• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Biz Bir Toplum Değiliz

5 Apr2015
 

[5 Nisan 2015 tarihinde Serbestiyet‘te yayınlandı.]

Takriben yirmi sene önce, şehirlerarası bir tren yolculuğunda hazin bir hadiseye şahit oldum. Yola çıkmamızdan bir süre sonra, üniformalı TCDD görevlisi, vagonumuza geldi ve biletleri kontrol etmeye başladı. Her halinden gariban bir kimse olduğu anlaşılan yirmili yaşlarındaki bir yolcu, kontrol sırası kendisine geldiğinde utangaç bir ifadeyle biletinin olmadığını söyledi. Daha da kötüsü, üzerinde ödeme yapacak para da yoktu. Bunun üzerine, görevli ona bir sonraki durakta kendisini indirmek zorunda olduğunu belirtti.

Bu üzücü sahne karşısında, vagondaki yolculardan biri celallendi ve TCDD görevlisine bağırıp çağırmaya başladı. Özetle, başkaları trilyonluk hırsızlıklar yaparken, üç kuruşluk bir bilet için bu zavallı genci trenden indirmenin haksızlık olduğunu söylüyordu. Bu beş parasız genç, şayet bir sonraki durakta indirilecek olursa, gecenin bu vaktinde ne yapacak, nereye gidecekti? Bu tepki üzerine diğer yolcular da konuya müdahil oldular ve tansiyon bir anda yükseldi… Herkes diğerlerini bastırarak kendi sesini duyurmaya çalışıyor, kimileri genci haklı bulduklarını söylerken, kimi diğerleri kondüktörün sadece görevini yaptığını hatırlatıyordu. Tartışma zaman zaman fiziksel bir kavgaya dönüşmeye epey yaklaştı. Hatta, ilk itirazı yapan ve tartışma boyunca “Tutmayın ulan beni!” tavrıyla sesi hep yüksek çıkan celalli yolcuyu (kondüktöre saldırmaması için) diğerleri zaptetmeye çalıştılar.

Bu şiddetli tartışma dakikalarca sürdü. Neden sonra, belki herkes yorulduğundan, belki de artık söylenecek pek bir şey kalmadığından, vagonda bir sessizlik oldu. Bu sessizlik anında, vagonun bir köşesinde oturmakta olan yaşlıca bir adam, ilk itirazı yapan celalli yolcuya dönerek, “Bak evladım…” dedi, “Eğer bu gence yardımcı olmak istiyorsan, bunun yolu bağırıp çağırıp ortalığı birbirine katmak değildir. Çıkarırsın cebinden bir bilet parası, gencin işini görürsün.” Bu makul açıklama üzerine, dakikalardır tartışmakta olan vagon sakinlerinden bazıları önlerine baktı, bazıları ise yarım ağızla, “Amca haklı aslında” gibi sözler mırıldandı. Ancak bu bir parça garip bir sahneydi. Zira, epey zamandır sürmekte olan bu gergin tartışmaya ilk kez makul bir katkı gelmişti, ama hiç kimsenin bu katkı üzerinden çözüm üretmeye niyeti yok gibiydi. Dahası, (ben dahil) hiç kimse elini cebine atmadı. Hiç kimse, “Tabii ya! Hepimiz bir iki bozuk para bile versek, gencin işini görürüz” diyerek para toplamayı da önermedi. Ve tren nihayet bir sonraki istasyona gelip durduğunda, biletsiz genç aşağıya inip gecenin karanlığında kayboldu.

Tartışma kültürümüz

Bu vaka, Türkiye’de aslında bir toplumun varolmadığını ve dolayısıyla da (hangi parti iktidarda olursa olsun) ülkenin daha epey bir zaman demokrasi olamayacağını ima eden çok sayıdaki örnekten biri. Zira, bir demokrasiye işlevsellik kazandıran, seçimler ya da meclis değil. Seçimler ve meclis, bir ülkeyi sadece diktatörlük olmaktan çıkarabilir. Eğer ortada sağlıklı bir siyasi kültür yoksa, çatışmaların, kavgaların (ve hatta şiddetin) sonu gelmez.

Bugünün huzurlu toplumları, geçmişlerinde bir dizi sorunla karşılaşmış ve sonra da bu sorunları çözerek huzura kavuşmuş değiller. İnsanın varolduğu her yerde sorunlar ve ihtilaflar hep olageldi; her zaman da olacak. Dolayısıyla, asıl önemli olan, sorunların kendisinden ziyade, çözümün nasıl arandığı. İhtilafa düşen insanlar birbirleri ile nasıl iletişim kuruyorlar? Birbirlerinin hassasiyetlerini ve kaygılarını anlamaya (ve bu hassasiyetleri ve kaygıları paylaşmasalar bile en azından takdir etmeye) çalışıyorlar mı? Kurulan iletişimin merkezinde “Nasıl uzlaşabiliriz?” sorusu yer alıyor mu?

Türkiye’ye baktığımızda bu konuda olumlu bir tablo görmüyoruz. İnsanlar, son derece basit bir sorun nedeniyle dahi bir anda bağırıp çağırmaya başlayabiliyor ve hatta birbirlerine girecek duruma gelebiliyorlar. (Bu şekilde yaşanan ölümler de yok değil.) Dahası, tartışmacıların birincil hedefleri, mevcut soruna bir çözüm üretmek değil, kendi çözüm önerilerinin neden doğru olduğunu ispat etmek oluyor. Ülkenin halen oturmuş bir tartışma kültürü yok. Tarafların sürekli birbirlerine laf yetiştirmeye çalıştığı, çoğu insanın muhatabını dinleme dahi nezaketi göstermediği ve neticede herkesin aynı anda konuştuğu tartışmalar, Türkiye için son derece sıradan. Hatta, dışarıdan bakan biri kolaylıkla Türkiye’de çözümün değil, kavganın sevildiği (ve hatta yüceltildiği) sonucuna varabilir.

Yirmi yıl önceki tren yolculuğundaki hadise, Türkiye’deki hakim kültürün bir özeti gibi. Dinlemek yok, bağırıp çağırmak var. Makul bir diyalog yok, kavga var. Ve belki en kötüsü, çözüm için küçük bir fedakarlıkta dahi bulunmak yok, kavganın kendisinin, uğruna kavga verilen konunun dahi önüne geçmesi var.

Kelime dağarcığımız

Belki pek farkında değiliz ama, lisanımızda tartışırken ne yaptığımızı ifade eden tek bir kelime dahi bulunmuyor. İngilizcede, argument var, debate var, discussion var, quarrel var… Türkçede hepsinin karşılığı tartışma! Halbuki bu kelimelerin aralarındaki farklar önemsiz değil.

Argument, herhangi bir fikrin doğruluğunun ya da yanlışlığının muhakeme edilmesini ifade ediyor. Debate, farklı görüşten insanların karşı karşıya gelerek kendi pozisyonlarını savunmaları. Discussion, bir grup insanın herhangi bir konu üzerinde konuşması ya da fikir alışverişinde bulunması. Quarrel ise, bağırıp çağırma (ya da ağız dalaşı). Yeni Türkçeciler, (herhalde bir konuyu karşılıklı olarak tartma manasında) tartışma gibi bir kelime ortaya atmışlar. Münazara, müzakere, münakaşa tarihe karışmış…

Seminer, sempozyum, konferans, polemik gibi kelimeleri ise Batıya borçluyuz. Yani bu kelimeler kendi kültürel tecrübelerimiz neticesinde ortaya çıkmış değil. Dolayısıyla da, bu kelimeleri kullanan insanların önemli bir kısmının (sözgelimi) seminer ile sempozyum arasındaki farkı bilmiyor olması herhalde çok şaşırtıcı olmaz.

 

Vali notu: Bir valinin bir öğretmeni öldüresiye azarlaması, (her ne kadar hazin de olsa) böyle bir kültür içinde aslında gayet normal. Bugün o valiyi eleştiren insanlar bir gün hasbelkader vali olacak olsalar, muhtemelen gayet kısa bir süre içinde aynı kaba devlet tavrını içselleştirmeye başlarlar. Bu kadim kültür, kendilerinden böyle tavırları hiç ummayacağınız insanları dahi kolaylıkla esir alabilir. Yani aslında nasıl isek, öyle yönetiliyoruz.

« Önceki Yazı: Ala Geyik (1958)
Sonraki Yazı: Prangasız Mahkumlar (1964) »
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.