• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Cadılar Bayramı ve İslami Kesim

13 Jan2014
 

[13 Ocak 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

[Noel ve yılbaşı ile başladım; Cadılar Bayramı ile bitiriyorum.]

İslami duyarlılığı olan bazı yazarlar zaman zaman Cadılar Bayramı hakkında olumsuz değerlendirmelerde bulunuyorlar. Bayramın pagan kökenini vurgulamak ve bütün olan biteni içi boş bir seküler eğlenceye indirgemek, bu değerlendirmelerin sıklıkla örtüşen noktaları arasında. Hatta, eleştirinin dozunu biraz kaçırarak, kullanılan korku aksesuarlarını Batının huzursuzluğuna ve hatta kötücüllüğüne bir gösterge kabul edenler dahi yok değil.

Bu eleştiriler ne kadar makul? Daha da önemlisi, Cadılar Bayramı hakkındaki bu eleştiriler ne kadar bilgiye dayalı? Yoksa, Batıya yönelik öfke ve önyargıların tesiri altında çalakalem yazılan yazılarla mı karşı karşıyayız?

Cadılar Bayramı değil, Azizler Akşamı

Herşeyden önce, ortada Cadılar Bayramı diye bir bayram yok. Batıda kullanıldığı şekliyle Halloween, Azizler Akşamı anlamındaki Hallows’ Eve ifadesinden geliyor. Ancak bu geceyi ille de bir bayram olarak nitelendirmek gerekirse, Ölüler Bayramı ifadesini kullanmak mümkün. Zira, Halloween, dünya üzerindeki pek çok ölüler bayramından sadece biri.

Kutlanış şekilleri kültürden kültüre değişmekle birlikte, ölüler bayramlarında insanlar kaybettikleri kimseleri anıyorlar. Herkesin kendi kültür ve görenekleri çerçevesinde gerçekleştirdiği bu anmalara kimi zaman ölülerin bu günlerde dirileri ziyaret ettikleri yönündeki inançlar ya da ölülerin ruhlarını çağırmak gibi ritüeller eşlik ediyor.

Halloween (ve daha geniş manada Hallowmas) tamamen bu çerçevede bir bayram. Kökeni hıristiyanlık öncesi döneme dayanan bu bayram, zaman içinde kimi değişikliklere uğramış, ve farklı yörelerde farklı şekillerde benimsenir ve kutlanır olmuş. Örneğin, kimi kiliseler Azizler Akşamını düzenli olarak kutladıkları günlere dahil ederken, diğerleri bu geceye kayıtsız kalmış.

Kutlamaların içeriği ise, mezarlık ziyaretleri, mumlar yakmak, yemekler yemek gibi pratikler itibariyle diğer ölüler bayramları ile aynı çerçevede. Halloween için daha ayırt edici olan pratikler arasında ise, ölümü ve/veya mistik dünyayı çağrıştıran kostümler giymek, aynı temadaki süslemelere yer vermek, balkabakları oymak ve kapı çalan çocuklara yiyecekler vermek sayılabilir. Bu son gruba giren pratiklerin (muhtemelen ABD’nin etkisinden ötürü) popüler kültürde daha fazla karşılığı olduğu için, Halloween dünyada daha çok bu yönleriyle biliniyor.

Meksika örneği: Ölüler Günü

Peki, farklı kültürlerdeki ölüler bayramları nasıl kutlanıyor? Meksika, hem bu konudaki güçlü geleneği, hem de ABD’ye yakınlığı nedeniyle dikkate değer bir örnek.

Kimi Orta Amerika ülkelerinde ve ABD’de hispanik kökenli nüfusun yoğun olduğu (Arizona, New Mexico, Teksas gibi) yerlerde de kutlanan Ölüler Gününün (Dia de los Muertos), muhtemelen Aztek döneminin de öncesine uzanan bir geçmişi var. Eskiden bir ay süren kutlamalar, hıristiyanlığın kıtadaki hakimiyetinin artmasının ardından, Hallowmas günleri olan 31 Ekim ila 2 Kasım arasına alınmış. Bu üç günlük bayram çerçevesinde, birinci gün çocuklar, ikinci gün yetişkinler, üçüncü gün ise bütün ölüler anılıyor.

Bayramın kutlanış şekli ise, gayet ilginç ve renkli. Her ne kadar merkezinde ölüm olsa da, Ölüler Günü bir matem havasında geçmiyor. İnsanlar, sevdiklerinin mezarlarını rengarenk çiçeklerle süslüyor ve günün önemli bir kısmını mezarlıkta “onlarla” geçiriyorlar. Günün çoğunun mezarlıkta geçmesi, bayram süresince mezarlıkları bir piknik alanına çeviriyor. Çiçeklerin yanı sıra, çocukların mezarlarına oyuncaklar, büyüklerinkilere ise yiyecekler ve içki şişeleri konuyor. Mezara nelerin konacağı konusunda kesin kurallar yok. Maksat, hayatta iken onları mutlu eden şeyleri “sunmak” (Mezarların yanı sıra, evlerde hazırlanan sunaklar da benzeri şekillerde süsleniyor ve donatılıyor).

Bu pratikler, diğer kültürlerdeki ölüler festivallerinde yapılanlarla aynı doğrultuda. Ancak, Ölüler Günü’ne özgü ve hatta onunla özdeşleşmiş öğeler de yok değil. Kökeni Aztek geleneğine dayanan ve Ölülerin Leydisi olarak anılan Catrina figürleri bu öğelerden biri. Bir diğer öğe ise, şekerden ya da çikolatadan yapılmış kafatasları (calavera). Üzerine anılmak istenen ölmüş kimsenin adını yazılan bu kafatasları sunaklara konuyor ve sonradan ya yeniyor ya da atılıyor (Ölüler Günü’ne özgü bütün bu pratikleri ve diğerlerini görmek için bkz.: Video 1, Video 2)

Bir düşünce deneyi

Meksikalı yazar Octavio Paz şöyle diyor:

“New York, Paris ya da Londralı insanlar, ‘ölüm’ü hiç telaffuz etmiyorlar; çünkü bu kelime dudakları yakıyor. Meksikalılar ise, bu kelimeyi sıklıkla kullanıyorlar, ölüm hakkında şakalar yapıyorlar, ölümü kucaklıyorlar, ölümle uyuyorlar, ölümü kutluyorlar. Ölüm, bir Meksikalının en sevdiği oyuncaklarından ve en değişmez aşklarından biri. Tabii ki Meksikalıların bu tavırlarında (tıpkı başkalarınınkindeki gibi) korku bulunabilir. Ama en azından Meksikalılar bu korkuyu gizlemiyorlar. Sabır, küçümseme ya da ironi ile bu korkularıyla yüzleşiyorlar.”

Bu söz, bir kültürün ölüm ile kurduğu ilişkiye ışık tutuyor. “Seküler Batı”nın ölümü yok farz ederek yaşadığı, hatta aklına bile getirmemeye çalıştığı yönündeki argümanlar, Türkiye’deki İslami kesim içinde de epey yaygın. Ama şu da bir gerçek ki, (her ne kadar Meksika’daki kadar ölüler ile iç içe olmasa da) Avrupa ve ABD’de de bir ölüler festivali var.

Bu noktada, dünyadaki pek çok kültürde olduğu gibi Anadolu kültüründe de bir ölüler bayramı olduğunu düşünelim… Ayrıca, bizdeki bu festivalin, Batı ülkelerinde bulunmadığını varsayalım. Böyle bir duruma İslami kesimin getirdiği yaygın yorum ne olurdu? Böyle bir gerçekliği, seküler Batı’nın ölümü yoksaydığı, Anadolu kültürünün ise ölümün hayatın bir gerçeği olduğunu kabul etmekten çekinmediği şeklinde yorumlamak (ve belki bununla övünmek) Türkiye’deki İslami kesimin mevcut söylemi ile uyumlu olmaz mıydı?

Ne var ki, ölüler bayramı konusunda durum bu değil. Ama, İslami kesim için bu hiç önemli değil. Zira, tıpkı Türkiye’deki diğer gruplar gibi, İslami kesim de, dünyayı anlamaya değil, kendi zihnindeki kalıpları teyit etmeye odaklanıyor. Dolayısıyla da, Halloween’in görsel yapısını, Batı hakkındaki zan ve hayallerini destekleyecek şekilde yorumluyor (Yani gözlemlediği gerçekliklerden hareketle zihnindeki kalıpları şekillendirmek yerine, bunun tersini yapıyor). Dünyanın her yerinde benzerlerine rastlanan ve binlere yıllık bir mazisi olan bir antrolopolojik gerçeklikten hareketle Batının korkularına ve korkunçluğuna dair çıkarsamalar yapabilmek, böyle bir sürecin sonucu.

Bazı sorular

1. Hindistan’daki Holi adlı bahar bayramının sabahında bir kovalamaca başlıyor ve insanlar kuru pudra ya da renkli sular kullanarak birbirlerini türlü renklere boyuyorlar. Batının ilgili ilgisiz her şeyine tepki gösterirken, bu bayramdan neden nefret etmiyoruz? Halbuki ölüm ve ölüm sonrası ile de çok ilgisi olmayan, seküler olarak değerlendirilmeye epey müsait bir bayram. Holi bayramından nefret etmiyor olmamızın nedeni, Hintlilere karşı pek ezik ve kompleksli olmamamız olabilir mi? Peki ya yarın Hindistan ile ciddi bazı sorunlar yaşayacak olsak ne olacak? O zaman Holi bayramına ya da Hintlilere dair diğer gerçekliklere de şüpheyle bakmaya başlar mıyız?

2. Dünyanın farklı yerlerinde insanlar kendi kültürleri çerçevesinde bir şeyler yapıyorlar. Hatta, bunun daha ziyade kendilerine özgü, kültürel/yerel bir gelenek olduğunu dahi çoğu zaman fark etmiyorlar. Neticede, içinde doğup büyüdükleri dünya o olduğundan, böyle şeyleri veri kabul ediyorlar. Acaba dünyanın bir köşesinde onların bu yaptıklarına tepki duyan insanların yaşadığını bilseler, bu durumu anlamakta zorlanırlar mı?

3. Çocukların çizgi filmlerden ya da korku filmlerinden tanıyıp sevdikleri karakterlerin ya da varlıkların kılıklarına girmelerinde ve bu şekilde mahallelerindeki evlerin kapılarını çalarak şeker istemelerinde nasıl bir kötülük olabilir? Asıl kötülük, bu gibi geleneklerde değil de, bunları eleştirenlerde olabilir mi?

4. Öyle bir millet düşünün ki, dünyayı ve özellikle de Batıyı nefret dolu gözlerle okuyor; başkalarının en masum geleneklerini dahi kendi zihninde canavarlaştırıyor; hala asırlar önce yitirdiği güçlü imparatorluğa hayıflanıyor; bu yitirilmiş imparatorluğun aldığı yenilgiler nedeniyle Batıya karşı büyük bir eziklik duyuyor; günü geldiğinde yeniden dünyaya hakim olmanın hayaliyle bile sarhoş olabiliyor; ve bu sarhoşluk içinde (başkalarına ne kadar delice göründüğünü fark dahi edemediği) savaşçı ve şovenist sözler sarf ediyor. Durum bu iken, Avrupa’nın zihnindeki Türk imajının Ork olmasına şaşırmalı mıyız?

5. Kendi ülkelerindeki bazı gençlerin Ölüler Günü’nde ABD’deki Halloween kutlamalarına ilgi duymasını eleştiren Meksikalılar da yok değil. Ama onlarınki en azından kendi kültürlerini yaşatma isteği ile ilgili bir kaygı. Dolayısıyla da, (sözgelimi) Türkiye televizyonlarındaki içkili-dansözlü bayram programlarına getirilen eleştiriler ile aynı kategoride değerlendirilmeye daha müsait. Peki bize ne oluyor? Konu eğer Batıya ait olan herşeye kategorik olarak karşı çıkmak ise, bugün itibariyle artık kendimize ait olduğunu zannettiğimiz siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel pek çok şeyi reddetmemiz gerekmez mi? Yok eğer “Eskiler tamam, ama yeni bir şey gelmesin” diyorsak, böyle bir şey bugünün dünyasında mümkün mü? Dahası, bu mümkün olsa bile böyle bir şey istemek, yani kendini etkileşime kapamak ne kadar makul? Bu korumacı tavır, kendi kültürümüzün Batı ile rekabet edebilecek pek bir yanı olmadığını için için biliyor olmamızdan ileri geliyor olabilir mi?

6. Farklı kültürlere ve bu kültürlerde yer alan farklı pratiklere ve ritüellere karşı tavrımız genel olarak kaba. Görsel olarak çok aşina olmadığımız bir şey gördüğümüzde ilk tepkimiz merak duymak değil, çamur atmak oluyor – ki bu son derece itici bir tavır. Dahası, böyle bir tavır, gerek hedefe koyduğumuz insanları gerekse o insanların kültürel pratiklerine atfettikleri manaları anlamamızı zorlaştırıyor. Örneğin, Türkiye televizyonları, Caferilerin Hz. Hüseyin’in acısını hissetmek için kendilerini zincirle dövdükleri yas törenlerini yakın bir geçmişe kadar her Muharrem’de gayet çarpık bir şekilde haberleştirirdi. Bu görüntülere (Caferi olmayan dindarlar dahil) her kesimden insanın verdiği yaygın tepki, “Gerçek İslam bu değil!” iddiaları eşliğinde dile getirilen alay ve hakaretler olurdu. Benzeri bir durum, şişli Rufai zikirleri ve diğer “alışılmadık” görüntüler için de hep geçerli oldu. Kendi değerlerimize yönelik en küçük eleştiriyi bile İslamofobi ya da oryantalizm gibi (çoğu zaman anlamını dahi tam bilmediğimiz) kavramlarla etiketlerken, başkalarının inançlarına ve pratiklerine karşı nasıl bu denli saygısızlık edebiliyor ve (daha da kötüsü) bu çifte standarta karşı nasıl bu kadar kör olabiliyoruz?

7. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar bizi tanısınlar, sevsinler istiyoruz. Hatta, ABD’lilerin dünyayı çok fazla bilmediklerini zannettiğimizden, bunu alay konusu ettiğimiz de oluyor. Peki biz dünyayı ne kadar biliyoruz? Mesela, yetmiş milletle bir arada yaşayan ABD’liler kadar haberdar mıyız dünyadan ve farklı kültürlerden? Hatta, dünya ve farklı kültürler bir yana, hemen yanıbaşımızdaki kültürlere ne kadar aşinayız? Mesela, Hz. Hüseyin’in, Zülcenah adlı beyaz bir atı vardır Rivayete göre, Zülcenah, Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki şehadetinin ardından onun yanında gözyaşı dökmüş, ardından da Fırat Nehri’ne doğru yürüyerek gözden kaybolmuştur ve o günden sonra Zülcenah’ı bir daha gören olmamıştır. Bu hazin hikayenin şii müslümanların kollektif hafızasındaki yerinden ötürü, Muharrem ayında tutulan matemde Zülcenah’a dair rütüeller de bulunur. Aşure günü düzenlenen merasimlerde, Zülcenah’ı temsilen süslenen beyaz atların önemli bir yeri vardır. Peki, yüzyıllardır yanıbaşımızdaki sürmekte olan bu geleneklerden bizim haberimiz var mı? Bütün bunlar bizim için herhangi bir mana ifade ediyor mu? Bu gibi ritüelleri gördüğümüzde, manalarını anlayabiliyor muyuz? Bizim için bir yemek festivali gibi geçen Aşure günü’nün önemi nereden kaynaklanır, bu gün başkaları için ne manalar ifade eder, biliyor muyuz? Ya da, herşeyden önce, “farklı” kültürlere yönelik böyle bir merakımız var mı?

8. Halloween’in pagan kökenleri bizi neden rahatsız ediyor? Pagan inançlara yönelik hakaretamiz ya da alaycı ifadeler kullanmakta neden bir mahsur görmüyoruz? Çoğu zaman putperestlik ile eş anlamlı kullandığımız paganizmin ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz? İnançlara saygı sadece İbrahimi dinler için mi geçerlidir? (Bir de, pagan inançlar arasındaki farklılıkları göz ardı eden ve içerdikleri antropolojik zenginliği değersiz bulan insanların oryantalizmden şikayet etmeye hakları olur mu? Oryantalizmin merkezinde tam da bu körlük ve hakir görme yok mu?)

9. Binlerce yıllık bazı geleneklerin bugün de sürmekte olması, tekil olarak dinleri aşan ve daha temelde insanla ilgili olan gerçekliklerle karşı karşıya olduğumuz anlamına gelmez mi? Böyle bir şeye karşı çıkılabilir mi? (Kandillere ve sonradan dini geleneğin bir parçası olmuş diğer kültürel pratik ve ritüellere karşı çıkan ilahiyatçılar da bu noktayı düşünmek isteyebilirler.)

10. Sanat sadece “çiçek böcek” midir? Ölüme dair ifade ve görsellikleri neden sanat olarak göremiyoruz? Kafatasları, iskeletler, siyah pelerinler, mezar taşları sadece Batıda değil, dünyanın pek çok yerinde değil sanatın, hayatın dahi içinde. Bizim böyle şeyleri sevmememiz ve iç karartıcı bulmamız, doğuştan gelen bir özellik mi, yoksa sonradan edindiğimiz bir tavır mı? Dünyanın farklı yerlerindeki çocuklar gibi Türkiyeli çocuklar da bu gibi öğelere son derece ilgili olduklarına göre, herhalde ikincisi. O halde, bazı şeyleri sevmemek büyümekten değil, büyürken sürekli zihni kapasitesi sınırlandırılmış ve tanımadığı insanlara karşı öfkeyle doldurulmuş olmaktan ileri geliyor olabilir mi?

11. Biz neden kendimizi dünya için çok gerekli bir millet gibi görüyoruz? Neden kendimize adaleti temin etmek gibi bir misyon biçiyoruz? Biraz güçlenecek olduğumuz zaman hemen lider rolüne soyunmamızın ve aleme nizam vermeye kalkmamızın nedeni ne? Komşumuz olmalarına rağmen çoğumuz itibariyle dillerini konuşamadığımız, kültürlerini (ve hatta inançlarını) bilmediğimiz insanlara neden liderlik etmek istiyoruz? Bu biraz küstahça (ve kelimenin tam anlamıyla oryantalist) bir tavır değil mi?

12. Biz bir millet olarak Tanrı’nın dünyaya yaptığı bir iyilik miyiz? Ya da, eğer hiç varolmasak, dünya daha kötü bir yer mi olurdu?

Paylaş:
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.