• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

Yiyecek Devrimi: Alternatif Bir Atatürkçü Toplumsal Değişim Projesi

27 Jan2010
 

Birkaç saat önce YouTube’da Anthony Bourdain’in No Reservations adlı programının İstanbul’u konu alan bölümünü izlemiş ve ardından ilgili videoyu sosyal paylaşım sitelerinde tedavüle sokmuştum. Bu paylaşımım üzerine facebook’a bırakılan yorumlar beni biraz düşündürdü. Zira yorumculardan biri, dönerin ve lahmacunun Batıda ve özellikle de Almanya’da çok seviliyor olmasından hareketle, bize Avrupa’dan gelen bir şeyin doğal olarak rüştünü ispat etmiş sayılacağını ifade ediyor ve böylelikle döner ve lahmacunun ülkemizde gönül rahatlığıyla yenebileceği yönünde bir çıkarsamada bulunuyordu.

Yazının devamı »

 

Liberal Harikalar Diyarı

1 Dec2008
 

[Mr. Sular'a internet marifeti ile ulaşarak, "Liberal etiği öğrenmek istiyorum. Şu fakire bir himmet edin!" diye yalvaran bir çaresize verilen yanıttır.]

Değerli Beyefendi,

Ben derim ki, boşverin bu liberalleri!

Şimdi şaka ile karışık ve tabii biraz da abartarak izah etmeye çalışayım:

Öncelikle şunu belirteyim: Özgürlükçülük başka, liberalizm başka şeydir. İsme aldanmayın.

Yazının devamı »

 

Büyük Pinochetler ve Küçük Fevziler

24 Oct2008
 

Darbecilerin, işe koyulmadan önce önlemini almaları gereken en önemli konulardan biri de, cunta komutanlarından herhangi birinin, bir yolunu bulup diğerlerinin ayağını kaydırmak suretiyle tek başına gücü eline geçirmesi ve böylelikle askeri rejimin diktatörlüğe dönüşmesi tehlikesidir. Bu tehlikenin önüne geçebilmek isteyen kimi cuntacılar, darbe konseyinin başına nisbeten daha saf ve hırssız olan, hele hele karizması pek bulunmayan, yaşını başını almış bir komutanı geçirme yoluna giderler.

Yazının devamı »

 

William Henry Harrison: İlklerin ve Rekorların Adamı

17 Aug2008
 

Sene 1841′de, yani bizim Ali Rıza Bey’in doğduğu yıl, William Henry Harrison ABD’nin dokuzuncu başkanı olarak Beyaz Saray’daki koltuğuna oturmuştu. Hem de dört yıl evvel karşısında seçime girip de kaybetmiş olduğu sekizinci başkan Martin Van Buren‘ı bu sefer yenilgiye uğratarak! İşte bu William Henry Harrison, başkan olduğu zaman Amerikan tarihinin önemli bir rekorunu da kırıvermişti. Şöyle ki, ofise girdiğinde 68 yaşında olan Harrison, o güne dek seçilmiş olan en yaşlı başkandı. Tabii burada denmemeli ki, “Efendim, o gün itibariyle Amerikan tarihi ne kadar uzundu ki bu rekor önemli olsun?” Bu son derece yanlış bir eleştiri olur. Zira Harrison’ın rekorunu kırmak, 1981 yılında Ronald Reagan‘ın 70 yaşında iken Amerika Birleşik Devletleri’nin 40. başkanı seçilmesine kadar hiçbir faniye nasip olmamıştır. (Reagan halen bu rekorun sahibidir.)

Yazının devamı »

 

Bay Spiro’dan Haşin İstatistik Dersleri

10 Mar2008
 

Giriş

Kant, 1795 yılında yazdığı Perpetual Peace adlı eserinde, barışın kalıcı olabilmesi için anayasal cumhuriyet rejiminin bir öngereklilik olduğunu öne sürdü. Zira Kant’a göre, tanımı gereği ‘insanlara ait’ olan cumhuriyet rejiminde savaş ve barış ile ilgili kararlar da yine insanlar tarafından alınacağından, halkın savaş çıkarmak gibi kendi canını, malını ve sevdiklerini tehlikeye atacak olan bir karar üzerinde ittifak etmesi mümkün olmazdı. Öyleyse kalıcı bir barış, ancak cumhuriyetlerin egemen olduğu bir dünyada mümkün olabilirdi.

Kant’ın bu yaklaşımı, aradan 200 yıla yakın bir süre geçtikten sonra uluslararası ilişkilerde savaş ve barış konularında araştırma yapanların giderek daha çok ilgisini çekmeye başladı ve 1970′lerden itibaren pek çok siyaset bilimci demokrasi ile barış arasındaki ilişki üzerine odaklanma ihtiyacı hissetti. Çünkü Kant haklı çıkmış, (kelimenin bugünkü anlamıyla) demokratik bir yönetime sahip olan iki ülkenin birbiriyle savaştığı bugüne kadar hiç görülmemişti. Bu durum, demokratik ülkelerin sayısının artmasının kalıcı barışın çözümü olduğu anlamına geliyordu!

Yazının devamı »

 

“Milli” Eğitimden Nefret Etmek (5): Sonuç

27 Oct2006
 

Yazı yazabilmek için hiçbir zaman çaba sarf etmedim. Bir gün gelip de okuduğuma yakın bir hızla düşüncelerimi kağıda dökebildiğimi gördüğümde, ‘öğrenme’nin ‘yazma’ eyleminin aleyhine işleyen bir süreç olabileceğini fark ettim sadece.

Bildiğin herşey yanlış

Buna göre, bir insanın düzgün bir şekilde yazı yazabilmesi için önce sağlıklı bir şekilde düşünebilmesi, bu düşüncelerini kağıda dökerken de, olabildiğince kendisi olabilmesi gerekiyordu. İnsanın sağlıklı bir şekilde düşünebilmesi de yine ‘kendisi olabilmesi‘ ile ilgili olduğundan, ‘gerçek manada’ yazı yazabilmek, ya da daha genel anlamda, ‘gerçek manada’ yaşayabilmek adına atılması gereken ilk adım, robot yetiştiren hilekar endoktrinasyonun tesirinden kurtulmak olmalıydı.

Yazının devamı »

 

“Milli” Eğitimden Nefret Etmek (4): Hapsolmuşluk

26 Oct2006
 

Okulun bana göre olmadığını fark etmiş olmam, yerine bir alternatifim olduğu anlamına gelmiyordu elbette. Ancak yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için dersleri genellikle arka sıralarda roman okuyarak geçirdim. O güne dek yazılmış olan Stephen King romanlarının tamamını lisede okudum. En çok okuduğum diğer yazarlar Dean R. Koontz ve Isaac Asimov’du.

Kitapların Dünyasına Kaçış

Romanların zengin dünyası bu işe ilgi duymama da neden oldu. Ancak, bugün itibariyle kimi yakınlarıma hiç inandırıcı gelmese de, ben bir yazma özürlüydüm. Son derece iyi bir dilbilgisine sahip olmama rağmen yazı yazmayı beceremiyordum. Aralarında makul bir ilgi bulunan iki düzgün cümleyi arka arkaya getirebilmem dakikalar alıyordu. 100 üzerinden değerlendirilen Türkçe sınavlarında hemen her zaman 30 puanlık bir kompozisyon kısmı da olurdu ki, bu durum benim için Türkçe sınavlarında üst limitin en iyimser ihtimalle 80 olacağı anlamına geliyordu.

Yazının devamı »

 

“Milli” Eğitimden Nefret Etmek (3): İlkokul Sonrası

22 Oct2006
 

İlkokuldan sonra yeni bir okula başlamak ilginç bir deneyimdi. Zira 7 senelik bir okul 11 yaşındaki bir öğrenci için sonu gelmez bir yolculuktan çok farklı sayılmazdı. Zaten bittiğinde de inanamamış, uzun sayılabilecek bir süre boyunca, rüyamda eksik kalan kimi derslerden ötürü aynı okulda sınavlara girdiğimi görmüştüm.

Okul

Son derece farklı bir ortam olduğu ve bizlere çok şeyler vereceği de kesindi. Zira insanın sırf okulun tuvalet yazılarını okuyarak dahi ilkokulda ömrü boyunca bile kalsa asla öğrenilemeyeceği şeyleri 10 dakika içerisinde öğrenmesi mümkündü.

Yazının devamı »

 

“Milli” Eğitimden Nefret Etmek (2): Selami, Tembeller Kümesi ve Dayak

22 Oct2006
 

Bir ilkokul öğrencisinin, okula ‘gitmek’ ile ‘gönderilmek’ arasındaki farkı politik bir gözle değerlendirmesi herhalde pek mümkün değildir. Hele hele konunun ‘bir şeyler öğrenmek’ ya da ‘adam olmak’ gibi şeylerle pek ilgisi bulunmadığını fark etmesi imkansıza yakındır. Bu nedenle de, Kurtuluş Savaşı’nın gerçekte olduğundan çok daha farklı bir şekilde hikaye edilmesinin ‘bilgilendirme’ değil, ‘eğitilme’ kaygısından hareketle ortaya çıktığını, asıl amacın üzüm yemek değil, bağcı dövmek olduğunu anlayamaz. Maruz bırakıldığı pek çok şeyi ‘marifet yaptığı’ düşüncesiyle sorgulamadan yerine getirir. Her sabah ‘rahat’, ‘hazır ol’ gibi askeri komutlara düşünmeden itaat eder. Ardından da, yeminler ede ede varlığını, özünden çok sevdiği Türk varlığına armağan eder, belli günlerde neşe dolar, belli günlerde de hüngür hüngür ağlar.

Özel Eğitim

İlkokul yılları dendiğinde ilk aklıma gelen şeylerin ‘Selami’, ‘Tembeller Kümesi’ ve ‘Dayak’ olduğunu söyleyebilirim.

Yazının devamı »

 

“Milli” Eğitimden Nefret Etmek (1): Giriş

22 Oct2006
 

‘Kurtuluş Savaşı verilirken halkımız canla başla savaştı. Hiç kimse vatanı için canını vermekten çekinmedi. Düşmanla savaşırken en ön safta savaşanların öldüğünü arkadakiler görüyordu. Onlar öldürülünce bir sonraki saf onların yerini alıyordu. Onlar da öldürülünce bir sonraki saf. Bu şekilde insanlar az sonra öleceklerini bile bile koşmaya devam ediyorlardı.’

İlkokul öğretmenimin Kurtuluş Savaşı’nı bizlere buna yakın ifadelerle anlattığını hatırlıyorum.

Tasnif ve Sistematizasyon

Aklı başında olan her savunma stratejisti böyle bir anlatım karşısında saçını başını yolacak olsa da, hemen her Milli Eğitim öğrencisi, bu tuhaf kurumun okullarında boşa harcanmış yılları boyunca gerçekten uzak, ‘bilgi’ kavramına son derece yabancı dezenformasyona maruz kalmıştır. Bu dezenformasyon maalesef sadece Kurtuluş Savaşımız ile sınırlı da değil. Öyküleyen öğretmenin hayal gücüne de bağlı olarak hemen her konuda akıllara ziyan hikayeler dinlemek mümkün. En azından bizim zamanımızda öyleydi…

Yazının devamı »