• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Can Dündar’ın Mustafası

19 Mar2009
 

Can Dündar’ın Mustafa adlı belgeselini nihayet izleyebildim. Dündar’ın filmi, aynı konuda daha önce ortaya konan çalışmalara oranla daha makul bir yapım olmuş. Belgeselde, abartılı ifadeler ve ululamalarla dolu bir kahraman portresinden ziyade, insani yönü ağır basan (ve dolayısıyla gerçeğe daha yakın olan) bir “Mustafa” Kemal tablosu sunuluyor. Ancak söz konusu gerçeğe olan “nisbi” yakınlık, ne yazık ki sadece Mustafa Kemal’e dair bilindik anlatıların bir parça normalize edilmiş olması ile sınırlı. Bir başka deyişle, Mustafa Kemal’in iktidara yükselişinde (ve dolayısıyla da tek parti rejiminin kuruluşunda) önemli köşetaşlarını temsil eden hiçbir olaya belgeselde yer verilmemiş.

Birinci ve İkinci Meclis’teki muhaliflerin başlarına gelenler ya da Cumhuriyetin gizli kapaklı ilan edilişi gibi son derece önemli olmasına rağmen bunca yıldır bilinçli olarak göz ardı edilmiş olan konuların hiçbiri filmde yer almıyor. Yer verilenler ise, bu konulara meraklı olan olmayan herkesçe neredeyse tamamı bilinen şeyler. Halbuki hakkında çok fazla detaya yer verilmeden efsaneleştirilen Birinci Meclis‘teki sert tartışmalar, Ali Şükrü Bey ile Mustafa Kemal’in birbirlerinin üzerine yürümeleri, hatta tabanca çekmeleri, bu olaylardan bir süre sonra Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi gibi çarpıcı olaylara filmde yer verilmiş olsaydı, o yılları yeniden değerlendirme adına Türkiye’de önemli bir tartışma başlaması mümkün olabilirdi. (Tabii Ali Şükrü Bey bu çerçevede verilebilecek onlarca örnekten sadece bir tanesi.)

Ancak Can Dündar, hoşa gitmeyebilecek en küçük gerçeklerden dahi ısrarla kaçınmış olmasına rağmen, yine de Mustafa Kemal’in hayatının son döneminde yalnız kaldığını resmetmiş olmasından ötürü yoğun eleştirilere hedef oldu. Bu durum karşısında, pek çok temel kaynaktan kolaylıkla doğrulanabilecek olan bir vakayı dahi kabullenmekte bu denli zorlanan insanların daha ezber bozucu bir gerçeklikle karşılaşmaları durumunda ne gibi tepkiler gösterebilecekleri konusu akla gelmiyor değil. Ancak bu noktada söz konusu tepkilerin sebebini Atatürk’ün hayatının son döneminde yalnız kalmış olup olmaması konusundaki sözde ihtilaftan ziyade, belgeselin “Atatürk düşmanı” olarak yaftalanmış olmasında aramak gerekiyor.

Şöyle ki, Türkiye’de herhangi bir düşüncenin tepki alması, gerçeklikle olan ilişkisinden ziyade, o düşünceyi ifade eden kişiye atfedilen niyet ile ilişkilidir. Mesela bir insan tek parti dönemindeki hatalı ya da verimsiz uygulamalardan bahsederken bir parantez açıp, “Atatürk’ün tabii ki bunlarda herhangi bir kabahati yoktu, asıl kabahat etrafını saran dalkavuklardaydı” gibi bir açıklama yapacak olsa, kolay kolay tepki ile karşılaşmaz. Çünkü, yaptığı açıklama ile Atatürk’ü sözü edilen hatalardan münezzeh kılmış ve bu şekilde safını belli etmiş olur. Dahası, “dalkavuklar” ifadesinin daha önce bir şekilde kulaklara çalınmış olması da, bilindik bir temadan bahsediliyor olması nedeniyle olası tepkileri önler. Halbuki gerçeklik aynı gerçekliktir. Yani etrafındaki nitelikli kişilerin gücünü çeşitli siyasi manevralarla kırmış olan Atatürk, gerçekten de nihayetinde kendisine itiraz etmeyi düşünmeyen (ya da buna cesaret edemeyen) bir grup insanla başbaşa kalakalmıştır. Ancak bu basit gerçeği ifade ederken ne yazık ki bugün bile dikkatli olmak, olması gerekenden farklı kelimeler seçerek söz konusu gerçekliği yumuşatmak gerekmektedir.

Türkiye’de bazı şeylerin bugün bile böyle olması gerekmiyordu elbette. Mesela insanlar bugün itibariyle hepten çatık kaşlı bir heyüla durumuna getirilmiş olan kaba bir konsepte karşı küçük yaşlarından itibaren korkuyla karışık tartışılmaz bir sevgi hissi aşılanarak büyütülmemiş olsalar, yukarıda belirtilen türden “kitabına uydurulmuş” argümanlarla karşı karşıya geldiklerinde herhalde daha farklı bir tavır sergileyebilirlerdi. Böyle bir durumda, “Mustafa Kemal’in etrafında neden dalkavuklardan başka pek kimse kalmamıştı?” diye sorabilmek herhalde daha kolay olurdu.

Basit ama önemli sorulardır bunlar. Bu soruları, “Sahi, Mustafa Suphi’yi, Ali Şükrü Bey’i ard arda kimler öldür(t)müştü?”, “Peki ya, adında Cumhuriyet ifadesi geçen bir parti kurmaya kalkan Kazım Karabekir’in başına neler gelmişti?” gibi diğerleri de takip edebilir ve neden dönemin liderlik vasfı olan bütün insanlarının benzeri bir kaderi paylaşmak zorunda kalmış oldukları konusunda alternatif fikirler üretilebilirdi. Böylelikle, yakın tarih ile ilgili ortaya çıkan (ya da zaten ortada olmasına rağmen ancak gündeme gelen) her küçük gerçeklik yeni bir siyasi kriz vesilesi de olmazdı.

Hatta kimbilir, şu meşhur “tarihe bakarak bugüne dair dersler çıkarma” işi bile bir kez olsun lafta kalmamış olurdu. Mesela aynı geleneğin bugünkü temsilcisi durumunda olan Deniz Baykal’ın hiç de sevilmeyen bir lider olmasına rağmen nasıl olup da yıllardan beri CHP’nin başında bulunabildiği konusunda çıkarsamalar yapılabilirdi.

Bu basit soruları sormak ve ilkokulda hepimiz adına bir kez verilmiş bulunan, ancak sonradan değişmek bir yana, değişmesi teklif dahi edilemeyen, alışılmış, basmakalıp cevaplara alternatifler üretmek hiç zor değil. İnsanın yeter ki ezberlerini bozmaya, tartışılmazlarını tartışmaya niyeti olsun.

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.