• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Can Dündar'ın Mustafası

19 Mar2009
 

Can Dündar’ın Mustafa adlı belgeselini nihayet izleyebildim. Dündar’ın filmi, aynı konuda daha önce ortaya konan çalışmalara oranla daha makul bir yapım olmuş. Belgeselde, abartılı ifadeler ve ululamalarla dolu bir kahraman portresinden ziyade, insani yönü ağır basan (ve dolayısıyla gerçeğe daha yakın olan) bir “Mustafa” Kemal tablosu sunuluyor. Ancak söz konusu gerçeğe olan “nisbi” yakınlık, ne yazık ki sadece Mustafa Kemal’e dair bilindik anlatıların bir parça normalize edilmiş olması ile sınırlı. Bir başka deyişle, Mustafa Kemal’in iktidara yükselişinde (ve dolayısıyla da tek parti rejiminin kuruluşunda) önemli köşetaşlarını temsil eden hiçbir olaya belgeselde yer verilmemiş.

Birinci ve İkinci Meclis’teki muhaliflerin başlarına gelenler ya da Cumhuriyetin gizli kapaklı ilan edilişi gibi son derece önemli olmasına rağmen bunca yıldır bilinçli olarak göz ardı edilmiş olan konuların hiçbiri filmde yer almıyor. Yer verilenler ise, bu konulara meraklı olan olmayan herkesçe neredeyse tamamı bilinen şeyler. Halbuki hakkında çok fazla detaya yer verilmeden efsaneleştirilen Birinci Meclis‘teki sert tartışmalar, Ali Şükrü Bey ile Mustafa Kemal’in birbirlerinin üzerine yürümeleri, hatta tabanca çekmeleri, bu olaylardan bir süre sonra Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi gibi çarpıcı olaylara filmde yer verilmiş olsaydı, o yılları yeniden değerlendirme adına Türkiye’de önemli bir tartışma başlaması mümkün olabilirdi. (Tabii Ali Şükrü Bey bu çerçevede verilebilecek onlarca örnekten sadece bir tanesi.)

Ancak Can Dündar, hoşa gitmeyebilecek en küçük gerçeklerden dahi ısrarla kaçınmış olmasına rağmen, yine de Mustafa Kemal’in hayatının son döneminde yalnız kaldığını resmetmiş olmasından ötürü yoğun eleştirilere hedef oldu. Bu durum karşısında, pek çok temel kaynaktan kolaylıkla doğrulanabilecek olan bir vakayı dahi kabullenmekte bu denli zorlanan insanların daha ezber bozucu bir gerçeklikle karşılaşmaları durumunda ne gibi tepkiler gösterebilecekleri konusu akla gelmiyor değil. Ancak bu noktada söz konusu tepkilerin sebebini Atatürk’ün hayatının son döneminde yalnız kalmış olup olmaması konusundaki sözde ihtilaftan ziyade, belgeselin “Atatürk düşmanı” olarak yaftalanmış olmasında aramak gerekiyor.

Şöyle ki, Türkiye’de herhangi bir düşüncenin tepki alması, gerçeklikle olan ilişkisinden ziyade, o düşünceyi ifade eden kişiye atfedilen niyet ile ilişkilidir. Mesela bir insan tek parti dönemindeki hatalı ya da verimsiz uygulamalardan bahsederken bir parantez açıp, “Atatürk’ün tabii ki bunlarda herhangi bir kabahati yoktu, asıl kabahat etrafını saran dalkavuklardaydı” gibi bir açıklama yapacak olsa, kolay kolay tepki ile karşılaşmaz. Çünkü, yaptığı açıklama ile Atatürk’ü sözü edilen hatalardan münezzeh kılmış ve bu şekilde safını belli etmiş olur. Dahası, “dalkavuklar” ifadesinin daha önce bir şekilde kulaklara çalınmış olması da, bilindik bir temadan bahsediliyor olması nedeniyle olası tepkileri önler. Halbuki gerçeklik aynı gerçekliktir. Yani etrafındaki nitelikli kişilerin gücünü çeşitli siyasi manevralarla kırmış olan Atatürk, gerçekten de nihayetinde kendisine itiraz etmeyi düşünmeyen (ya da buna cesaret edemeyen) bir grup insanla başbaşa kalakalmıştır. Ancak bu basit gerçeği ifade ederken ne yazık ki bugün bile dikkatli olmak, olması gerekenden farklı kelimeler seçerek söz konusu gerçekliği yumuşatmak gerekmektedir.

Türkiye’de bazı şeylerin bugün bile böyle olması gerekmiyordu elbette. Mesela insanlar bugün itibariyle hepten çatık kaşlı bir heyüla durumuna getirilmiş olan kaba bir konsepte karşı küçük yaşlarından itibaren korkuyla karışık tartışılmaz bir sevgi hissi aşılanarak büyütülmemiş olsalar, yukarıda belirtilen türden “kitabına uydurulmuş” argümanlarla karşı karşıya geldiklerinde herhalde daha farklı bir tavır sergileyebilirlerdi. Böyle bir durumda, “Mustafa Kemal’in etrafında neden dalkavuklardan başka pek kimse kalmamıştı?” diye sorabilmek herhalde daha kolay olurdu.

Basit ama önemli sorulardır bunlar. Bu soruları, “Sahi, Mustafa Suphi’yi, Ali Şükrü Bey’i ard arda kimler öldür(t)müştü?”, “Peki ya, adında Cumhuriyet ifadesi geçen bir parti kurmaya kalkan Kazım Karabekir’in başına neler gelmişti?” gibi diğerleri de takip edebilir ve neden dönemin liderlik vasfı olan bütün insanlarının benzeri bir kaderi paylaşmak zorunda kalmış oldukları konusunda alternatif fikirler üretilebilirdi. Böylelikle, yakın tarih ile ilgili ortaya çıkan (ya da zaten ortada olmasına rağmen ancak gündeme gelen) her küçük gerçeklik yeni bir siyasi kriz vesilesi de olmazdı.

Hatta kimbilir, şu meşhur “tarihe bakarak bugüne dair dersler çıkarma” işi bile bir kez olsun lafta kalmamış olurdu. Mesela aynı geleneğin bugünkü temsilcisi durumunda olan Deniz Baykal’ın hiç de sevilmeyen bir lider olmasına rağmen nasıl olup da yıllardan beri CHP’nin başında bulunabildiği konusunda çıkarsamalar yapılabilirdi.

Bu basit soruları sormak ve ilkokulda hepimiz adına bir kez verilmiş bulunan, ancak sonradan değişmek bir yana, değişmesi teklif dahi edilemeyen, alışılmış, basmakalıp cevaplara alternatifler üretmek hiç zor değil. İnsanın yeter ki ezberlerini bozmaya, tartışılmazlarını tartışmaya niyeti olsun.

Paylaş:
23

Okuyucu Yorumları

 

Levent Cetin says:

19 Mart 2009 at 7:28 PM

Devrimlerde bir kac kafanin kopmasi normaldir denen bir zihniyete neyi kabul ettirebilirsiniz? Tanri inancindan vazgecmek, sonra da maddeleri veya kisileri Tanri’nin yerine koymak dupeduz putperestlige girmez mi? Her yere resimler, heykeller doldurmak, resimlerin onunde yaptigi konusmalari ezberden tekrar etmek, mezarini tavaf edip anisini yasatacagina yeminler etmek nedir?
Bilimi kontrolune alip bilimsellikten, dini kontrolune alip laiklikten bahseden bir diktatoryadan ne beklenebilir?
1940′li yillara “asr-i saadet” gibi bakan insanlar var bu ulkede. Cumhuriyet’in al sancagi ancak “larda yuzebilir” kanisindayim.

 
 

Tamer Uz says:

20 Mart 2009 at 10:21 PM

Serdar Bey ve Levent Bey,
Ataturk, kullandigi ekol ve bir kavram olarak devrim hakkindaki fikirlerimi asagida soru cevap seklinde ifade etmeye calistim.
1. Ataturk halki icin ileri goruslu muydu?
Degildi. Halki icin ileri goruslu olsaydi o donemde cok basarili olan ama 20-30 yil sonrasinda basarisiz olacak olan Alman/Italyan ekolunu secmek yerine her daim basarili olma sansi yuksek olan Anglo-sakson ekolunu secerdi. Anglo-sakson ekolunu secseydi kurdugu ulkeyi tek parca tutabilir miydi, orasi biraz belirsiz. O donem Osmanlinin yanyana yasama ruhu iyice asindigi icin Anglo-sakson tipi bir yonetimle ulke birarada tutulabilir miydi bilmiyorum. Dolayisiyla halki icin ileri goruslu olmadigini soyleyebilirim ama ulkesi icin ileri goruslu olup olmadigi konusunda birsey soyleyemem.
2. Ataturk neden Alman/Italyan ekolunu secmistir?
Uygundu da ondan. (a) Halkla ilgili hayallerine uygundu. Basarilabilirse bir-iki kusakta zor kullanarak halk buyuk oranda degistirilebilirdi. Ondan sonra zor kullanmaya gerek de kalmazdi. Anglo-sakson ekoluyle yuzyillar beklenmesi gerekecekti. (b) Kendisinin liderlik hayallerine uygundu. Krediyi kimseyle paylasmasi gerekmeyecekti. Bu ekol kendisine Ataturk olma yolunu aciyordu. Oysa diger ekolde sadece basarili bir asker ve devlet adami olarak baska insanlarin da donem donem elde edebilecegi bir mertebeye ulasabilecekti.
3. Karabekir ve arkadaslari neden Anglo-sakson ekolunu secmislerdi?
Anglo-sakson ekolu de onlar icin uygundu. Hicbiri Ataturk kadar sivrilemedigi icin, ancak bu ekol sayesinde hak ettikleri krediyi alabilirlerdi. Hatta Ataturk’le benzer seviyede bir kredi alabilme ihtimalleri ancak bu ekolde mumkundu. Ayrica da basarili bir ekol; neden secmesinler?
4. Sen Ataturk’un yerinde olsan hangi ekolu secerdin?
Alman-Italyan ekolu tabi ki. Iki dominant ekol var. Birinde efsanevi lider olma ve devrim imkani, digerinde ise daha kucuk bir mertebe ve degisimi evrime birakma zorunlulugu. Ataturk’un yerinde olsam Anglo-sakson ekolunu secerdim diyenin yalan soyledigini dusunurum. Ayrica kolay midir elini tasin altina en cok sokmus insan icin is bittikten sonra fazla kredi istememek. Bakiyorsun onunde basarili iki yontem var. Sana en cok kredi getirecek yontemi secmez misin? Ha, Karabekir ve arkadaslarinin yerinde olsaydim bu arada tabi ki Anglo-sakson ekolunu secerdim.
5. Devrimlerde kafalarin kopmasi normal midir?
Normali nasil tanimladigina bagli olarak degisir. Kafalarin kopmasi tabi ki hicbir kosulda ahlaki degildir, ama devrimlerde kafa kopmasi bir realitedir. Tarihte kafa kopartilmadan kotarilmis bir devrim var midir?
6. Devrim iyi bir sey midir?
Kosula gore degisir. Tiranlara karsi yapilan devrimler iyi bir seydir. Unutmamak lazim ki o durumda da kafa kopmadan devrim olmaz.
7. Halk destegi olmadan devrim yapilamayacagi soylenir. O zaman devrim iyi bir seydir diyemez miyiz?
Halk destegi ile yapilan devrimler iyi ya da kotu olabilir. Halkin umrunda olmayan devrimler vardir; greceklestirilir; kotudur ve halk uyandiginda kendisini diktatorlukte bulur. Halkin kostek oldugu devrimler gerceklestirilemez.
Not: Ataturk’un secmis oldugu ekolden bahsederken ana olarak Fransiz ihtilali ve akabindeki Jacoben modelden ilham aldigini soylemeliydim belki ama o donemin basarili olan ve cari modelleriyle eslestirme yapmak amaciyla Anglosakson ve Alman/Italyan ekollerini kullandim karsilastirmalarda.

 
 
 

Beytullah Emrah says:

23 Mart 2009 at 12:58 AM

Ilımlı Kemalizm ve “Mustafa”
Ergenekon davası sürecinde fena halde örselenen Kemalist ideolojinin imdadına Can Dündar mı yetişiyor? Bu soruyu sormamızın elbette bir sebebi var. Malum, Kemalist sistem son yıllarda en derin buhranlarını yaşıyor. Özellikle başörtüsü yasağı ve Kürt sorunu eksenli krizler o kadar sık nüksetmeye başladı ki, sistemin bu ağırlığı daha ne kadar taşıyabileceği sorusu belirginlik kazandı. Hatta son günlerde anayasanın değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddelerinin tartışılmaya başlanması, bu krizi aşma çabası olarak değerlendirilebilir. Can Dündar’ın belgesel filmi “Mustafa” işte böyle bir konjonktürde vizyona girdi. Şayet bu arka plan analiz edilirse, görülecektir ki; Mustafa filmiyle “insan Atatürk” karakterinin ortaya çıkarılmasından ziyade halkın “Ilımlı Kemalizm” ile empati kurulması beklenmektedir. Bu elbette bir iddia ama tartışılması da gerekiyor.
”Mustafa” filmine gelen tepkiler bir bakıma Kemalist kitlenin nasıl bir ruh hali taşıdığını ortaya koyuyor. Yüceltilen, kutsallaştırılan, tabulaştırılan ve aleyhinde en ufak bir söz dahi ettirilmek istenmeyen bir Mustafa Kemal anlayışına karşı Can Dündar’ın yaptığı “Mustafa” tasviri, onun da bir beşer olduğu vurgusunu öne çıkarıyor. Lakin seyirciden sempati kurulması istenen bu yeni imajın arkasındaki düşünce planı bir kez daha ıskalanıyor. Filmle birlikte mesele şahsileştiriliyor ve Türkiye’deki Kemalist düzeninin ideolojisine ve işleyişine yönelik son yıllarda etkisi giderek artan eleştirilerin önüne bu kez de yeni bir “Mustafa Kemal” tasviri geçiriliyor. Belki de sorunu bu noktadan hızla uzaklaştırmak, meselenin özünde Kemalizm’in yattığını vurgulamak gerekiyor.
“Mustafa” filminden hareketle tartışmanın bu eksene kayıp kaymayacağı henüz net değil. Lakin Can Dündar’ın anlatısına bakılırsa, sistemin dünyanın geldiği noktaya uyumlu bir “Ilımlı Kemalizm” anlayışını üretmeye çalıştığı düşünülebilir. Yine de bu çabalardan sistemin meşruiyet krizini aşarak kurtulabileceği sonucuna varmamak gerekir. Çünkü mesele halka beşeri yönleri, zaafları ve yalnızlığıyla sevdirilmek istenen kişisel bir “Mustafa” değil, yıllardır halka adeta silah zoruyla dayatılmak istenen otoriter bir ideoloji olarak “Kemalizm”dir.
(Film yayına girdiğinde Platformhaber.net sitesinde yapılan bir değerlendirme…)

 
 

Ömer Faruk YAZICIOĞLU says:

25 Mart 2009 at 2:28 AM

Tamer Uz’a yanıtım:
01: Mustafa Kemal Atatürk’ün dönemde yapmaya çalıştıkları bellidir. ‘Anglo-Sakson ekolü’ (bu terimi sanırım kendisi buldu.) olarak tanımladığınız duruma geçmeyişini kendi tekelinde gösteren ifâde tarzı, sanırım tarihi bilmemek kaynaklıdır. Tâbirinizdeki modeli benimsemeyen Atatürk -tabii bahsolunan dönemde Mustafa Kemal Paşa- mü olmuştur, yoksa ‘halk bir koyun sürüsüdür ve buna bir çoban gerekli, o çoban da benim’ diye konumunu ifâde eden Padişah mıdır?.. (Aktaran kimdi? Rauf Orbay.) Bu ve benzeri adamlardan hayır gelmeyeceğini senelerce hizmet ettiği saltanatın ne denli sunî bir yapı olduğunu gördükten sonradır ki, o modelden uzaklaşmıştır. Halkı için ileri görüşlü olmadığını söylemek için benim izan sınırlarımın dışarısında olmak gereklidir ki, onu sizin başardığınızı görüyorum.
02: Mustafa Kemal Atatürk gibi kendinden emin ve görüşleri daha ilk gençlik dönemlerinden netleşmeye başlamış bir insanın, Mussolini gibi bir ne idüğü belirsiz bir garabeti örnek alıp, o ‘okuldan’ mezuniyet istemesi tahayyül edilebilir şey midir?! Mussolini, zannederim bilirsiniz, sosyalist bir söylemle başlayıp hiç alâkasız yerlere savrulmuştur. Ardından Hitler’in yardakçısı hâlini gelmesiyledir ki, her mânâda tepetakla olmuş ve bu vaziyette Milan’a gelmiştir… Bilmem anlatabiliyor muyum. Atatürk, ne bu garip adamı ne de Hitler gibi bir karikatürü örnek alacak tıynettedir. Onlar sefâlet içerisinde yüzerlerken Mustafa Kemal onların devlet yöneticilerinin yanında görüşmelerde bulunmakta idi, o düzeyde idi. Alman-İtalyan yönetim benzerlikleri muhakkak vardır, fakât Atatürk, mümkün değildir ki o doktrinleri seçsin ya da bunlara sempati duysun. Bakınız 1930’da neler söylüyor: “…Biz bu müesseseyi (cumhuriyeti) hacılara, hocalara terk etmek için meydana getirmedik. Tarihi, Octave’a bırakamayız. …Cumhuriyet müessesesinin bir müstebit eline geçeceğini mezarımda bile duysam, millete karşı haykırmak isterim. ..Cumhuriyetin milletin kalbinde kök saldığını görmek, yegâne emelimdir” Böyle bir insanı kimlerle karşılaştırıyorsunuz.
03: Büyük minnet duyguma rağmen, bugüne değin, Karabekir Paşa’nın haris olduğundan başka çıkarsama yapamadım. Öyle ki, her şeyi o yapıyor, Mustafa Kemal Paşa bir o yana bir bu yana sürükleniyor… Bunu nasıl düşünebilir, hayret edilecek şeydir.
04: Atatürk hiçbir zaman eski dostlarını gözden çıkarmak istememiştir. Ama onlar onu fikren yalnız bırakmışlardır. Gençlik ideallerinden fire vermişlerdir, millete arz-ı ubûdiyet kültürünün kanıksanmasından daha iyi bir şey verilemeyeceğini düşünmüşlerdir. Bugün Birleşik Krallık yönetimine bakınız, bir sürü gereksiz insan milletin ürettiğini haksızca yemekte ve halk bunların -sembolik olarak bile olsa- aşağısında görülmektedir; vatandaş değil, tebaadır. Atatürk, muhakkak ki kimi eksik ve yanlışlar içermekle birlikte, milleti için elinden gelenin en iyisini yapmayı amaçlamış ve yapmıştır da.
05: Kafa filân koptuğu yok; abartıdan ibârettir. Büchner öbür dünyada en galiz küfürleri ediyordur- şüphem dahi yok. Hele Türkiye’de, neredeyse hiç yok. Çünkü Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı ile edindiği muazzam bir etkisi var. Bu etki padişahtan da halifeden de imparatordan da büyük; halkın içinden çıkma olduğu için kat kat daha büyüktür.
06: Bu dediğinize katılıyorum. Devrimler iyi de olabilir, kötü de.
07: Buna da katılıyorum.
08: (Bunu ben ekliyorum.) Tüm bu yapılanlardan hoşnut kalmayan kesim, mutlaka ki şu anda en güçlü dönemini yaşamaktadır. Ama onların hoşnut olmama haklarını dahi beğenmedikleri ‘kuruluş felsefesi’nin onlara tanıdığı haklar ile olduğunu bilmek, sanırım minnet ve terbiyenin gerekliliklerindendir.
Saygılar.

 
 

Levent Cetin says:

26 Mart 2009 at 1:14 AM

Devrimsel surecin, evrimsel surecle kiyasinin yapilmasi gerektigine inaniyorum. Bunu Darwinian anlaminda kullanmiyorum tabii ki, ama toplumun ogrenme surecinin yavas oldugu, aksi takdirde dis etkenler uygulanarak yasanan degisimlerin de toplumlar uzerinde ayni duzeyde bir ic tepkiyle karsilanacagini da soylemek saniyorum cok yanlis olmaz.
Uzerinde konustugumuz cag, diktatorlerin cagidir. “Muasir Medeniyet”ten bahseden bir Mustafa Kemal’in kafasinda herhalde bu gunun Avrupasi degil, o gunun Avrupasi olduguna gore ilkelerin icinde demokrasinin gecmedigine sasmak cok mantikli olmayabilir.
1700′lerin sonlarinda kopan kafalarla 1900′lerin basinda kopan kafalarin birbirine karistirilmamasi da onemli bence.

 
 

Levent Cetin says:

26 Mart 2009 at 6:20 PM

“Ama onların hoşnut olmama haklarını dahi beğenmedikleri ‘kuruluş felsefesi’nin onlara tanıdığı haklar ile olduğunu bilmek, sanırım minnet ve terbiyenin gerekliliklerindendir.”
En buyuk diktator bizim diktator. Bize begenmeme hakki bile vermis! Cok yasa padisahim!

 
 

Ömer Faruk YAZICIOĞLU says:

26 Mart 2009 at 9:34 PM

Tarihteki ‘dönemsel farklılıklar’ın kimileri tarafından en alt düzeyde dahi olsa fark edilmesi, takdir gerektiren bir şey değildir elbette.
Beyefendi, Mustafa Kemal Paşa (farklılıkların farkında olanlar için; sonradan, ‘Atatürk’) iki kez çok partili sisteme geçiş teşebbüsünde bulunmuştur. Muhakkak ki, bunun, gerçekleştirilen devrimlerin dışına çıkmadan yapılmasını istemiştir. Ben kendi adıma, bilhassa ikinci teşebbüsteki tavrının yanlış olduğunu düşünür ve savunurum (bkz. Serbes[t] Cumhuriyet Fırkası). Türkiye, çok partili hayâta daha önceden geçmeliydi. Onun ötesinde halkına âdeta ‘inanmış’ bir insanın senato kurumuna dahi yönetimde gerek hissetmediğini; bunun dışında, pek alaya aldığınız ‘diktatör’ün birkaç sözünü daha hatırlatayım:
“Ben isteseydim derhal askerî bir diktatörlük kurar ve memleketi öyle yönetmeye kalkışırdım. Fakat ben istedim ki, milletim için çağdaş bir devlet kurayım ve onu yaptım.”
“Ben de yüz binlerce insanı yönettim; onları ölüme giden yola, seve seve yönelttim. Fakat bir tanesine kamçı kullanmadım.”-1923
“Benim yaşamımı inceleyenler görürler ki, ben Mısır firavunları gibi kendime mezar yaptırmak için kırbaçlar altında insanları sürmedim. Ben, memlekette uygulamak istediğim herhangi bir fikri evvelâ kongreler toplayarak, onlarla konuşarak bu fikirleri onlardan aldığım yetkiye dayanarak uyguladım. İşte Erzurum, Sivas kongreleri, işte Büyük Millet Meclisi bunun en canlı ifadeleridir.”-1932
“Ben diktatör değilim ve heveslisi de olmadım. Benim diktatör olmadığıma şuradan karar veriniz, ben diktatör olsaydım siz bana bu soruyu soramazdınız!”-1932
(Burada Bir alıntı daha yapalım: http://www.sabah.com.tr/2009/02/14/haber,D0E93D346B874F8A8CC6428E0351C001.html )
“Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar; evet, bu doğrudur. Benim arzu edip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü, ben zoraki ve insafsızca hareket etmek bilmem. Bence diktatör, diğerlerini iradesine boyun eğdirendir. Ben, kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak yönetmek İsterim.”-1935
‘Diktatör’ kelimesini bile ne denli tiksinti duyarak kullanmış olduğu dikkâtten nasibini almış gözlerden ve berrak dimağlardan kaçmayacaktır. Yazık ki bugün nasıl anılıyor… Ne demek gerekir bilmiyorum; çok şeyler söylerim ya, Serdar Bey’in sansürüne uğramak istemem. Yalnız, alay ile cevap veren aynı üslûpla cevap alır. Ben Cumhuriyet’in çocuğuyum, padişah’a kulluk ve biat kanıma dokunur. Bunun için, ve daha birçok şey için, Atatürk’e minnet duyarım ve hayat içerisinde saygı ile donandığım için de Allah’a şükrederim. Bende olan bu hasletleri olmayanlara da dilerim.
Cumhuriyet’imizin ilk kurulduğu dönemlerden Atatürk’ün vefâtına dek geçen sürede kimi aklıma hemen gelen sözlerden birkaç alıntıydı bunlar… Bir şey daha hatırlıyorum; okuyan bir insansanız, mutlaka bileceksiniz: 1936 sonrasında (tam senesini hatırlamıyorum), TBMM hârici ve üzeri ‘konsey’ tertibi… Konsey atama usûlü ile oluşturulacaktı. Atatürk, Recep Peker’in incelemelerini ve bunu kâğıda dökmesini onaylayan İsmet İnönü’yü sonradan ne yapmıştır? Onu da siz hatırlayın… (Hatırlamadınız mı? Kısaca: İsmet İnönü, Başbakanlık’tan alınmıştır. Sene 1937. Daha sonra DP’yi kuracak olan Celâl Bayar, Başbakan olacaktır. Liberal sisteme geçilmesine çalışılacaktır.)
Demek ki neymiş? Öyle bilmeden etmeden, düşünmeden (belki düşünemeden) atıp da tutturmaya çabalamak, en hafif ifâdeyle ucuz bir komedi olarak tezahür etmekteymiş. Öyle.

 
 

Tamer Uz says:

27 Mart 2009 at 2:00 AM

Omer Faruk Bey,
1. Anglosakson ekolunden kastim saltanat degildi. Dini dogmalardan kurtulabilmis insanlarin bu sefer bilimden uretilmis dogmalara saplandigi bir modernlik yasaniyordu. Dini olanin itibarsizlastilmasi, ulus devlet, irk calismalari vs. Amerika ve Ingiltere temelde bu furyanin disinda kalmayi becerebilmisti. Dolayisiyla da demokratik gelisim sureclerine ara vermeden devam edebildiler. Anglosakson ekolu, bunu ifade edebilmek icin yumurtladigim bir ifadeydi.
2. Ataturk’un iktidarda oldugu donemde Italya’da Fasist Parti ve basinda Mussolini (1922/1945), Almanya’da Naziler ve basinda Hitler (1933/1945) vardi. 1926 tarihli Turk Ceza Kanunu Italyan Ceza Kanunu’nun cevirisi idi. Ayrica secilen ekonomik sistem Italya’dan esinlenilmis olan korporatizmdi (bu sistemin ana sorumlulari olarak Ismet Inonu ve Recep Peker’i gormek daha dogru olur). Ataturk’un 30′larda ugrastigi konulara bakacak olursak eger, ozellikle Gunes Dil Teorisi ve Turk Tarih Tezine baktigimizda Almanya’da yapilan calismalarla bir paralelllik gururuz. Bu konularda iki bucuk senedir beni bilgi sahibi kilan Serdar Bey’e ayrica tesekkur ediyorum.
3. Kazim Karabekir’in “Istiklal Harbimizin Esaslari” kitabinda tum krediye kendisinin sahip olmaya calistigini gordum. Baydi, kitabi bitiremedim zaten. Ama sonucta Kazim Karabekir’in de Ataturk’un de kredi paylasma konusunda cok cimri oldugunu soyleyebiliriz.
4. Artik saltanatin zararlari, gereksizligi gibi seyleri tartismak gerektigini dusunmuyorum. Kimsenin saltanat istedigini zannetmiyorum. Karabekir ve Orbay da istemiyordu zaten. Ataturk’le Karabekir ve Orbay arasindaki en buyuk problemlerden bir tanesi Nutuk’ta da bahsedildigi gibi Cumhuriyet’in ilan edilis seklidir. Siz Karabekir ya da Orbay’in yerinde olsaydiniz Cumhuriyet’in ilan edildigini baska sehirlerde gazeteden ya da top atislarindan ogrenseniz ne yapardiniz? Bu olayda izole edilmenin ozel bir anlami oldugunu gormez miydiniz? Karabekir’in ya da Orbay’in Cumhuriyet fikrine karsi cikmalari cok mesnetsiz bir iddia, zira saltanat 3 Kasim 1922′de kadirildiktan sonra ulkenin sekli fiilen bir senedir cumhuriyetti zaten.
5. Kafa kopmamis midir? Sapkaya mualefetten bile o kadar cok kafa kopmustur ki? Istiklal mahkemelerini filan unuttunuz herhalde. Realitedir deseniz tamam diyecegim; ama kopmamistir demeyin bari.
6.
7.
8. Kurulus felsefesinden gelen hangi haklar? Cok partiden tek partiye gecmek mi? Takrir-i sukun kanunu mu? “Vatandas Turkce konus” felsefesinden mi bahsediyorsunuz? Kadin haklari derseniz, ona katilirim. 1930′da ve 34′te olmasaydi daha 20-30 yil beklemesi gerekebilirdi.

 
 

Ömer Faruk YAZICIOĞLU says:

27 Mart 2009 at 3:14 PM

Tamer Bey,
Keşke herkes sizin kadar düzgün ve nitelikli cevap verebilse, bazı mütecaviz yorumlar insanı yoruyor, daha da beteri üzüyor.
Yine sırayla gidelim…
01: Amerika I. Dünya Savaşı’nda pek rol oynayamadı; sonrasında ise yine içe kapandı, bilirsiniz. Ciddî anlamda dinî bir yapı vardır orda, malûm, Başkan hâlâ İncil’e el basarak yemin ediyor görev öncesinde. Bu kötü bir şey midir? Hayır, ama her toplumun kendine has özellikleri ve tarihsel gelişim ve dönüşümü olduğu için farklılıklar kadar benzerlikler de olur. Birleşik Krallık’a gelirsek… O, Savaş’ın gâliplerindendi. Ama halk bezgindi, ekonomi kötüydü ve hem kendi kurdukları dünya (yani yönetimleri altındaki sömürgeleri) hem de kendi dışlarındaki dünya (dünyanın diğer devletleri) kaynıyordu. Mağlûplar hoşnutsuzdu, gerilim artıyordu. Bakınız çok değerli Hocamız İlber Ortaylı ne diyor: “Harpten sonra insanlığın 3000 yıllık ödeme sistemi çöktü ve değişmek zorunda kaldı. Kadınlar daha fazla üretim için, erkeklerin boşalttığı fabrikaları ve şirketleri doldurdu; bir daha da evlerine dönmedi. Böyle ortamlarda her şey keskinleşir. Milliyetçilik daha çok hırslandı ve örgütlendi, faşizme dönüştü ve 1918’den sonra Avrupa’nın işçileri eski sosyalizmleri değil, Rusya ile patlayan Bolşevizm’i önlerine koydular. Politikalar da insan ilişkileri de keskinleşmişti. Türkler bu büyük savaşta “vatan ve millet” mefhumunu II. Meşrutiyet’in nutukları ötesinde kurumlar olarak benimsedi. Köyler çiftçilerini, kasabalar zanaatçılarını bu savaşta kaybettiler, okullarda sınıflar boşaldı. 1922 Türkiye’si, 10 yıldır savaşan bir çilekeş milletin yurduydu.”
Değerli muhatabım, berbat bir ekonomik sistemden, senelerin verdiği altyapısızlık ve bakımsızlıktan, büyük bir gelişmemişlikten bahsediyorum. Demokrasi, öncelikle bilinç işidir. Halkın bunca haklarla donatılmış olması bile, yöneticilerce ne denli yüksek bir önemi haiz olduklarının göstergesi değil midir?.. Daha ileride ‘kadın hakları’ndan bahsetmişsiniz, o dönemde, gelişmiş olduğu iddiasındaki devletlerde bile ‘kadın’ ne derecede idi? Bunu yapan bir liderin ve kadrosunun iyi niyetinden şüphe edilmemelidir diye düşünüyorum… Efendim, devlet yönetiyor bu insanlar, hem de yılların getirdiği baskıları kırmayı göze alarak, 10 yıl süren savaş hâlinin halkta yarattığı bıkkınlığın keskin bir süreç içerisinde halkın onca benimsediği birçok kurumun ve kişinin ortadan kaldırılmasını gerçekleştirerek (Not: bu ‘ortadan kaldırma’dan kasıt, katletmek değildir.); bunca önemli atılımlar elbette herkesin hoşuna gitmez, ve bunca sene içerisinde yapılan her şey doğrudur demek de ahmaklık olur. Ama iyi niyetin sorgulanması da büyük hata ve ayıptır.
02: Güneş Dil Teorisi yanlıştır, komik yerleri de vardır. Ve Atatürk daha sonra bunlardan zâten vazgeçmiştir. Ama şunu hatırlamak yersiz midir: O dönemde ‘Türk’ nasıl ele alınan bir şeydi? Türk olmak, halk arasında ne denli benimsenen bir şeydi? Halkın senelerce ‘bizden adam olmaz’ düşüncesinin, Batı bakış açısının ‘Türkler barbar bir topluluktur, medeniyete bir katkıları olmamıştır, kökleri cılızdır’ dayatmasına eklemlenmesi dışında, uzun dönemlerin getirdiği başarısızlıkların da etkisiyle yerin dibinde duran millî hislerin yeniden ihya edilmesine katkısı olmamış mıdır? Bugün bizim hâlâ duyduğumuz ‘bizden adam olmaz’ı yendik o dönem. Hâtâları da olsa, bu, başarı hânesinde üst sıralardadır.
03: Başarıları halka mâletmekte, hattâ yakın çevresine dağıtmakta olan bir insanın karşısında Karabekir Paşa, belirttiğiniz gibi, çok hoyrat ve bencil kalmaktadır. Atatürk, bir devlet kurucusudur. Elbette ki bazı şeylerin daha ön plâna çıkarılması doğaldır. Bakın ABD’den örnek verelim, Mount Rushmore’da ne görürsünüz? Washington D.C.’deki Anıt kimin içindir? Washington D.C. dedik, ‘Washington’ ismi kimin ismidir? Bir Dolar üzerinde, 25 Cent üzerinde kimin resmini görürsünüz? Amerika bir dikdörtgen olarak kabûl edilse, sol üst köşesindeki devletin ismi nedir, hani Seattle’ın da içinde bulunduğu? En işlek caddelerinden kaç tânesinin ismi Washington’dır? Washington’ın kaç tâne heykeli vardır? Daha 1780’lere geçilmeden ‘Pater Patriae’ olarak ünvanlandırılan kimdir?.. Bunları niye soruyorum biliyor musunuz? Kimi zaman duyuyorum da şaşıyorum, ‘neden bu kadar heykeli var?’, ‘neden her yerde onu görüyoruz?’… Sanki çoğu memleketlerde farklıymış gibi. Ki olmasa n’olur? Bir milletin kendine has tepkileri olamaz mı? Bunun kötüye kullanılmadığını iddia edebilir miyim? Edemem. Ama en azından üzüm yemek, bağcıyı dövmekten daha güzel bir uğraştır.
04: Saltanat’ın şu anda akla dahi getirilmemesi, Atatürk’ün başarısının kanıtıdır. Ama, arkadaşlarının son halifeye yaptıkları ziyâretler gözden kaçırılmamalıdır Tamer Bey; bu adamlar çocuk değildi. Senelerin siyâsetçisi idiler. Kimse de onlara o noktada söz hakkını vermez. Onlar asla vermezlerdi; meselâ bir Mustafa Kemal’e asla şans tanımazlardı. Onlar için Mustafa Kemal işini bitirmişti, efendi gibi haddini bilmesi gerekiyordu- böyle görüyorlardı. Ayıptır, milletini çağdaşlaştırmak isteyen bir insan, asla bu gibilerin güdümüne girmez. Girerse, o adamdan da hayır gelmez; haksız mıyım? Bana soruyorsanız; keşke Mustafa Kemal gibi bir tanıdığım olsa, keşke bu tanıdığım arkadaşım olabilse… Asla bu değere hakkını vermezlik etmem. Biat mı ederim? Hayır, onu da yapmam. Ama zâten bir Mustafa Kemal, biat peşinde olamaz- ben bunca senelerdir yaptığım okuma ve araştırmalarda, bunun zerresine rastlamadım. Samimiyet ile söylüyorum. Hele Halife’ye konuk olup aba altından sopa göstermek, hele hele bir İstiklâl Savaşı mimarına bunu yapmak, haddime olmazdı.
05: İstiklâl Mahkemeleri, doğrudur, sert bir tavırla devrimleri korumuştur. Ama meselâ Robespierre yönetimindeki gibi bir tavırla değil, o üslûpla asla değil. Öyle yapabilir miydi? O dönemde devletler daha bağımsızdı, çağdaşı olan Mussolini İtalyası’nın, Hitler Almanyası’nın, Lenin ve ardılı Stalin Sovyetleri’nin daha sonraları Franco İspanyası’nın yaptıklarını ve cüretlerini unutmayınız. 1945’ten sonra dünya bambaşka oldu ve bugünkü sistem kuruldu.
Sonuçta, değerli muhatabım, bir millet gerçekten yeniden doğuyor. Bunun sancıları ve acıları elbette âşikâr. Ama bunları tespit ederken de, sizin bahsettiğiniz ‘asr-ı saadet’ ifratından, başka birçok tefritlere gidilmemesi gerektiği kanaâtindeyim. ‘Mustafa’ filmi fazlaca abartıldı, yine ifrat-tefrit ikilemidir. Ben, pek beğenmedim; birçok belgeseline sâhip olduğum Can Dündar’ın bunca senelik birikimlerine yakıştırmadım. Konu bütünlüğü yoktu, yanlış bilgiler vardı ve en önemlisi fazla aceleye gelmiş görüntüsü çizdi benim gözümde. Ama bu denli abartılı eleştiriyi asla hak etmiyor. Serinkanlı olarak izlendiğinde onca abartılı şeyi bulamadım; ama tepkileri anlıyorum. Bunca zaman farklı şekilde algılanan Atatürk’ün bu denli farklı bir portre ile sergilenmesi, insanlarda şaşkınlık yaratmıştır. Dönemsel bazı tepkiler de bu süreci tamamlamıştır elbette. Daha fazlası değil.
Saygılar sunarım.

 
 

Levent Cetin says:

27 Mart 2009 at 4:58 PM

Pek degerli sayin Gazi Mustafa Kemal Pasa hazretleri diktatorun anlamini bilmiyormus sanirim. Kirbacla falan alakasi yok diktatorlugun. TDK sozlugunde tanimi cok basit:
“Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse”
“Ben diktator olsaydim sen bu soruyu soruyor olmazdin” tarzi cevaplari cocuklara vermis ama siz yutuyorsunuz nedense.

 
 

Levent Cetin says:

27 Mart 2009 at 5:19 PM

Diktatorlugun kodlari zaten sarfedilen sozlerde var. Haklar “veriliyor”, ulke “kuruluyor”.
Kimsin de kimin hakkini kime veriyorsun? Siyasi gucu eline topla (diktatorlugun tanimi), sonra da kardes payi yap. Once “hak” kelimesinin anlamina bakin sonra verilip verilmeyecegini konusalim.

 
 

Tamer Uz says:

27 Mart 2009 at 8:19 PM

Omer Faruk Bey,
Belli ki Ataturk donemiyle ilgili hislerimiz birbirinden farkli. Olaya sadece somut gercekler acisindan degil de duygu/sevgi gibi kavramlari da katiyoruz.
Gelin bir bolumu direk Ataturk doneminden kalmis bir bolumu de Ataturk doneminde kurumsallastirilmis olan su miraslarimiza bir bakalim.
1. Ulus devlet: Turk-Kurt-Ermeni-Rum vardi. Ermeniler buharlastirildi (Tabii ki gunahi Ataturk’un boynuna degil). Rumlar mubadeleyle ve sonradan kovalayarak gonderildi. Kurtler Musluman olduklari icin modernligin millet kapsaminda olmasalar da, o doneme kadar kullanilageldigi anlamiyla millet kavraminin kapsamindaydilar. Bir sekilde potada eritilecekleri dusunuldu. Olmadi, kangren oldu. Bu noktada ilk yorumumda yapmis oldugum “Ataturk’un ulkesi icin ileri goruslu olup olmadigini bilemem” konumundan “Ataturk sadece halki icin degil ulkesi icin de ileri goruslu degildi” konumuna gelmeliyim belki de. Zira su anda Cumhuriyet’in rahle-i tedrisinden gecmis epey insan “Ataturk keske Kurt sorununu kokunden cozseydi” fikrindeler.
2. Kompress edilmis Islamcilik: Cumhuriyet Islamcilik’i cok sikistirdi. O kadar sikistirdi ki su anda bir bombaya donustugunu zannediyor. Cok huzursuz, cok tedirgin. Bizi de huzursuz ediyor. Madem bu kadar paranoyak olacaktin, niye sikistirdin Islamcilik’i?
3. Asker: Bu sorun taa Yeniceri’lerden beri var. Ataturk bu soruna da bir cozum bulmadigi gibi “Asker millet” zihniyetini yerlestirip sorunu pekistirmistir. Bana iki kere kullandigi “Siyaset yapacak olanlar askerlikten istifa etsin” cumlesini soylemeyin lutfen cunku bu lafi bir defa ITC’de onemli bir pozisyonu yokken soylemistir, bir de Karabekir ve arkadaslarini bertaraf etmek icin. Kendisi de zaten askerligi 1927′de birakmistir.
Hani askerlerimiz, cagdaslarimiz derler ya “Bize demokrasi cok, halk cahil kardesim, biz bir Isvec degiliz ki” filan. Bugun biz bir Isvec degilsek emin olun yukarida saydigim uc problemden dolayi degiliz. Demokrasi bize cok diyen insanlardaki bu gaflet, bu aymazlik var ya, onlari aslinda Stres Abi’ye teslim etmek lazim. ( http://stresabi.wordpress.com )

 
 

Ömer Faruk YAZICIOĞLU says:

28 Mart 2009 at 4:27 AM

Beyler,
Dünyada -ama gelişmiş olanlarda- bu denli hızlı ve kesin kazanımlarının sâhiplenilmediği az devrim vardır sanırım; aradan geçen seksen beş yıldan sonra hâlâ bir kesim tâ o dönemlerdeki uygulamaların ne denli gerekli olduğunu görmüyor-göremiyor ya da bilhassa çarpıtıyor. İşin daha acısı, bu kesim okuyan kesimdir.
Başta toplu yanıt verelim…
Öncelikle, aklıselim bir kimse Mustafa Kemal Atatürk’ün bir Mussolini, bir Hitler, bir Stalin, bir Franco, bir Salazar, bir Tiso, bir Pilsudski, bir Pavelic, bir Quisling, bir Terboven, bir Szálasi, bir Metaxas olduğunu ima dahi edemez! Neden bilir misiniz? Çünkü gerçekten öyle olsaydı, bugün kendi aleyhine düşeceklerin kökleri kazımak o denli kolaydı ki. Hiçkimseye de hesap vermezdi; yeterinden fazla derecede akıllı ve daha önemlisi başarılı bir adamın ellerinden hiçbir zaman alınamazdı bu gibiler. Yapardı beyler yapardı, yapabilirdi.
Diktatörlük Antik Yunan’dan Roma’ya geçen bir kavram. Eskiden ‘tiran’ olarak adlandırılıyor bu olumsuz niteleme, tabii aslında o zamanlar olumsuz özelliği yok… Diktatör, Roma’da hukukî bir durumda, siyâsî bir makam; Roma Cumhuriyeti Anayasası’nda Senato, Halk Meclisleri ve Magistrat üzerinde bir konumdadır ve hiçbir organ, onun verdiği emirleri ve yetkesini sorgulayamaz. Zâten bu sebepten, zor zamanlarda ve bir süreliğine başvurulan bir kurumdur. (Benim kadar Roma meraklısı bir adama en söylenmeyecek şeydi bu.)
Ama siz anlaşılan ‘modern diktatörlük’ konusunda imâlarda bulundunuz. Tamam.- Daha sonraları Garibaldi var aynı topraklarda (Kont Cavour onsuz zor iş yapardı; halk desteği o zamanlardan önemli demek, neyse). Sonra yine aynı topraklarda ‘Mussolini’ isimli biri peyda oluyor ki, sizinle hikâyemiz burada başlıyor. Da, adam tam olarak ne zaman zuhur ediyor? ‘Roma Yürüyüşü’, 1922.
Levent Çetin, size birinci sorum: Mussolini (ya da Hitler) ile Atatürk’ün yönetimlerindeki benzerlikleri bana izah ediniz, yapabilirseniz. Bana net olarak kanıtlayacaksınız; yoksa tezinizin ne denli çürük olduğu zâten meydana çıkacak. İkinci sorum: Mâdem bu gibi adamlar onun önünde örnek teşkil ediyor, niçin Atatürk dış politikada onlara yaklaşmamıştır? Bu nasıl kendini yakın hissetmedir ki, döneminde, bunlardan her şekilde uzak durulmakta ve onlardan uzak duran diğer devletlerle birliklere gidilmektedir?
Ötesinde, hangi bön diktatördür ki, ilkin kendine ne kadar hırsla yaklaştığını ve hattâ tarz ve üslûplarını bildiği eski mesai arkadaşlarının, sonrasında da yine eski bir arkadaşının -fakât kendi fikirlerinin bir kısmına ve senelerce çalıştığı kadrosunun belirgin bir kısmına muhalif bir arkadaşının- önderliğinde iki kere muhalefetin oluşmasına ‘izin’ verir? Bu nasıl diktatörlüktür, nasıl tiranlıktır?! Hangi kitapta ve hangi târihte ve nerede görülmüştür böylesi tiranlık? Bir tâne örnek verin de konuşalım beyler, reddetmek ve direnmek pek eğlenceli geliyor size anlaşılan ama içi dolu olmalı, değil mi Levent Çetin?
Idi Amin miydi, Pinochet miydi, Saddam mıydı… ‘Aydınlanmış despotluk’ derseniz onu anlarım ama öyle demiyorsunuz. Almanlar (Büyük) Friedrich’i yerlere göklere sığdıramıyor, Ruslar (Büyük) Pyotr/Petro’yu, (Kutsanmış) Aleksandr’ı, (Büyük) Yekaterina’yı hâlâ anıyor, Japonlar (Büyük) Meiji’yi temel kabûl ediyorlar, Fransızlar Napoléon’un -başta ‘medenî kanun’ olmak üzere- kurduğu birçok kurumu sahipleniyor ve koruyorken; biz, bu liderlerden kat be kat iyi ve çok çok daha mütevazı Atatürkümüz’ü anlamsız eleştirilere mâruz bırakıyoruz. Atatürk eleştirilemez mi? Elbette eleştirilir, ama yakışan bir usûlde.
Levent Çetin, size soruyorum; hukuktan iyi anlıyorsunuz: Bana lütfen anlatınız, meselâ bugün Avrupa Birliği ‘müktesebâtı’ dâhilinde belli düzenlemeler yapıyor Türkiye. Bunlardan hangisi için hangi vatandaş harekete geçmişti; hattâ bu hukuk konularına hevesli siz hangi taşın altına elinizi soktunuz? Ben hiç zannetmiyorum ki, herhangi bir şey yapmış olun. Ama beni yanıltınız ve neler yaptığınızı, ya da genel olarak neler yapabileceğimizi ifâde ediniz. Haklar alınıyor, bu kesin- ama haklar bâzen zorla alınır, bâzen daha farklı yollardan elde edilir. Örneğin kadın hakları… Türkiye’nin bu konuda nâmı vardır. Birisi bana söylesin, Türkiye’nin kadınlarına verilen hakların ‘kazanılması’ için bir ‘feminist hareket’ olması mı beklenmeliydi? Bu durum, sizin târihi onaylamanızı sağlayacak mıydı? Korkarım, bu da hoşa gitmezdi. Bu kez de denirdi ki, ‘yahu bu diktatör de elinde o denli güçle kadınları sokağa dökerek bazı hakların kazanılmasını son âna dek geciktirmiş; ne gamsız ne hoyrat diktatör ama!’
Böyle tarih okunmaz beyler, bunun duygusallıkla alâkası yok- inanın Tamer Bey. Ben, evet Atatürk’ü seviyorum, ama en akıllı hâlimle, mecnûn olmuş bir düzeyde değil. Atatürk’ü çok seviyorum, evet- çünkü onu anlıyorum. Bu bir ilkokul çocuğu saflığında değil, kafamda ne yapmak istediğini çoktan kavradığımdandır. Çok okudum hakkında, tek yanlı değil, ‘çapraz okuma’ denir- o şekilde; hâlâ da okuyorum ve okumaya devam edeceğim. Gerçeğe daha yaklaşmak için, ağacı değil ormanı görebilmek için. Dönemindeki olayları okurum, dönemindeki dünya olaylarını okurum; bunları birleştirmeye çalışırım. Sanırım târih okuması böyle olmalıdır. Yoksa, ‘efendim, şu diktatör, şuncacık şeyi akıl edememiş mi; diktatörün anlamını dahi bilmiyor bu diktatör’ vb. anlamsız ifâdeler çağdaş bireylere yakışmıyor. Burada üslûp önemli olduğundandır ki, istediğim gibi konuşamıyorum; Serdar Bey sansür etmesin diye… Yoksa daha farklı ifâdeler de kullanılabilir bu ironi yapıldığı sanılan satırları bertaraf için.
Birkaç şey daha:
Madde 1. Haklar alınır da verilir de. ’23 sonrasında hakların verildiği su götürmez, ama bu hakların gasbedenleri Cumhuriyet sonrasında değil, öncesindeki yüzyıllar içerisinde aramalısınız Levent Çetin. Hakların halka verilmesine en büyük vesile olmak gururunu taşıyan adamı, ‘bu hakları, daha önce kendi işine geldiğince toplumdan almıştır’ tarzında yaftalamaya teşebbüs çok acı olduğu kadar ibretliktir de. “Kimsin de kimin hakkını kime veriyorsun?”- onu, senelerce vatandaşlarını, özür dilerim, tebaasını düşünmeyen padişaha sormalısınız. Soramazsınız, yerinde yeller esiyor. Ve, iyi ki de öyle.
Madde 2. Devletler kurulur. Osmanlı İmparatorluğu, adı ve coğrafyası büyükse de bitik bir devletti. Batacaktı ve de battı. İyi de oldu, çünkü o arkaik düzenle, o saçma iktisatla asla iflâh olmazdı. Nitekim olamadı da. Keşke onca insan ölmeseydi… Devleti batıranları haksız yere İttihat ve Terakki’de ararlar; devlet zâten bitmişti… 1800’lerde bitmişti. Yenisi kuruldu. Bunda ne bulunuyor anlamadım. Yani, devletler ‘kurulur’- ne var bunda? Diktatörlükle ne ilgisi var devlet kurmanın?
Devlet kurucuları diktatör mü oluyorlar?..
Ulus-devlet fikrine gelince… Ulus-devletlerde tek bir etnik köken olmasının gerekmediği âşikârdır sanırım. Kürtleri yok saymak ve onlara dillerini konuşmamalarını salık vermek ya da yasaklamak ne denli saçma ise, sırf bu farklılıktan dolayı anlamsız ölçüde abartıp, buldumcuk olmak da saçmadır. Kürt Sorunu’nu çözmeye çalışmadıklarını sanmıyorum Tamer Bey, farklı şekilde çözmeyi denemişler ve olmamış. Bugün evet, bu sıkıntıları yaşıyoruz. Ama çözülen o kadar sorunu dahi esgeçenlerin oldukça yoğun olduğu bir toplumda yaşamaktayız. Yine söylüyorum, hatâlarıyla sevaplarıyla târihimiz bizimdir. Bu meselede yapılan yanlışlar vardır, hiç olmadığını söyledim mi? Ama ‘yanlışlar olmuştur’ demek, ‘yapılan her şey yanlıştır’ anlamına gelmez. Böyle bir faşizme ne gerek var? Her yapılan nasıl kötü niyetli ve yanlış olur? Ya da her yapılan nasıl doğru olur!? Her ikisi de yanlış bana kalırsa.
İslâm… evet, o da insanların hayatlarında belli dönemlerde oldukça sorun olan bir mevzu. Her devrimci harekette olduğu gibi bunda da çok keskin tavırlar var. Ama sonradan geri adım atılması durumu da var, esgeçebilir miyiz Tamer Bey? Devrimler, evrimsel sürece uygun işlemez, malûm. Eğrisi doğrusu bir arada gelir…
30 Haziran 1927, doğrudur, hukuken bıraktığı târih bu. Ama fiilen askerliği 1923’te bıraktı. Herhangi üniformalı fotoğrafı yok, buna ihtiyâcı da yok… İstiklâl Savaşı’nı kazanan birinin ordudaki saygınlığını tartışmaya da gerek yok sanırım. Atatürk’ün üniformaya ihtiyâcı var mıydı? Ne dersiniz?
Bugün biz İsveç değiliz (ve aman olmayalım da) ama nedenleri içerisinde her şeyden evvel şükretmemek vardır. Hiçbir millet yoktur ki kendini yükselten değerleri alaşağı etsin, hakir görsün. Geçmişe şükran ve nimete saygıdan bahsediyorum. Bakın geçenlerde Türkiye’yi ziyârete gelen ve benim çokça eleştirdiğim Birleşik Krallık (Kanada, Avustralya ve diğer Commonwealth Ülkeleri’nin) Kraliçesi II. Elizabeth Atatürk ile ilgili olarak ne demiş: “It is an honour to pay my respects to Mustafa Kemal Atatürk, a much valued friend of the United Kingdom and one of the great figures of modern history.” Kendi devletine zamânında kök söktürmüş bir lidere ne büyük iltifattır. Belki zarafetten, belki gerçekten hissetmiyor bile… ama şöyle düşünemez miyiz: Bu insan, kendini, düşmanlarına dahi bunca kabûl ettirebilmiş biridir. Uğrunda canını fedâ etmekten bir an sakınmamış olduklarının ona olan yaklaşımı ise ne üzücüdür.
Demokrasi bize asla uzak değil, ama bâzı şeylerden uzaklaşıyoruz- üzülerek görüyorum. Saygı bunlardan olmasa keşke…
Teşekkür ederim.

 
 

Ömer Faruk YAZICIOĞLU says:

28 Mart 2009 at 1:25 PM

Bir şeyi unutmuşum; o sene, 1926-27′de emekli olanlar arasında kimler vardı bilir misiniz? Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele… Kurtuluş Savaşı’nı başlatan kadronun üç önemli üyesi… Demek ki, Atatürk’ün durumu da bununla ilgili, 1927′de seçimler oluyor, o dönemde askerliği bırakıyor. Askerken siyâsete etki arzusundan değil yani.
Din konusunda ise Şemsettin Günaltay ile belli tavizler verildiği bellidir. O dönemde pek değişik bir durum, denilebilir ki sene ’46 sonrası, DP geliyor. Haklısınız, ama dinin o denli kalın ve baskın kalıplarını yumuşatmak suretiyle değil bilâkis kırmak suretiyle düşünmek de, sanırım mantık temelinden hiç de yoksun sayılmaz. Ne dersiniz?

 
 

Tamer Uz says:

28 Mart 2009 at 11:08 PM

Simdi Omer Bey,
Ataturk diktator olmasaydi Turkiye’nin yuzolcumu bugun 784bin kilometrekare olmazdi diyebilirsiniz. Ya da Ataturk diktator olmasaydi bugun Turkiye’de hayatini dini temellere gore sekillendirmemis insan sayisi bu kadar olmayabilirdi diyebilirsiniz ama Ataturk diktator degildi diyemezsiniz. Cunku Takrir-i Sukun kanunu diktatorluktur. Istiklal Mahkemeleri diktatorluktur.
Simdi, Ataturk aslinda demokrasiye gecmeyi iki kere denedi ama irticaci zihniyetin acilan partilerde yuvalanmasi nedeniyle bundan vazgecti deniyor. Oncelikle Terakkiperver’in Ataturk’un demokrasiye gecmeyi denemesiyle bir alakasi yoktur. Evet Kasim 1924′te Ataturk muzaffer komutandir, sayginligi buyuktur. Ama unutmamak lazim ki Karabekir’in, Orbay’in Cebesoy’un da kredileri o donemde oldukca yuksektir. Dolayisiyla partinin acilisini Ataturk’un yekten engellemesi zaten mumkun degildir. Gelelim Serbest Firka’ya. Serbest Firka’nin acilisi tamamen gostermeliktir. Avrupa basininda cikan “Ataturk diktatordur” ifadeleri Ataturk’u cok uzmustur. Serbest Firka Ataturk’un diktator olmadigini kanitlamaya calismasidir. Gereginden fazla populer olunca, Ataturk diktator oldugu icin ihtiraslarina yenilmis ve partiyi kapatmistir.
Gunumuzde Avrupali diktatorlerin tamaminin rejimleri coktu ama Ataturk’unki sapasaglam ayakta, dolayisi ile bu bile Ataturk’un diktator olmadiginin kanitidir deniyor. Ataturk Avrupali diktatorler gibi zivanadan cikmamistir. Bir kere bu noktaya gelmistir. Ama Ismet Inonu’nu uyarisila vazgecmistir (Birinci Meclis zamaninda meclisi kapatmak istemesi). Evet Ataturk Avrupali meslektaslarindan cok daha zekidir. Her zaman mumkun olmasa da verilen karalarda kendisinin disinda da bir mesruiyet olmasini hep istemistir; ama kendisi disinda mesruiyet olmasa da karar verdigini yaptigi icin bu istek diktator olmamasina malesef yetmemistir. Reel politik’i hep cok iyi gormustur. Birinci meclisin hergun kurban kesilerek ve padisaha sadakat bildirilerek acilmasi, 1921 anayasasinda Turkiye’nin resmi dini din-i Islam’dir ifadesinin bulunmasi ve laiklik ibaresinin 1937′ye kadar ertelenmesi, Terakkiperver’in yekten degil de Seyh Sait isyanina dayandirilarak kapattirilmasi ve olayin bir de Takrir-i Sukun kanunuyla “taclandirilmasi” Ataturk mesruiyet istegi ve zamanlama konusundaki zekasina orneklerdir. 1925′ten sonra da meclisteki milletvekillerinin neredeyse tamami Ataturk’un sectigi kisilerdi (Zannedersem tek istisna Bursa milletvekili Sakalli Nurettin’di).
Levent Bey’in dedigi gibi “Diktator olsam bana bu soruyu soramazdiniz” gibi bir cumle hic bir sey ifade etmiyor. “Diktator olsam su anda meclisin neredeyse yarisi muhalifim olmazdi” gibi bir cumle gerekirdi.
Takrir-i Sukun kanununun birinci maddesi (Vikipedi):
1. İrtica ve isyana ve memleketin nizam-ı içtimaisi (toplumsal düzen) ve huzur ve sükûnu ve emniyet ve asayişini ihlale bais (bozmaya yönelik) bilumum teşkilât ve tahrikat ve teşvikat ve neşriyatı ( örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri ve yayınları), hükümet reisi cumhurun tasdikiyle ve re’sen ve idareten man’e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). İş bu ef’al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) hükümet İstiklâl Mahkemesi’ne tevdi edebilir.

 
 

Levent Cetin says:

29 Mart 2009 at 7:40 AM

Bunca doktureceginize sitenin su kisimlarini okuyup altina elestirilerinizi yazin.
http://derinsular.com/ansiklopedi/siyaset-felsefesi/kemalizm-8-sonuc

 
 
 

Ömer Faruk YAZICIOĞLU says:

30 Mart 2009 at 7:06 PM

Tamer Bey,
Size tabii ki katılmıyorum ve katılamam; siz de bana katılmıyorsunuz… Tartışmayı uzatmakta bir fayda göremiyorum, çünkü başa sarmaya başlayacağız yine.
Burası, malûmunuz, bir tartışma ortamıdır. Dolayısı ile, birbirimize fikirlerimizi kabûl ya da tasdik ettirmek zâten mümkün değil. Ben, tarafınızdan, ‘Kemalist eğitim’in gençlerin almasını istediği düşünce kıvamına gelmiş olarak algılanıyorum; olabilir. Bir sürü ‘dogma’lara sâhip olduğumu düşünebilirsiniz; o da mümkün. Ben de benim tarih okumamdan farklı okuma tarzlarına sâhip olanları o şekilde algılıyorumdur; o da bir ihtimâl. Yalnız şöyle söyleyeceğim son kez: Ben Atatürk’ün davranışlarındaki iyi niyetten zerre kadar şüphe duymamakla kalmıyor, aynı zamanda onu hiçbir şekilde bir ‘diktatör’ olarak da görmüyorum.
Dönemde yapılan her şeyin doğru olduğunu savunmaksa, ancak ahmakların savunabileceği bir şeydir. Her şey doğru değildir, her şey yanlış da değildir. Doğru ve yanlış, insanlar içindir; ben böyle görürüm.
Yalnız, Atatürk’ü benim gibi algılayanların çeşitli dogmalara sâhip olduğu düşünülürken, aynı anda o ‘gerçekleri ifşa eden ayna’ kişilerin kendine de hizmet etmeli ve karşı taraf kadar kendi tarafına da dikkât edilmesi ihtiyâcı giderilmelidir. Doğaldır ki, önce böyle bir ihtiyaç hissedilebilmeli. Savunduğum düşüncelerin çıkış noktası budur.
Yeter ki karşımızdakine ‘vurun abalıya’ tutumuyla yaklaşmayalım ve katılmasak da saygın bir tartışma yapalım. Sizinle bunu başarabildik sanıyorum.
Levent Çetin, o okunmasını tavsiye ettiğiniz derin sular makalesinin altındaki yorumlara göz gezdirmek lütfunda bulunduysanız, ismimi görecektiniz. derin sular’ın ilk dönemlerinden beri mütemâdiyen yorumcu olarak kimi fikirlerimi burada açıklıyorum.
Yoksa o dönemde İngilizce karaterler kullanarak yazdığım için mi karıştırdınız…

 
 

Ömer Faruk YAZICIOĞLU says:

1 Nisan 2009 at 10:01 PM

Murat Bardakçı’dan alıntı…

Murat Bardakçı
Kavanozcu, şimdi de Cumhuriyet’i hedef seçti/ 01.04.2009
“TÜRK sağında dar bir çevrenin, özellikle de söylemlerinde dinî unsurlara yer veren ve herşeyi bildikleri iddiasında olanların, seneler boyu tekrar ettikleri bir terane vardı:
Kurtuluş Savaşı’nın asıl mimarları sarıklı mücahidler idi, zaferleri onlar kazanmışlardı, hoş zaten Kurtuluş Savaşı diye birşey de yoktu, varolan sadece birkaç küçük çatışmadan ibaretti ve çatışmaların galibi de, işte bu sarıklılardı. Hilâfet ve saltanat İngiltere’nin talimatıyla kaldırılmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri Batı’nın istediği doğrultuda atılmıştı. Lozan mı? Büyük bir hezimeten ibaretti! Atatürk’ü ise hiç sormayın; kurtarıcı falan değildi, memlekete sadece fenalık etmişti!
Türkiye’nin gerçek tarihini ise tek bir kişi yazmıştı: Rıza Nur!
SAĞ BIRAKTI, SOL KAPTI
Bu memlekette binlerce kişi seneler boyu işte bu teraneleri dinledi ve maalesef inandı. Derken devir ve düşünceler değişti, 1990′lardan itibaren bu hayalî tarih modası son buldu, metâın müşterisi kalmadı ve sağ kesimin zaten dar bir çevreye ahkâm kesen, ilimleri ve bilgileri kendilerinden menkul tarih allâmeleri, hezeyanlarını daha da dar bir çevrede sadece kendileri dinler oldular.
Ama, bu defa başka bir tuhaflık yaşandı: Türk sağının terkettiği söylemler Türk solunun, sermayesi kalmamış bazı isimlerinin ve bilhassa entelektüel olduğuna inananların sermayesi haline geldi. Entelektüellik, onlara göre memleketin tarihine, geçmişine, inancına, velhâsıl herşeyine hakaret etmekti; malûm iddialar onlar için bulunmaz bir nimetti ve uçuk sağcıların bile artık bıktığı bu söyleme dört elle sarıldılar.
Örnek mi arıyorsunuz? Sevan Nişanyan’ın Tarafta geçen gün çıkan “Vatanı kurtardı, Halife’yi kovdu, daha ne?” başlıklı yazısı, daha doğrusu hezeyannâmesi!
Sevan Bey’e göre Kurtuluş Savaşı bir “yalanlar manzumesi” idi. İngilizler, İttihatçı kadrodan yirmi-otuz kişiyi ayırmışlar, geri kalanlar “vatan kurtaran kahraman kontenjanından” ve “Cumhuriyetin kurucuları” olarak memleketin tepesinde oturmaya devam etmişlerdi.
EN EDEPSİZ İDDİA
Kadınlara eşit haklar tanınması Batılılar’ın dayatmasıydı, çağdaş eğitim sisteminin kurulmasının Atatürk ile alâkası yoktu, zira bu işi tâââ 1869′da Savfet Paşa yapmıştı. Ve, Sevan Bey’in en edepsiz iddiası: “Vatan mevzubahis ise gerisi teferruattır” sözü, “ahlâksızlık ideolojisi” idi!
Ve, daha bunun gibi, cevabı sadece vakit kaybı olacak bir sürü hezeyan… Ama, unutmayalım: Sevan Bey, bu sözleri fikrî seviyesine ve düşünce hürriyetine hayran olduğu cumhuriyet öncesi devirde söylemeye cür’et etseydi, yazısında bugünün sürgün mahalli olarak bahsettiği Şırnak’a değil, o zamanın Fizan’ına hiç değil, doğrudan doğruya başka bir âleme yollanırdı!
Sevan Nişanyan, daha önce sabık refikasının üzerine boşalttığı malûm kavanozunda kalanları şimdi Cumhuriyet’in üzerine boca etmeye çalışmış ama bu işe yeltenirken pisliği kendi üzerine bulaştırmıştır ve yaptığı sadece budur!”

 
 

Tamer Uz says:

3 Nisan 2009 at 7:39 PM

Murat Bardakci’nin yazisinda hicbir sey yok ki. Tek dedigi: soyleyecek seyleri bitmis olan bu asagiliklar ne kadar gaflet icerisinde. Tamam, Nisanyan’in yazisi cok agir ve ispatlarini koymadigi teoriler iceriyor. Ama Murat Bardakci buna bir cevap yazacaksa cevabi da “cevabı sadece vakit kaybı olacak bir sürü hezeyan” seklinde olmamaliydi herhalde.
Ha bir de sunu soyluyor Murat Bardakci: Nisanyan buna benzer bir cureti Mesrutiyet zamaninda kullansaydi oldururlerdi; ama simdi Cumhuriyet zamaninda kullanabiliyor. Ben de diyorum ki: Nisanyan buna benzer bir dili 20 sene once kullansaydi olmekten beter ederlerdi. Bunu simdi soyleyebiliyorsa bu Cumhuriyet’in getirdigi dusunce ozgurlugunden degil, dunyanin 2009 yilinda icinde oldugu konjonktur sayesindedir.

 
 

Serdar Kaya says:

4 Nisan 2009 at 3:08 PM

“Nisanyan’in yazisi … ispatlarini koymadigi teoriler iceriyor”
Nişanyan’ınki bir köşe yazısı. Dolayısıyla sözünü ettiği tarihi gerçekleri tek tek açıklamasına imkan tanıyan bir formatta değil. Ama “Yanlış Cumhuriyet” kitabını okursanız pek çoğu hakkında daha etraflıca fikir sahibi olabilirsiniz.
Nişanyan’ın diğer köşe yazılarını derlediği bloglarını okuyarak da konuya bakışı hakkında bir parça daha etraflıca fikir sahibi olmak mümkün. (Bkz.: Bu sitenin ‘Linkler’ sayfası.)
Diğer yandan, II. Meşrutiyet dönemi ile Tek Parti Dönemi arasında bir özgürlük seviyesi mukayesesi yapılırsa, Tek Parti Dönemi’nin hiçbir şansı olacağını sanmıyorum.

 
 

Murat AYDOĞDU says:

2 Mayıs 2009 at 6:46 PM

1920′li yıllarda lider fetişizmi ve otokratik yönetimler moda idi. Bu imaja yönelik Atatürk portresi 1940′lara kadar sürdü.
Daha sonra, anti-emperyalist ve devrimci rüzgarlarla yeni bir Atatürk portresi çizildi.
Can Dündar ise, 21. yüzyıl Yeni Dünya Düzenine(!) uygun bir imaj çizmeye çalışıyor.
Yani bu, gelenekçi Kemalistler ile makyajcı Kemalistlerin kavgası…

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.