, bahse konu cumhuriyet eğitim sisteminin henüz tam başlatılamadığı bir dönemde, fransa da veya Osmanlının en iyi okullarında eğitilmiş ıttihat terakkist paşalar tarafında organize edilmiş
-modern eğitimli almanlar holokaustu yapabilmiş(bizim gene ermeni ve rumlar bizi arkadan vurdu gibi argümanlarımız var fakat onlarınki tamamen ırksal)
-berbat eğitimli tc deki kafatasçı parti %15-18 cıvarında oy alırken , modern eğitimli batının ırkçı partileri (sosyal demokrat olarak bilinen iskandınavlarda dahil) iktidara gelebilecek kadar oy alabiliyor(ve ırkçılık yükselişte)
-modern eğitimli batı 2 cihan harbinde 100 milyon civarı insanın ölümüne sebep olabiliyor, Amerika ve avusturalyadaki yerlilerin soyunu kurutabiliyor.

Sn serdar beyi 3 aydır takip ediyorum(arşiv yazılarınada bir göz attım) fakat şu ana kadar türkiye lehine söylediği bir kelime okumadım. Acaba hangi pencereden bakıyor. Herhangi bir pencereden bakınca buralar bazı konularda gerçekten kötü gözükebilir fakat bu nasıl bir pencereki , bakılınca türkiye her konuda kötü gözüküyor?

New york ta sokaklarda her sene 1500/2000 cıvarı cınayet olduğunu(orada bulunduğum 1990 yılında 2400 cıvarı idi), Washington ve diğer büyük şehirlerde de durumun aynı olduğunu, abd deki tecavüz oranının çok yüksek olduğunu, new york ta yaşayan bir vatandaşın ömrü boyunca sokakta en az bir kere soyguna uğrama ihtimalinin %100 civarı ve hatta daha üstünde olduğunu acaba biliyormu?
Kişi başı milli geliri 40000 usd civarı olan refah ve eğitimli bir toplumda bu yüksek suç oranlarına hangi sevgi veya sevgisizlik neden oluyor acaba??
(note:Avrupa daki bazı metropollerdeki durum da abd den çok farklı değil)

 
 

Serdar Kaya says:

December 10, 2011 at 6:18 am

Nazli Hanim,

Yazdiklariniza ara sira denk geliyorum.

Cogunlukla burada yazilanlari elestiriyorsunuz. Ama benimle ayni fikirde oldugunuz yerlerde bile, benim yazdiklarimdan cok farkli seyleri teyit ettiginizi goruyorum. Bu da, okuduklarinizi dogru sekilde anlayamadiginizi ima ediyor.

Genel olarak da yazdiklarinizda hem mantik dizisi hem de imla yonuyle ciddi bir SAVRUKLUK var.

Hatirlarsaniz, bu yaziya ilk gonderdiginiz yorum (henuz sistemde yayinlanmis bir yorumunuz olmadigi icin) otomatik olarak moderasyon oncesi beklemeye alinmis ve ben sistemi genellikle haftada bir kez (yeni yazi girerken) kontrol ettigim icin yorumunuz bir sure beklemede kalmisti. Bu nedenle o hafta kontrol panele goz attigimda sadece ilk gonderdiginiz yorumu degil, yorumunuzun icerik nedeniyle onaylanmadigini zannettiginiz icin yazdiginiz muteakip yorumlari da gormustum. Bu muteakip yorumlarinizda (ozetle) demokratlik anlayisimi hakkimdaki ileri geri ifadelerle sorguluyordunuz. (Size durumu acikladigimda neyse ki ozur dilemistiniz.)

Sizden imla kurallarina uymanizi da rica etmistim. Ama kurallar belli oldugu ve her yorum kutusunun altinda bu kurallara acikca link verildigi halde, (sanki buna tek tarafli olarak karar verebilirmis gibi) “tamamen” kuralli yazamayacaginizi soylemistiniz. (O gunden beri de “yari-kuralli” olarak yazmaya devam ediyorsunuz.)

Gectigimiz haftalarda “ogretmen teroru” ifadesini kullanmis olmam nedeniyle, yazdiklarimin samimi olmadigini, “ardinda bir ardniyet” olabilecegini dahi soylemekte bir mahzur gormediniz.

Kaleminiz cok rahat. Belli ki, her akliniza geleni dogru mudur, degil midir, haddimi asar miyim, haksizlik eder miyim, sozlerimin ucu nerelere varir, muhataplarimi incitir miyim gibi seyler dusunmeden rahatlikla soyleyebiliyor, yazabiliyorsunuz. Ama daha once de soyledigim gibi, yazdiklariniz, okuduklarinizi dogru sekilde anlayamadiginizi ve dusuncelerinizi makul bir sekilde organize edemediginizi gosteriyor. Mesela yukaridaki yazida, “bizim zayıf eğitimle abd nin daha iyi eğitimi arasında birkaç haftalık fark” oldugunu gosteren bir ornek verdigimi soyluyorsunuz. Yazida bu anlama gelen herhangi bir bilgi ya da arguman bulunmuyor. Bunu nereden cikardiniz bilmiyorum. Ama yaziyi okuyunca boyle bir sonuca varabiliyorsunuz. Hemen her yorumunuzda benzeri bir RASTGELELIK (ama butun bu eksikliklere ragmen nereden geldigi belli olmayan sasirtici bir kendinden eminlik) soz konusu.

Mesela, “new york ta yaşayan bir vatandaşın ömrü boyunca sokakta en az bir kere soyguna uğrama ihtimalinin %100 civarı ve hatta daha üstünde olduğunu acaba biliyormu?” gibi sorulari ciddi ciddi sorabiliyorsunuz. Halbuki bu gibi ifadelerin hicbir anlami yok. Cunku bir ihtimal degeri hicbir zaman %100’un uzerinde olmaz. (Butun ihtimaller, 0 ila 1 arasinda bir degere karsilik gelir.)

Ozetle, (1) okuduguzu anlamadan, (2) eksik bilgiyle, (3) dusunmeden, (4) ezbere yazilar yaziyor, (5) bunlarla bir seyler soylediginizi zannediyor, ve hepsinden kotusu, bir de (6) muhatabinizi bu gibi carpik yaklasimlarla hem yargiliyor, hem de itham ediyorsunuz.

Bu sekilde davranmak elbette sizin tercihiniz. Ama yorumlarinizin yayinlanmaya devam etmesini istiyorsaniz, en azindan iki konuya dikkat edin: (1) Muhatabinizi yalancilikla itham eden “ard niyet” sorgulamalari yapmayin, ve (2) imlanizi duzeltin.

Sonsoz: Aslinda bunlar sadece bu site icin gecerli degil. Yazmadan/Konusmadan once sabirli olmak ve dusunmek genel anlamda iyi bir aliskanliktir. En azindan ben oyle yapmaya calisiyorum ve bugune kadar bir zararini gormedim.

 
 

şinasi yakut says:

December 10, 2011 at 7:57 pm

serdar hocam geçenlerde bir internet sitesinde okudum ;meb müfredat tespit ederken 1949 yılında kabul edilen kanuna göre 4 amerikalı 4 türk uzman karar veriyor oyların eşit olduğu durumlarda hakem amerikan büyükelçiliği.

 
 

nazlıd says:

December 11, 2011 at 1:45 am

Sn serdar bey

Yazdıklarıunıza katılmıyorum fakat imla kuralı hakkında haklısınız. Benim imla kurallarına uymamam benim doğru anlaşılmama engel teşkil etmiyor. Bundan eminim fakat siz bu konuda çok titiz iseniz, bana mantıklı gelmesede sitenizi rahatsız etmem.

Genel tavrınız şu: eğer eleştiri alırsanız, sizin gibi bir gazete yazarı hata yapamayacağına göre , mutlaka 1-yorumcunun algılama sorunnu var -2-yorumcu kendini ifade edemiyor 3-yorumcu takıntılı ve kendi hatasını göremiyor-4-yazıyı tam anlamadan yorum yapıyor.

Bana yazdığınız cevap, daha önceki eleştirmenlere yazdığınız cevapların bir copy paste i gibi..

Acaba siz yorumcuyu tam anlayabiliyormusunuz?

Bu bana yazdığınız son mesajdan edindiğim bir izlenim değil , sizi eleştiren tüm yorumculara karşı aldığınız genel tavır. Bu da belki de türk eğitim sisteminin önemli bir eksiği.

Ben diğer yorumcularla da çok tartıştım fakat sizin suçlamalarınızla hiç karşılaşmadım(bir keresinde dariıus mangen bana hakaret ettikten sonra hatasını kabul etmemek için benim yanlış anladığımı iddia etmeye çalışması hariç). Normal hayatımdada bu tip ithamlarla ilk kere karşılaştım.

Siz devamlı türkiyeyi eleştiren hatta bu eleştirileri hakaret seviyesinde kullanan bir uslupla yazı yazmaktasınız. Devamlı türkiye hakkında çok karanlık tablo çizmeye çalışan bir ruh halinin arkasında bir neden aramak ta benim hakkım zira ben bu ülkenin vatandaşıyım ve çocuklarım ve ailem bu ülkede yaşamakta. devamlı benim ait olduğum kimlik ve kültüre hiçbir olumlu söz etmeden eleştiri yaparsanız ben alınıp burada bir art niyet ararım. Zira objektif değilsiniz.(bu eleştirilerinizin bir çoğuna bende katılıyorum fakat şu ana kadar takip ettiğim kadarı ile ‘’türkiyede her şey kötü , soykırımcı ve vahşi bir milletiz ötesinde olumlu bir tavrınızı görmedim . )

Demişsinizki:

‘’Mesela yukaridaki yazida, “bizim zayıf eğitimle abd nin daha iyi eğitimi arasında birkaç haftalık fark” oldugunu gosteren bir ornek verdigimi soyluyorsunuz. Yazida bu anlama gelen herhangi bir bilgi ya da arguman bulunmuyor. Bunu nereden cikardiniz bilmiyorum. Ama yaziyi okuyunca boyle bir sonuca varabiliyorsun’’

3 cü yazı diziniz sonucu türk eğitim sisteminin despot ve soykırıma yakın bir öğrenci tipi ürettiği fikrinde olduğunuz izlenimi vermişsiniz. Abd lisesin de verdiğiniz öğretmen deneyinde de öğretmenin birkaç haftalık deneyi sonucu öğrencilerin türk öğrenciler gibi despotlaşmaya başladığını, arkadaşlarını ispiyonlayacak kadar hainleşmeye başladığını , bu sistemin çok çabuk benimsenip diğer sınıflardan da reğbet görmeye başladığını siz söylediniz. Yani abd lisesindeki bir deney birkaç hafta içinde öğrencileri türk öğrenciler benzeri despotlaştırabilmiş. Buradan da ben despotluk konusunda arada birkaç hafta fark varmış yorumunu neden yapamayayım????? Sizin verdiğiniz deney sonuçlarından ben bu sonuca varabilirim.

New yorktaki soyulma olsasılığı konusunda grammer hatası konusunda haklısınız(bakın ben hatamı kabul ediyorum). bana samimi olarak bu yorumumdan new york ta bir ömür geçiren bir insanın sokakta bir kereden fazla soyulma ihtimalinin olduğunu anlatmak istediğimi anladınızmı yoksa anlamadızmi söylermisinişz?

Bana bu ve diğer yorumlarımdan somut örnekler verip anlattığınız 6 hatamı daha açıkça anlatırsanız sevinirim.

Bence daha çok gençsiniz, okuyup öğreneceğiniz çok şey var. Yazdığınız ve söylediğiniz her şeyin kesin doğru olduğu düşüncesinde olmanız yanlış. Belki de bundan 15 sene sonra daha önce yazdığınız yazıları okuyunca sizde bazı kısımlarını beğenmeyeceksiniz. Eleştiriye bu kadar alınmanız neden.?

Bir örnek:daha önce ayşe hürün hangi kuran konusunda hatalı olduğu konusundaki yorumunuza karşı çıkmıştım. Ben dünya dinleri konusunda yaklaşık 20000 sayfa civarı okuma yaptım. Büyük ihtimal ayşe hür benden çok daha fazlasını okumuş olabilir. Siz ne kadar incelediniz bu konuyu. Hangi bilgi ve okuma sonucu böyle bir kesin yargıya varabildiniz?

Tamam eleştiri değil ithamlara alındım diyebilirsiniz. Açıklamaya çalışayım.

Ben sizde dahil taraf gazetesi yazarlarının tc deki demokrasi-askeri vesayet-kemalizm vs vs gibi konularda kolay kolay cesaret edilemeyecek derecede(kendinizi tehlikeye atarak) eleştirel yazılar yazmanıza büyük saygım var. Son senelerde bu cesur yazıların türkiyede çok şey değiştirdiğini(olumlu yönde ) düşünenlerdenim.(taraf gazetesinin bazı yazarlarını daha önce nokta dergisindede takip ediyordum) Fakat özellikle sizin bazı konularda çözüm önerisi getirmeden yazdığınız eleştirilerin dozu çok yüksek ve aşşağılayıcı derecede. Ve bu millet düzelmez izlenimi vermekte(büyük bir ihtimal benim algılama hatam dır)

Kısacası türkiyede veya türk insanında eksiklik-zayıflık vs vs vs görmekten haz duyan bir yazar tavrı sezdim sizde.

Aklıma geleni söylediğim konusunda haklısınız. Yine söyledim işte. Sizce bu dürüstlük değilmi??

Yanlışsam düzeltirsiniz. Vaktiniz yoksa canınız sağolsun.

Kimliğimi daha iyi tanımanız için taraf gazetesinin devamlı okuyucusu olduğumu söylersem belki faydalı olabilir.

Tarafla aramdaki en önemli fark benim bir taraf olmayı becerememen. Devamlı ileriki günlerde/yaşlarda öğreneceğim bilgiler sonucu karşı tarafın da tamamen veya kısmen haklı olabileceği yargısına varmaya kendimi her zaman hazır bulundurmaya özen göstermem.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.