• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Çağrı Filmi Neleri Görmezden Geldi? (1): Bedir ve Uhud

13 Nov2016
 

Hz. Muhammed’in hayatını konu alan her eser gibi Çağrı da büyük ölçüde İbn-i İshak’ın siyerine dayanır. Ancak Çağrı, bir yandan kimi küçük detaylara dek İbn-i İshak’a bağlı kalırken, diğer yandan aynı kitapta yer alan bir dizi nahoş hadiseyi sistemli olarak gözardı eder. Aşağıda, bu çerçevedeki örneklerden bazıları yer alıyor.

Bedir’den önce
Çağrı, Hicret ile Bedir Savaşı arasındaki ilişkiyi gerçekte olduğundan biraz daha farklı yansıtır. Çağrı‘ya göre, Kureyşliler mü’minleri Mekke’den çıkarmış, mallarını yağmalamış, ve bu olaylardan kısa bir süre sonra Ebu Süfyan büyük bir kervan ile Suriye yoluna çıkmıştır. Buradaki olay dizisi, mü’minlerin yağmalanan malları ile Suriye’ye giden kervan arasında bir ilişki ima eder ve mü’minlerin kendi mallarını kurtarmaya çalıştıkları yönünde bir algı oluşturur. Ancak İbn-i İshak’taki anlatı böyle bir yoruma müsaade etmez. İbn-i İshak’a göre, ticaret kervanları, Mekke ile Suriye arasında zaten gidip gelmektedir, ancak bu ticaret güzergahı mü’minlerin Medine’ye hicretinden sonra tehlike altına girmiştir. Zira, aşağıdaki haritadan da görülebileceği gibi, Medine şehri, Mekke-Şam hattına yakındır. Hicretten sonra mü’minler Mekke’den yola çıkan kervanlara saldırılar düzenlemeye başlamış ve bu saldırılardan biri Bedir Savaşı’nı netice vermiştir.

Arabistan Yarımadası (Yedinci Yüzyıl)

Kervanlar eksenindeki rivayetler, konunun ekonomik yönünü de dışavuruyor olmaları itibariyle önemli. Yani, her şey bir putperestlik-monoteizm mücadelesinden ibaret değil. Ancak yine de, kervanlara saldırı ve kervan mallarını gasp gibi fiillerin dini gerekçelerini de sorgulamak gerekli. Acaba mü’minler Mekke ile savaş halinde oldukları için aralarında bir tür savaş hukukunun geçerli olduğunu mu düşünüyorlardı? Yoksa, Mekkelileri müşrik addetmeleri, mallarını ganimet saymaları için yeterli mi oluyordu? Hacc suresinin Hicretten kısa bir süre sonra nazil olan 39 ve 40. ayetleri, o gün itibariyle en azından ilk durumun geçerli olduğunu ima ediyor:

“Kendileriyle savaşılan o kimselere, zulme uğradıkları için (savaş) izni verildi. Ve muhakkak ki Allah onlara yardım etmeye kadirdir. O kimseler, sadece ‘Rabbimiz Allah’ dedikleri için diyarlarından (memleketlerinden) haksız yere çıkarıldılar.” (Hacc 39-40)

Bu konudaki yaygın kabul, yukarıdaki ayetlerin Kuran’ın verdiği ilk savaş izni olduğu yönünde. (Çağrı‘daki anlatı da aynı doğrultuda.) Bu ayetlerdeki izin, nefs-i müdafaa ile sınırlı. Ancak ilerleyen yıllarda savaşa tanınan alan giderek genişliyor ve mü’minlerin askeri gücünün artması ile birlikte değil önleyici saldırı, yayılmacı taarruz dahi sıradanlaşıyor. (Bir sonraki yazıda, taarruz örnekleri de yer alacak.)

Bedir Savaşı
Çağrı‘nın bir diğer özelliği, mü’minler arasındaki farklılıkları neredeyse hiç görmemesidir. Çağrı, Medine’deki münafık/muhalif1 grup haricindeki bütün inananları aynı kefeye koyar. Hatta, bütün mü’minleri beyaz elbiseler içinde tasvir ederek bu tektipçi sunumunu pekiştirir. Bu tavır, bütün sahabeleri (ve hatta tabiin ve tebe-i tabiini) ulaşılmaz bir konuma yerleştiren sünni gelenek için istisnadan ziyade kural durumundadır.

Ne var ki, Peygamber etrafında kümelenen ve onunla birlikte mücadele veren yekpare sahabe anlatısı büyük ölçüde bir kurgudan ibaret. Her şeyden önce, insan davranışlarını etkileyen karmaşık saikleri tek bir faktöre indirgemek problemli. Dolayısıyla, sahabenin tamamının ya da ezici çoğunluğunun sadece inanç kaygısıyla hareket etmesini beklemek baştan anlamlı değil. (Böyle bir önkabul, mü’min olmanın artık bir dezavantaj olmadığı Hicret-sonrası dönem için özellikle problemli.)

Bir diğer benzeri hata ise, insanların doğaları gereği çok sayıda kimliği aynı anda taşıdıklarını gözardı etmek. Daha somut bir ifadeyle, putperest ya da Musevi iken bir gün mü’min olmak, kişinin diğer kimliklerini ortadan kaldırmıyor3 – ki İbn-i İshak’ın siyerinde de zaten bu türden bir sorun yok. Aksine, metne göre, ensar ve muhacir kimlikleri önemlerini korumaya devam eder. Ensar içindeki farklı kabile aidiyetleri de önemsiz değildir. Hatta, İbn-i İshak, ensar ve muhacirler ya da ensar içindeki farklı kabileler arasında zaman zaman yaşanan ciddi gerginlikleri de aktarmaktan çekinmez. Ancak Çağrı bunların hiçbirini görmez ve sadece güzel örnekleri ekrana yansıtır.

Sahabe içindeki farklılıklar, inanç ve bağlılık seviyesi noktasında da belirgin. İbn-i İshak’ın siyerinde, Peygamber’in vahiy katipliğini yaptığı halde putperestliğe geri dönen vardır.2 İslam’ın ilk yıllarında Habeşistan’a göç eden küçük grup içinde olup, sonradan Habeşistan’daki çoğunluk dini olan hristiyanlığa geçen de vardır.4 Hz. Muhammed’in eşlerinden olup bir noktada İslam’ı terk eden de vardır.5 Hz. Muhammed’in cariyesi olan, ama onunla evlenmeyi, müslüman olmayı ve örtünmeyi istemeyen de vardır.6 Ama Çağrı, bu gibi örneklerin hiçbirine yer vermez.

Sahabe içindeki farklılıkların ve çekişmelerin boyutunu yansıtma adına başka örnekler de verilebilir. Mesela, İbn-i İshak, Bedir sonrasında yaşanan bir ganimet kavgası nakleder: Savaşın sonlarına doğru kimi mü’minler erkenden ganimet toplamaya başlarken, kimi diğerleri ise savaşmaya devam ettikleri için aynı miktar ve derecede ganimet edinme fırsatı bulamazlar. Dolayısıyla, bir taraf topladığı ganimet üzerinde hak iddia ederken, diğer taraf ganimetin paylaşılması gerektiğini öne sürer. İkinci gruba göre, kendilerinin savaşmaya devam etmemesi durumunda birinci grubun ganimet toplaması mümkün olamayacaktır. Dolayısıyla, toplanan ganimette kendilerinin de hakkı vardır…

İbn-i İshak’ta bu gibi ihtilaflar münferid değil. Ancak, Çağrı yine de bu türden hadiselere yer vermez. Taberi, benzeri bir durumun Uhud’da da yaşandığına işaret eder ve ganimet toplamak isteyen okçuların bulundukları dağı terk etmelerinin savaşın kaybedilmesinde önemli rol oynadığını belirtir. Çağrı, (muhtemelen Uhud özelindeki önemi nedeniyle) bu ikinci hadiseyi atlamasa da, konunun ganimet boyutunu görmemeyi tercih eder.7

Bedir’de öldürülen Kureyşliler
Çağrı‘nın steril anlatısı, Bedir Savaşı’ndan sonra yaşanan bir dizi hadiseyi de atlar. Örneğin, İbn-i İshak, Bedir savaşı sona erince, Hz. Muhammed’in Mekkeli ölülerin Bedir kuyularına doldurulmasını emrettiğini yazar. Hatta, cesedi şişen Ümeyye‘nin (muhtemelen şişman da olduğu için) kuyuya sığmaması ve çöle gömülmesi gibi detaylar verir. Amr bin Hişam‘ın (Ebu Cehil) başının kesilip Hz. Muhammed’e getirilmesi ya da Hz. Muhammed’in onun devesini ganimet olarak alması gibi hadiselerden bahseder.

Bunların hiçbiri Çağrı‘da yer almaz. Halbuki ilgili hadiseleri atlamak, filmin anlattığı hikayenin bütünlüğünü zedeleyecek niteliktedir. Zira, kaynaklar, Bedir’de hayatını kaybedenlerin bu şekilde kuyulara doldurulmasının Mekke’de ciddi bir psikolojik sarsıntı meydana getirdiğini nakleder.8 Hatta, İbn-i İshak, Medineli şair Ka’b bin Eşref‘in Mekke’ye gittiğini, Bedir kuyularına atılanlara ağıtlar yazdığını belirtir ve hatta bu ağıtların metinlerini alıntılar. İbn-i İshak, mü’minleri alaya alan şiirler de yazan Ka’b bin Eşref’in, Hz. Muhammed’in emri üzerine öldürülmesine odaklanan bir bölüm de içerir. Çağrı ise, mü’minleri eleştiren kadın-erkek şairlere ya da bu şairlerin öldürülmelerine yer vermez.

Bedir esirleri
Çağrı‘da, Bedir sonrasında savaş esirleri fidye karşılığında serbest bırakılırlar. Fidye ödemeye gücü yetmeyenler ise, on müslüman çocuğa okuma yazma öğretirler. Bu anlatı, her ne kadar kaynaklarda yer alsa da eksiktir. Zira, Bedir bir ilktir ve dolayısıyla esirlere ne yapılacağı konusu ancak savaştan sonra gündeme gelir.

İki görüş ortaya çıkar. Ebu Bekir’in öne sürdüğü birinci görüşe göre, daha fazla kan dökmeye gerek yoktur. Ayrıca esirler ile aralarında akrabalık ve kabile bağı vardır. Dolayısıyla, bütün esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılmaları daha doğru olacaktır. Ömer ise, esirlerin öldürülmeleri gerektiği fikrindedir. Hatta, Taberi, Ömer’in herkesin kendi yakın akrabalarını öldürmesini teklif ettiğini söyler. Zira, Ömer’e göre, esirler arasındaki yakın akrabalarını öldürmek suretiyle inançlarını akrabalarına öncelediklerini Allah’a göstermiş olacaklardır.

Neticede, Ebu Bekir’in görüşü uygulanır. Ancak, sonradan bu kararın yanlış olduğunu belirten ayetler iner. Ayetler, esir almanın da, esirleri dünya malı (fidye) için serbest bırakmanın da yanlış olduğunu söyler, ve hatta bir peygamberin dünya üzerindeki hakimiyetini tesis edene kadar esir almaması gerektiğini belirtir:

“Esir almak, bir nebi için yeryüzünde ağır basana (hakim olana) dek (doğru) olmaz. Siz dünya malını murad ediyorsunuz. Ve Allah ahireti istiyor. Ve Allah azizdir, hikmet sahibidir. Eğer Allah’ın daha önce koyduğu bir kanun olmasaydı, aldığınız şeyden (fidyeden) ötürü size büyük bir azap dokunurdu. Artık ganimet olarak aldıklarınızdan helal ve temiz olarak yiyin. Ve Allah’a karşı takva sahibi olun. Muhakkak ki, Allah mağfiret ve merhamet edendir.” (Enfal 67-69)

Taberi, bu ayetlerin nazil olmasının ardından yanlış bir iş yaptıklarını anlayan Hz. Muhammed ve Ebu Bekir’in birlikte ağladıklarını aktarır.

Uhud’da intikam yemini
Hamza’nın ölümü, muhtemelen Uhud’daki en çarpıcı hadisedir. Hamza’nın cesedinin parçalanması bu trajediyi doruğa taşır. Çağrı bu trajediyi ve arkaplanını neredeyse eksiksiz olarak ekrana yansıtır. Ancak İbn-i İshak’ta bu hadisenin devamı da yer alır.

Şöyle ki, Hz. Muhammed, amcası Hamza’nın parçalanmış bedenini gördüğünde çok etkilenir ve ona yapılanın intikamını almak için Kureyş ile gerçekleşecek bir sonraki savaşta onlardan en az otuz adamın cesedini parçalayacağını söyler. Onu duyan sahabeler ise, Allah’ın onlara bir zafer nasip etmesi durumunda düşmanlarının bedenlerini daha önce hiçbir Arab’ın bedeninin parçalanmadığı derecede parçalayacaklarına yeminler ederler. Bu hadisenin ardından Nahl suresinin 126. ayeti nazil olur. Ayet, bu gibi ölçüsüz intikamlara yasak getirmektedir:

“Eğer ceza verecekseniz, o zaman onları, onların sizi cezalandırdığının misli (aynısı) ile cezalandırın. Ve eğer gerçekten sabrederseniz, bu elbette sabredenler için daha hayırlıdır.”

Yani bir kişinin parçalanmış cesedine karşı, yine bir kişinin cesedini parçalayın ve aşırıya gitmeyin. Ama hiç parçalamayıp sabretmeniz elbette daha hayırlıdır.

Sonsöz
Çağrı‘nın atladığı detayların bir kısmı, kusursuz bir geçmiş hayal edenler için gerçekten de nahoş sayılabilir. Ancak ilgili detayların önemli bir kısmı aslında gayet doğal. Örneğin, ensar ve muhacirler arasında yaşanan gerginlikler ya da farklı mü’min kabileler arasında vuku bulan çekişmeler aslında iyi ya da kötü olmaktan ziyade doğal. Doğal olmayan, günlük hayata dair bu gibi gerçekleri göz ardı eden efsanevi anlatılar.

İbn-i İshak’ta insanları melekleştiren türden yapay/efsanevi anlatılar yok. Ancak popüler bir kitleye hitap eden filmler ya da kitaplar için aynı durum söz konusu değil. Ne var ki, çoğu insan ilgili dönemi tarihi kaynaklardan değil, güncel popüler eserlerden öğreniyor. Dolayısıyla, halk arasında steril ve kusursuz bir asr-ı saadet anlatısı hakim. Halbuki bu efsanevi anlatının kurgusallığı bir yana, dayandığı tarihi kaynaklar dahi güvenilir değil. Neticede İbn-i İshak’ın elimizdeki versiyonu ve ona eşlik eden megazi kitapları, ilgili hadiseler yaşandıktan takriben iki asır sonra ortaya çıkmış. Yani, ilgili metinlerin tamamının gerçek dışı olması dahi ihtimal dahilinde. Ancak, bugün itibariyle efsane, dayandığı kaynağın çok ötesine geçmiş durumda. Örneğin, tarihi kaynakların güvenilirliğini, müslüman dünya dahil her yerde tartışmak mümkün. Ancak, bu kaynaklara dayanan efsanevi anlatıyı masaya yatırmak ya da eleştirmek biraz riskli.

Notlar:

1 Münafık ve muhalif vasıfları aslında tamamen birbirinden bağımsız değil. Arada önemli bir kesişim alanı var. Özetle, (1) bir peygambere imandan/bağlanmaktan modern dönemde anlaşılan şey ile yedinci yüzyıl Arabistan’ında anlaşılan şey aynı değil, (2) bir insanın peygamberliğine iman, izlediği günlük politikaları istisnasız olarak makul bulmayı beraberinde getirmiyor, (3) her grubun içinde olduğu gibi ilk dönem müslümanlar arasında da merkezi idareye yakın olanlar ve olmayanlar var, ve (4) Medine’nin tarihi Hicret ile başlamıyor; ya da, Hicret öncesindeki sosyal ve siyasi dinamiklerin etkisinin Hicret sonrasında sıfırlandığını düşünmek pek makul değil. (Bu özet-noktaların herbiri ayrıca izah ve tahlile muhtaç.)

2 Bu kişi, Abdullah bin Sa’d’dır. Kendisi ve benzeri durumda olan diğerleri hakkında bir sonraki bölüme bakılabilir.

3 Kelimenin lugat manası itibariyle, elbette putperestler ve Museviler de mü’min. Ancak ilk metinler İslam dininin ilk mensuplarına mü’minler olarak atıfta bulunduğu için aynı ifadeyi kullanmayı tercih ediyorum.

4 Bu kişi, İslam öncesinde hanif/monoteist olan dört arkadaştan biri olan Ubeydullah’tır. Diğer üç kişiden biri ise, Hz. Muhammed’in ilk karısı Hatice‘nin kardeşi Varaka bin Nevfel‘dir. (Özellikle popüler İslami literatür, putperestliğe mesafeli olan bu kişilere Hz. Muhammed ve onun ailesinden Abdülmuttalib gibi isimleri de dahil eder. Oldu olası putperestliğe mesafeli olan böyle bir aile tasvirini kaynaklarla desteklemek zordur. Hatta, İbn-i İshak’ta Abdülmuttalib’in Kabe’deki putların yanında ok ile kura çektiği geniş bir bölüm yer alır.)

5 İbn-i İshak, bu kişinin Amre binti Yezid olduğunu söyler. Ancak başka isim veren kaynaklar da vardır. İbn-i İshak, bu hadisenin ardından Hz. Muhammed’in ilgili karısını ailesinin yanına gönderdiğini yazar.

6 Bu kişi, Reyhane binti Zeyd‘dir. İbn-i İshak’a göre, Hendek Savaşı’nın ardından Musevi Kurayza kabilesinin erkeklerinin tamamı öldürülür. Kabilenin çocukları, kadınları ve malları, mü’minler arasında pay edilir. Reyhane, bu ganimet taksiminde Hz. Muhammed’e düşer. Reyhane, Hz. Muhammed’e, onunla evlenmek yerine cariyesi olarak kalmak istediğini, müslüman olmayı ve örtünmeyi istemediğini, böylesinin her ikisi için de daha iyi olacağını söyler. Reyhane’nin daha sonra müslüman olmayı kabul ettiğini söyleyenler de vardır.

7 Ganimet konusu, Hz. Muhammed’in hayatı boyunca hep ön planda olur. Hatta, Mekke’nin fethi sonrasındaki seferlerde (yani Hz. Muhammed’in hayatının son iki yılında) dahi bu yöndeki tartışmalar bitmez. Hatta, İbn-i İshak yine bu son dönemde yaşanan ganimet eksenli bir tartışma esnasında Hz. Muhammed’i fiziksel olarak hırpalayan bir grup sahabeden dahi söz eder. Yaygın İslami literatür, bu gibi kişileri, imanları henüz kemale ermemiş bulunan sahabeler olarak sunmayı tercih eder.

8 Mekke ordusunda savaşıp hayatını kaybeden elli kişi arasında Kureyş’in ileri gelenlerinin bulunması, bu noktada ayrıca önemlidir.

HZ. MUHAMMED YAZI DİZİSİ
1. Hz. Muhammed Hakkında Ne Biliyoruz?
2. Çağrı Filmi Neleri Görmezden Geldi? (1): Bedir ve Uhud
3. Çağrı Filmi Neleri Görmezden Geldi? (2): Mekke’nin Fethi
Paylaş:
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.