<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Derin Sular &#187; Gerçek Masallar</title>
	<atom:link href="http://derinsular.com/category/altbeyin/gercek-masallar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://derinsular.com</link>
	<description>Türkiye’de Hakim Olan Zihniyetin ve Bu Zihniyeti Mümkün Kılan Arka Planın Analizi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Jan 2012 23:19:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Gerilla Savaşında Haiti Örneği</title>
		<link>http://derinsular.com/gerilla-savasinda-haiti-ornegi/</link>
		<comments>http://derinsular.com/gerilla-savasinda-haiti-ornegi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 18:13:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=19501</guid>
		<description><![CDATA[Çok çok eski zamanlarda (1700&#8242;lü yıllar) Fransa&#8217;nın San Domingo adında dillere destan bir sömürgesi vardı. Koskoca Fransa&#8217;nın okyanus ötesi ticaretinin üçte ikisine karşılık gelen bir ticaret hacmine sahip olan bu göz kamaştırıcı büyüklükteki sömürge, yarım milyona yakın kölenin ücretsiz emeği ile ayakta duruyordu. Ancak günlerden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok çok eski zamanlarda (1700&#8242;lü yıllar) Fransa&#8217;nın San Domingo adında dillere destan bir sömürgesi vardı. Koskoca Fransa&#8217;nın okyanus ötesi ticaretinin üçte ikisine karşılık gelen bir ticaret hacmine sahip olan bu göz kamaştırıcı büyüklükteki sömürge, yarım milyona yakın kölenin ücretsiz emeği ile ayakta duruyordu.</p>
<p>Ancak günlerden bir gün, takvimler 1791 senesinin Ağustos ayını gösterdiğinde, &#8220;Artık canımıza yetti&#8221; diyen bu köleler sömürge yönetimine karşı müthiş bir isyan başlattılar ve gerilla tipi mücadeleyle Fransızlara kök söktürdüler! Tabii durumu kontrol etmekte zorlanan sömürgeci Fransızlar ise ne yapacaklarını şaşırmış vaziyette kalakalmışlardı! Zira yarım milyon çam yarması gibi siyah adamı zaptetmek hiç de kolay değildi! Zaten tam da bu nedenle, zenci kölelerin şanlı gerilla mücadelesi tamı tamına 12 sene sürdü! Yani 1803 yılına dek San Domingo&#8217;nun zenci köleleri, devrin en ihtişamlı Avrupalı güçlerinden biri olan Fransa&#8217;nın sömürgeci kuvvetlerine karşı aslanlar gibi özgürlük mücadelesi verdiler! Neticede, 1803 senesi, söz konusu siyah kölelerin San Domingo adlı Fransız sömürgesinde bugün <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Haiti">Haiti</a> olarak bildiğimiz mübarek devletin temellerini atmalarının tarihi oldu.<span id="more-19501"></span></p>
<p>Bu isyan, aynı zamanda tarihte bugüne dek görülmüş tek başarılı köle isyanıdır. Konunun bir diğer ilginç yönü ise, tarih kitaplarının bir benzerini henüz yazmadığı böylesine büyük bir isyanı, sadece tek bir adamın organize etmiş olmasıdır.</p>
<p>45 yaşına kadar bir esir olarak yaşamış olan bu dehşetengiz adamın adı <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Toussaint_L%27ouverture">Toussaint L&#8217;ouverture</a> idi. Ancak Haitililer için ne mutlu ki, Haiti için yazdığı anayasada kendisini &#8220;hayat boyu lider&#8221; ilan etmiş olan bu adam, (Fransızlar tarafından yakalandıktan sonra) yine aynı 1803 senesinde hapiste ölüp gitti&#8230; Zira ölmeyecek olsa, hiç şüphe yok ki kurtardığı insanların başlarının yeni belası olacaktı!</p>
<p>Hiçbir şeyi tek başına yapmayan tipler bile iş bitince bir zamanlar birlikte teşrik-i mesaide bulundukları dava arkadaşlarını ekarte edip kendilerini &#8220;herşeyi bi başına becermiş eşsiz lider&#8221; ilan ettiklerine göre, böylesine zor bir işi hakikaten de kendisi başarmış olan bu herif kimbilir ne gaddarlıklar ne kalleşlikler ne karaktersizlikler yapardı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/gerilla-savasinda-haiti-ornegi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yiyecek Devrimi: Alternatif Bir Atatürkçü Toplumsal Değişim Projesi</title>
		<link>http://derinsular.com/yiyecek-devrimi-alternatif-bir-ataturkcu-toplumsal-degisim-projesi/</link>
		<comments>http://derinsular.com/yiyecek-devrimi-alternatif-bir-ataturkcu-toplumsal-degisim-projesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Jan 2010 08:02:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>
		<category><![CDATA[başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[türban]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://derinsular.com/?p=17566</guid>
		<description><![CDATA[Birkaç saat önce YouTube&#8217;da Anthony Bourdain&#8217;in No Reservations adlı programının İstanbul&#8217;u konu alan bölümünü izlemiş ve ardından ilgili videoyu sosyal paylaşım sitelerinde tedavüle sokmuştum. Bu paylaşımım üzerine facebook&#8217;a bırakılan yorumlar beni biraz düşündürdü. Zira yorumculardan biri, dönerin ve lahmacunun Batıda ve özellikle de Almanya&#8217;da çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Birkaç saat önce YouTube&#8217;da Anthony Bourdain&#8217;in <em>No Reservations</em> adlı programının İstanbul&#8217;u konu alan bölümünü izlemiş ve ardından ilgili <a target="_blank" href="http://www.youtube.com/watch?v=syBKzPA0Skg&#038;feature=youtu.be&#038;a">videoyu</a> sosyal paylaşım sitelerinde tedavüle sokmuştum. Bu paylaşımım üzerine facebook&#8217;a bırakılan yorumlar beni biraz düşündürdü. Zira yorumculardan biri, dönerin ve lahmacunun Batıda ve özellikle de Almanya&#8217;da çok seviliyor olmasından hareketle, bize Avrupa&#8217;dan gelen bir şeyin doğal olarak rüştünü ispat etmiş sayılacağını ifade ediyor ve böylelikle döner ve lahmacunun ülkemizde gönül rahatlığıyla yenebileceği yönünde bir çıkarsamada bulunuyordu.<span id="more-17566"></span></p>
<p>Yorumcu gerçi biraz kinayeli konuşuyor gibiydi; ama ben yine de kendisini ciddiye alıp bu konu üzerinde biraz düşündüm. Kendi kendime, &#8220;İşin başında <em>giyecek</em> değil de <em>yiyecek</em> devrimi yapmış olsaydık acaba daha mı iyi olurdu?&#8221; diye sordum. Sonuçta ikisi de kültürel öğeler&#8230; Birini alacağına öbürünü alırsın, al sana yine Kültür Devrimi!&#8230; Neden olmasın?</p>
<p>Hem kim bilir, belki de öylesi daha az sancılı olurdu. Gerçi, öyle bir durumda, içki gibi domuz etini de çağdaşlık alameti olarak kabul etmemiz gerekirdi herhalde&#8230; Haliyle lahmacun yiyeni de &#8220;Kamusal alandır!&#8221; deyip üniversiteye sokmamak icap ederdi. Ama &#8220;ders dinlerken lahmacun yemek&#8221; gibi bir dini vecibe olmadığından, en azından on binlerce insan eğitim hakkından mahrum edilmemiş olurdu. En kötü ihtimalle üniversitelerin giriş kapısına bir kabin koyarlardı ve &#8220;bu devirde elinde lahmacunla üniversiteye gelmeye kalkan&#8221; çağdışı gençler de bu kabinde yiyeceklerini bitirip öyle girerlerdi içeriye.</p>
<p>Bir de tabii yine ılımlı laiklerimiz olurdu ve aslında ne kadar da anlayışlı olduklarını herkese gösterebilme adına, &#8220;Bu işlere yasak getirmek çözüm değil. Gençlerimizi bir kez baştan Atatürkçü düşünceyle yetiştiremedikten sonra, üniversite çağına gelmiş bir insana, &#8216;Lahmacun yemeyeceksin!&#8217; demek yanlıştır!&#8221; derlerdi. Kimi diğerleri de, kendi babaannelerinin yaptığı lahmacunların hiç de &#8220;bunlar&#8221;ın yedikleri lahmacunlara benzemediğinden dem vurur, bu ne idüğü belirsiz gençlerin yediği lahmacunların aslında <em>siyasi bir simge</em> olduğunu iddia ederlerdi: &#8220;Bakın, benim dedem de lahmacun yerdi, ama sizinkisi siyasi!&#8221;</p>
<p>Bütün bunları akademik kanalla da destekleyip, ilk lahmacunu yiyenlerin aslında Sümerli fahişeler olduğu yönünde ulu-önder-destekli bir Türk Gastronomi Tezi de ortaya atılabilirdi. İnsan bir kez istedikten ve kafasına koyduktan sonra neden olmasın? Zaten Kemalizm de sonuçta az zamanda nice olmazları olduran bir rejim değil mi?</p>
<p>Tabii şimdi bu yazıyı okuyanlar arasında, &#8220;Yiyecek devrimi mi? Ne saçma şey o öyle!&#8221; demeye kalkan bazı vatan haini karşı devrimciler ya da işbirlikçi II. Cumhuriyetçiler olabilir. Ama ben bunun hiç de saçma olduğunu düşünmüyorum.</p>
<p>Ya da şöyle söyleyeyim: <em>Giyecek</em> devrimi ne kadar mantıklı ve zeka ürünü ise, <em>yiyecek</em> devrimi de en az o kadar öyledir! Ama şayet bu ikisinden biri altı yaşından beri normalize edildiği için kulağa daha makul geliyorsa, onu bilemem.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/yiyecek-devrimi-alternatif-bir-ataturkcu-toplumsal-degisim-projesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Liberal Harikalar Diyarı</title>
		<link>http://derinsular.com/liberal-harikalar-diyari/</link>
		<comments>http://derinsular.com/liberal-harikalar-diyari/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Dec 2008 08:09:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/liberal-harikalar-diyari/</guid>
		<description><![CDATA[[Mr. Sular'a internet marifeti ile ulaşarak, "Liberal etiği öğrenmek istiyorum. Şu fakire bir himmet edin!" diye yalvaran bir çaresize verilen yanıttır.] Değerli Beyefendi, Ben derim ki, boşverin bu liberalleri! Şimdi şaka ile karışık ve tabii biraz da abartarak izah etmeye çalışayım: Öncelikle şunu belirteyim: Özgürlükçülük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[Mr. Sular'a internet marifeti ile ulaşarak, "Liberal etiği öğrenmek istiyorum. Şu fakire bir himmet edin!" diye yalvaran bir çaresize verilen yanıttır.]</p>
<p>Değerli Beyefendi,</p>
<p>Ben derim ki, boşverin bu liberalleri!</p>
<p>Şimdi <em>şaka ile karışık ve tabii biraz da abartarak</em> izah etmeye çalışayım:</p>
<p>Öncelikle şunu belirteyim: Özgürlükçülük başka, liberalizm başka şeydir. İsme aldanmayın.</p>
<p><span id="more-53"></span><br />
Bir de bu liberalizm denen şeyin aslında öyle ahım şahım, öğrenmesi zor bir etiği, felsefesi falan da yoktur. Zaten o yüzden herkes çok büyük bir kolaylıkla liberal olabiliyor ve hatta ihtida ettiğinin hemen ertesi günü bu felsefeyi başkalarına anlatabilecek, yani misyonerlik yapabilecek bir seviyeye dahi erişebiliyor!</p>
<p>Liberalizm davasına hizmet etmek çok da zor bir iş değildir demek istiyorum bununla. Diyelim karşınızda devlet okulunda devşirilmiş, özgürlüklerden pek hazzetmeyen bir tip var ve siz bu kişiyi liberal külte dahil etmek istiyorsunuz. Böyle bir kişiyle konuşurken, sorunun niteliğinden bağımsız olarak, (1) &#8220;Serbest bırakalım, herkes özgür olsun&#8221;, (2) &#8220;Özelleştirelim&#8221; ya da (3) &#8220;Piyasanın dediği olur, piyasa kararları kutsaldır&#8221; ifadelerinden birini söyleyiveriyor, sonra da bunun tersini yapan memleketlerde ne gibi facialar yaşandığına dair birkaç örnek sıralıyorsunuz, oluyor bitiyor.</p>
<p>Gerçi serbestiyet çok da fena bir şey değildir, ama her konuya böyle yaklaşmanın çok önemli bir yan etkisi de var: Liberalizm, her sorunun çözümünü serbestiyette görüyor olması itibariyle, sadece yüzeysel bir ideoloji olmakla kalmıyor, (bu tavrın otomatikman diğer yaklaşımların özgürlük karşıtı olduklarını ima ediyor olması nedeniyle) totaliter bir eğilim de içeriyor.</p>
<p>Mesela bir doktor düşünün, her hastasına şikayetinden bağımsız olarak <em>aspirin</em> tavsiye ediyor:</p>
<p>- &#8220;Kalp hastasıyım!&#8221;<br />
- &#8220;Aspirin.&#8221;<br />
- &#8220;Böbreklerimden rahatsızım!&#8221;<br />
- &#8220;Aspirin.&#8221;<br />
- &#8220;Beynim kanıyor!&#8221;<br />
- &#8220;Aspirin.&#8221;<br />
- &#8220;Kafam çalışmıyor!&#8221;<br />
- &#8220;Aspirin.&#8221;</p>
<p>Liberalizm de işte aynı bu doktor gibi. Mesela üniversitelerde başörtüsü sorunu varsa, &#8220;Özelleştirelim bütün üniversiteleri, sorun hemen kökünden çözülür&#8221; diyorlar. &#8220;Bu konulara böyle yaklaşmak yanlıştır&#8221; deyip izahlı örnekler verdiğinizde ise cevap yok tabii. (Bu duruma ibretlik bir örnek olarak <a href="http://derinsular.com/memorandum/kisa-kisa/sivil-itaatsizlik-ve-basortusu#comment-6159">şuradaki</a> tartışma okunabilir.)</p>
<p>Şimdi diyeceksiniz ki, &#8220;Madem işin aslı böyle, o zaman neden Türkiye&#8217;de liberalizme bu denli yoğun bir yöneliş var?&#8221;</p>
<p>Bu durumun en büyük nedeni, liberalizmin indirgemeci bir yaklaşımla <a href="http://www.politicsprofessor.com/politicaltheories/egalitarianism.php" target="_blank">egaliteryenizm</a> olarak tanımlanmakta ve algılanmakta olması. Bir de tabii bu fakir felsefenin bu kadar üzerine düşülmesi, aynı zamanda, yeterince sosyal felsefe bilinmiyor ve de sosyal bilimlerde esas olan <em>insan tanımı</em>, <em>algılar</em>, <em>kimlik oluşum süreçleri</em> gibi temel sorulardan habersiz değerlendirmeler yapılıyor olunmasından da ileri geliyor. Bu nedenle de, Murat Belge&#8217;den Etyen Mahçupyan&#8217;a kadar herkesi liberal başlığı altında hayal etmek dahi mümkün olabiliyor.</p>
<p><strong>Halbuki Türkiye&#8217;de yaşayan insanların, (özgürlükten dahi önce) birbirleriyle sağlıklı iletişim kurabilmeyi ve birbirlerinin hassasiyetlerini anlama çabası içine girmeyi öngören bir kültür inşa etmeye ihtiyaçları var. Zira böyle bir kültür nihayetinde tek başına dahi özgürlüğü doğurabilir, ama özgürlük tek başına böyle bir kültürü doğuramaz.</strong></p>
<p>Düşünün mesela, üniversitelerde eskiden ideoloji eksenli bir yasak yoktu. Sağ ve sol görüşlü öğrencilerin her ikisini de saçlarına sakallarına bakmadan içeriye alıyorlardı, Onlar da içeriye girince birbirlerini dövüyor, öldürüyorlardı. (Önemli not: Şimdi mesela bir liberal bu son cümleyi okuyunca, (1) olaya sadece kendi paradigmasıyla bakacak ve (2) anlatılmak istenen asıl şeyi dahi anlayamadığından, (3) &#8220;Acaba bir şeyleri kaçırıyor olabilir miyim?&#8221; diye kafa yorma zahmetine dahi girmeden, (4) sanki hiç kimse bilmiyormuş gibi, &#8220;Liberalizm de şiddete karşı değil midir ki?&#8221; falan diyecektir.)</p>
<p>Bir de, bu müslümanlar ne anlıyorlar bu liberalizmden, hiç bilmiyorum&#8230; Nihayetinde, son derece zararlı, tehlikeli ve uzak durulması gereken bir ideolojidir! Hem yaklaşımları da ekseriyetle siyasi değil, ekonomiktir. Çünkü, herşeyden önce &#8220;kaynakların dağılımı&#8221;na odaklanan kafir (haçlı) Batı paradigmasıyla şekillenmiştir! İşin bu kısmını, sizi gıyaben de olsa tanıdığım için söylüyorum. Bir tür uyarı olarak da değerlendirebilirsiniz: Zira bu düşüncenin temellerini bilip de hala (haşa!) &#8220;Liberalim&#8221; falan diyen bir müslüman, hiç şüphesiz saniyesinde dinden çıkmış dahi olur Allah muhafaza! Yani liberalizm tecdid-i iman da gerektiriyor!</p>
<p>Ama siz yine de, &#8220;Yok, ben kafaya koydum, ille de liberal olacağım, bu işin etiğini de öğreneceğim&#8221; diyorsanız, <a href="http://www.economyprofessor.com/theorists/johnlocke.php" target="_blank">John Locke</a>, <a href="http://www.economyprofessor.com/theorists/miltonfriedman.php" target="_blank">Milton Friedman</a>, <a href="http://www.economyprofessor.com/theorists/ludwigvonmises.php" target="_blank">Ludwig von Mises</a> gibi klasik liberalleri hatmetmeye başlayaraktan ufak ufak yola koyulun. Ama şimdiden uyarmış olayım: Bir noktadan sonra kendinize, &#8220;Ben bunları zaten bilmiyor muydum?&#8221; diye sormaya başlayabilir ve de literatürün kendi kendisini tekrar ettiği hissine kapılınca ziyan ettiğiniz onca vakte yanıp vaveyla etmeye başlayabilirsiniz. Ama tabii diğer yandan, bütün anlatılanlara inanmak suretiyle daha ölmeden cennete kavuşmak ve mutlu bir şekilde yaşayıp gitmek ihtimali de var! Liberalizmin ille herşeyi kötü olacak diye bir şey de yok yani&#8230;</p>
<p>Ama son tahlilde, Mahçupyan&#8217;ın da dediği gibi, <a href="http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=220620" target="_blank">liberallik zor zanaattir</a>. Bir başka deyişle, liberalizm öyle herkese göre değildir. Çünkü aslında tam da herkese göredir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/liberal-harikalar-diyari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Büyük Pinochetler ve Küçük Fevziler</title>
		<link>http://derinsular.com/buyuk-pinochetler-ve-kucuk-fevziler/</link>
		<comments>http://derinsular.com/buyuk-pinochetler-ve-kucuk-fevziler/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Oct 2008 03:16:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/buyuk-pinochetler-ve-kucuk-fevziler/</guid>
		<description><![CDATA[Darbecilerin, işe koyulmadan önce önlemini almaları gereken en önemli konulardan biri de, cunta komutanlarından herhangi birinin, bir yolunu bulup diğerlerinin ayağını kaydırmak suretiyle tek başına gücü eline geçirmesi ve böylelikle askeri rejimin diktatörlüğe dönüşmesi tehlikesidir. Bu tehlikenin önüne geçebilmek isteyen kimi cuntacılar, darbe konseyinin başına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Darbecilerin, işe koyulmadan önce önlemini almaları gereken en önemli konulardan biri de, cunta komutanlarından herhangi birinin, bir yolunu bulup diğerlerinin ayağını kaydırmak suretiyle tek başına gücü eline geçirmesi ve böylelikle askeri rejimin diktatörlüğe dönüşmesi tehlikesidir. Bu tehlikenin önüne geçebilmek isteyen kimi cuntacılar, darbe konseyinin başına nisbeten daha saf ve hırssız olan, hele hele karizması pek bulunmayan, yaşını başını almış bir komutanı geçirme yoluna giderler.<span id="more-52"></span></p>
<p><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Augusto_pinochet" target="_blank">Augusto Pinochet</a> işte bu gibi bir mantıktan yola çıkan komutanlarla birlikte <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Government_Junta_of_Chile_(1973)" target="_blank">Şili darbesini</a> gerçekleştirdi. Ama Pinochet&#8217;in etrafındaki komutanlar ne denli büyük bir hata yaptıklarını fark ettiklerinde iş işten çoktan geçmişti. Zira Pinochet, aslında hiç de onların zannettikleri gibi memur kafalı, Doğrucu Davut karakterli, bir ayağını çukurda gören, mıymıntı bir adam değildi. Zira diğer komutanların, &#8220;Yaşını başını almıştır, işini düzgün yapmayı seven disiplinli bir askerdir, bize yamuk yapmaz&#8221; gibi düşüncelerle liderliğine itimat ettikleri Pinochet, dizginleri eline alır almaz kısa sürede etrafındaki kadroyu darmadağın ederek Tek Adam durumuna geldi. Nihayetinde de, kendini Milli Şef (Supreme Chief of the Nation) ilan ederek koca memleketin başına çöreklendi. Pinochet, iktidarı döneminde, basını susturmaktan toplu katliamlara dek ne türlü tipik cunta suçu varsa hepsini işledi. Kimsenin gözünün yaşına bakmadı. İnsanoğlu işte böyledir; bir kez merhametsiz olmayagörsün, yapabileceği korkunç işlere ne ihtiyarlık engel olabilir ne de başka bir şey&#8230;</p>
<p><img title="Büyük Pinochet" src="http://www.derinsular.com/im/2008/1024-kucuk-pinochetler-buyuk-fevziler.jpg" alt="Büyük Pinochet" /></p>
<p>Pinochet gibi başka örnekler de yok değil elbette. Ama dünya tarihinde bu tür örneklere sıklıkla rastlanıyor olması, her darbe liderinin böyle feci işler yapacağı anlamına gelmiyor. Mesela <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Humberto_de_Alencar_Castello_Branco" target="_blank">Humberto de Alencar Castello Branco</a>, kendi liderliğinde gerçekleşen Brezilya darbesinin ardından eline türlü fırsatlar geçti ise de, asla Tek Adam olmak gibi bir dava gütmedi ve hiçbir şekilde zamanında birlikte hareket ettiği mesai arkadaşlarını satıp iktidarı tek başına elinde tutma rüyaları görmedi. Pinochet gibi acımasız bir diktatör olmak ona göre bir şey değildi. Yani, özetle, anasından helal süt emmiş, sağlam karakterli bir adamdı. Zaten nihayetinde işleri kendi doğru bildiği şekilde yoluna koyduktan sonra da kendi kararıyla efendi bir şekilde iktidarı bir başka askere devretti. Bu manalı davranış karşısında bir lahza durup düşünelim: Eline imkan geçer geçmez hemen azıp kudurmak yerine, makul bir çizgide faaliyet göstererek ölçüyü aşmamak, haddini bilen bir insan için ne denli büyük bir fazilettir, öyle değil mi?</p>
<p>Şu da var ki, bu tür durumlar, sadece darbeci yönetimlerde değil, idareciliğin söz konusu olduğu her hassas alanda geçerlidir. Kendisine yetki verilmek zorunda olunan, ancak işini yaparken kendi bildiğini okuması istenmeyen kişilerin, memur kafalı, kuralcı tipler olmasına dikkat etmek her zaman esastır. Mesela Mustafa Kemal&#8217;in Kazım Karabekir&#8217;e, &#8220;Sen beni dinlemezsin, ama o sözümden çıkmaz&#8221; diyerek Lozan görüşmelerine İsmet Paşa&#8217;yı göndermesi bu çerçevede değerlendirilebilir. Askerlik mesleği içinden daha iyi bir örnek ise, Kemal&#8217;in, iktidarı boyunca ısrarla Fevzi Çakmak&#8217;ı Genelkurmay Başkanlığı&#8217;nda tutmuş olmasıdır. İnançlı olduğu ve namaz kıldığı için Türkiye&#8217;de İslami çevrelerin pek bir sevdikleri bu karaktersiz adam, kendisine verilen her türlü katliam emrini yerine getirmekten geri durmamış, 1920 ve 30&#8242;lu yıllarda onbinlerce Kürt&#8217;ün çoluk çocuk demeden öldürüldüğü <a href="http://derinsular.com/ansiklopedi/tarihi-arkaplan/yakin-tarih-9-cumhuriyet-kurtler-ve-siddet">katliamları</a> kumanda etmekten çekinmemiştir.</p>
<p>Ancak yukarıda verdiğim bütün bu değerli bilgilerden hareketle, bu türden korkunç ve acımasız eylemlerde bulunabilecek denli gözü dönmüş olmanın sadece güç sahibi kimselere mahsus olduğu fikrine varılmamalıdır. Zira, kendisine verilen herhangi bir işi, &#8220;emir kuluyum&#8221; diyerek etiğini sorgulamadan yerine getirebilecek ve hatta hiç tanımadığı insanları sırf başka memleketlerde doğmuş oldukları için düşman, hiç tanımadığı başkalarını da sırf cebinde kendisininkiyle aynı kimliği taşıdığı için dost bilecek kadar insanlığından soyutlanmış herkes, gerekli şartların oluşması durumunda benzeri facialara imza atabilme potansiyelini bünyesinde fazlasıyla bulunduruyor demektir. Kötülüğün sıradanlığına delalet eden bu karaktersiz kimseler, aslında sadece Küçük Pinochetler ve dahi Küçük Fevzilerdir. (Beter olsunlar.)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/buyuk-pinochetler-ve-kucuk-fevziler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>William Henry Harrison: İlklerin ve Rekorların Adamı</title>
		<link>http://derinsular.com/william-henry-harrison-ilklerin-ve-rekorlarin-adami/</link>
		<comments>http://derinsular.com/william-henry-harrison-ilklerin-ve-rekorlarin-adami/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Aug 2008 08:04:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/william-henry-harrison-ilklerin-ve-rekorlarin-adami/</guid>
		<description><![CDATA[Sene 1841&#8242;de, yani bizim Ali Rıza Bey&#8217;in doğduğu yıl, William Henry Harrison ABD&#8217;nin dokuzuncu başkanı olarak Beyaz Saray&#8217;daki koltuğuna oturmuştu. Hem de dört yıl evvel karşısında seçime girip de kaybetmiş olduğu sekizinci başkan Martin Van Buren&#8216;ı bu sefer yenilgiye uğratarak! İşte bu William Henry Harrison, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sene 1841&#8242;de, yani bizim Ali Rıza Bey&#8217;in doğduğu yıl, <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/William_Henry_Harrison">William Henry Harrison</a> ABD&#8217;nin dokuzuncu başkanı olarak Beyaz Saray&#8217;daki koltuğuna oturmuştu. Hem de dört yıl evvel karşısında seçime girip de kaybetmiş olduğu sekizinci başkan <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Martin_Van_Buren">Martin Van Buren</a>&#8216;ı bu sefer yenilgiye uğratarak! İşte bu William Henry Harrison, başkan olduğu zaman Amerikan tarihinin önemli bir rekorunu da kırıvermişti. Şöyle ki, ofise girdiğinde 68 yaşında olan Harrison, o güne dek seçilmiş olan en yaşlı başkandı. Tabii burada denmemeli ki, &#8220;Efendim, o gün itibariyle Amerikan tarihi ne kadar uzundu ki bu rekor önemli olsun?&#8221; Bu son derece yanlış bir eleştiri olur. Zira Harrison&#8217;ın rekorunu kırmak, 1981 yılında <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Ronald_reagan">Ronald Reagan</a>&#8216;ın 70 yaşında iken Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin 40. başkanı seçilmesine kadar hiçbir faniye nasip olmamıştır. (Reagan halen <a target="_blank" href="http://www.youtube.com/watch?v=LoPu1UIBkBc">bu rekorun</a> sahibidir.)</p>
<p><span id="more-51"></span><br />
Bütün bunlardan hareketle, Harrison&#8217;ın en büyük rekorunun eni konu 140 yıl ve 31 başkan dayanabildiği de zannedilmesin. 4 Mart 1841 tarihinde görevine başlamak üzere yeminini eden Harrison, Washington D.C.&#8217;nin hafızalardan kolay kolay silinemeyecek olan o soğuk kış gününde tamı tamına 8444 kelimelik uzun bir <a target="_blank" href="http://www.answers.com/main/ntquery?s=inauguration">konuşma</a> yapmıştı! Bu konuşma doğal olarak yaklaşık iki saat kadar sürmüştü. Bu rekor halen kırılamamıştır. Tabii bu noktada unutmamak lazım ki, şayet arkadaşı Daniel Webster &#8220;Abartmışsın&#8221; diyerek konuşmayı kısaltmış olmasaydı, Harrison belki de o gün akşama kadar konuşacak ve böylelikle dünya tarihi boyunca yapılmış olan en uzun siyasi konuşmalardan biri ile anılacaktı.<br />
Buraya kadar söylenilenlerden anlaşıldığı üzere, William Henry Harrison sadece rekorların değil, aynı zamanda ilklerin de adamıdır. Mesela fotoğrafı çekilmiş olan ilk Amerikan başkanı da odur. Ama asıl üzerinde durulması gereken, elbette ki, Harrison&#8217;ın Amerikan tarihine damgasını vurmuş ve halen de kırılamamış olan diğer rekorlarıdır. Şöyle ki, Harrison başkan seçildikten kısa bir süre sonra şiddetli bir soğuk algınlığından muzdarip olup yatağa düşmüştü. Bazı karaktersiz kimseler Başkan&#8217;ın bu hastalığı uzun açılış konuşmasını yaptığı o soğuk gün kaptığını söylemişlerse de, bu gibi iddialar asılsızdır, dedikodudur, iftiradır. Gerçek şu ki, Harrison, o devirlerde dağ gibi nice adamı yere seren bir virüsten kapmış ve böylelikle tıp dilinde <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Common_cold">acute viral nasopharyngitis</a> olarak bilinen hastalığa tutulmuştu.<br />
Harrison&#8217;ın bu amansız hastalığın pençesine düşmesi üzerine nice hekimler kendisine bilinen ve bilinmeyen her türlü tedavi yöntemini uyguladı iseler de başarılı olamadılar. Afyondan yılan ısırtmasına ne denedilerse hiçbir fayda etmedi. William Henry Harrison, 4 Nisan 1841 tarihinde içinde bulunduğumuz fani dünyaya gözlerini yumdu ve tam da o saniyede, Amerikan tarihinde iki ilke daha imza atmış oldu. Birincisi, Harrison&#8217;ın 30 gün 12 saat ve 30 dakika ile o güne ve hatta bugüne dek kaydedilmiş olan en kısa süreli başkanlık görevini ifa etmiş olmasıydı. Harrison&#8217;ın ölümüyle imza attığı ikinci ilk ise, Beyaz Saray&#8217;da teslim-i ruh etmiş olmasıdır. Sonuçta vade yettiyse insan Beyaz Saray&#8217;da da olsa elbette kaçış yoktur, ancak Harrison&#8217;ın söz konusu mekanda ölen ilk ABD başkanı olduğu da tartışma götürmez bir gerçektir. (Harrison&#8217;ın ölümünden 9 yıl sonra, 12. başkan <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Zachary_Taylor">Zachary Taylor</a> da gıda zehirlenmesinden Beyaz Saray&#8217;da ölmüştür.)<br />
Ağzından dökülen son sözler, &#8220;Hükümetimizin doğru prensiplerini anlamanızı ve uygulamaya geçirmenizi diliyorum. Başka bir isteğim yoktur&#8221; olan William Henry Harrison, kongreye senatör seçildiği memleketi olan Ohio&#8217;da, Cincinnati şehrinin yakınlarındaki North Bend&#8217;de medfundur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/william-henry-harrison-ilklerin-ve-rekorlarin-adami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bay Spiro&#8217;dan Haşin İstatistik Dersleri</title>
		<link>http://derinsular.com/bay-spirodan-hasin-istatistik-dersleri/</link>
		<comments>http://derinsular.com/bay-spirodan-hasin-istatistik-dersleri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 Mar 2008 17:17:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/bay-spirodan-hasin-istatistik-dersleri/</guid>
		<description><![CDATA[Giriş Kant, 1795 yılında yazdığı Perpetual Peace adlı eserinde, barışın kalıcı olabilmesi için anayasal cumhuriyet rejiminin bir öngereklilik olduğunu öne sürdü. Zira Kant&#8217;a göre, tanımı gereği &#8216;insanlara ait&#8217; olan cumhuriyet rejiminde savaş ve barış ile ilgili kararlar da yine insanlar tarafından alınacağından, halkın savaş çıkarmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3 class="date-header">Giriş</h3>
<p><a target="_blank" href="http://www.philosophyprofessor.com/philosophers/immanuel-kant.php">Kant</a>, 1795 yılında yazdığı <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Perpetual_peace">Perpetual Peace</a> adlı eserinde, barışın kalıcı olabilmesi için anayasal cumhuriyet rejiminin bir öngereklilik olduğunu öne sürdü. Zira Kant&#8217;a göre, tanımı gereği &#8216;insanlara ait&#8217; olan cumhuriyet rejiminde savaş ve barış ile ilgili kararlar da yine insanlar tarafından alınacağından, halkın savaş çıkarmak gibi kendi canını, malını ve sevdiklerini tehlikeye atacak olan bir karar üzerinde ittifak etmesi mümkün olmazdı. Öyleyse kalıcı bir barış, ancak cumhuriyetlerin egemen olduğu bir dünyada mümkün olabilirdi.</p>
<p>Kant&#8217;ın bu yaklaşımı, aradan 200 yıla yakın bir süre geçtikten sonra uluslararası ilişkilerde savaş ve barış konularında araştırma yapanların giderek daha çok ilgisini çekmeye başladı ve 1970&#8242;lerden itibaren pek çok siyaset bilimci demokrasi ile barış arasındaki ilişki üzerine odaklanma ihtiyacı hissetti. Çünkü Kant haklı çıkmış, (kelimenin bugünkü anlamıyla) demokratik bir yönetime sahip olan iki ülkenin birbiriyle savaştığı bugüne kadar hiç görülmemişti. Bu durum, demokratik ülkelerin sayısının artmasının kalıcı barışın çözümü olduğu anlamına geliyordu!</p>
<p><span id="more-50"></span><br />
İki demokrasinin birbiri ile savaşmayacağını öngören bu teoriye &#8216;<a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Democratic_peace_theory">Demokratik Barış Teorisi</a>&#8216; adı verildi. Uluslararası ilişkiler alanında araştırma yapan siyaset bilimciler, çeşitli istatistiki yöntemler kullanarak demokrasi ile barış arasındaki korelasyonu ölçmek ve böylelikle söz konusu teoriyi test etmek istediler. Sonuçta da, Demokratik Barış&#8217;ı destekleyen önemli bir literatür ortaya çıktı. Daha çok uluslararası ilişkileri neoliberal bir paradigmayla açıklama eğiliminde olan siyaset bilimcilerin sahip çıktığı bu anlayış, siyasi sahada da sağ kesimden sol kesime pek çok politikacının söyleminde <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Democratic_peace_theory#Influence">ifade buldu</a>.</p>
<p>Görünüşe bakılırsa, bu alandaki gelişmelerden herkes memnun gibiydi. Ancak günlerden bir gün takvimler 1994 senesini gösterdiğinde, çalışma odasında bu gelişmeleri ibretle takip eden bir profesör, bütün bu olan bitene daha fazla dayanamayacak ve çalışma odasında öfkeyle yumruğunu masasına vurarak, &#8220;Yeter artık bunca soytarılık!&#8221; diye haykıracaktı. İşte bu profesör, bütün sosyal bilimci camianın önünde saygıyla eğildiği Bay Spiro&#8217;dan başkası değildi. İşin başa düştüğünü anlayan Bay Spiro o gece kalemini eline alacak ve kısa bir süre sonra Harvard merkezli ve dünyaca muteber akademik dergi <a target="_blank" href="http://belfercenter.ksg.harvard.edu/project/58/quarterly_journal.html?parent_id=46">International Security</a>&#8216;de yayınlanacak ve yayınlanmasıyla birlikte neoliberallerin yüreğine tarifi imkansız korkular salacak olan &#8216;<a target="_blank" href="http://www.jstor.org/pss/2539196">Liberal Barışın Ehemmiyetsizliği</a>&#8216; adlı makalesini yazacaktı.</p>
<h3 class="date-header">Bay Spiro&#8217;nun Birinci Tokatı</h3>
<p>Bay Spiro&#8217;nun makalesi, akademik camiaya bomba gibi düştü. Makaledeki ilk tokat ise, dünyaca tanınmış siyasal bilimler profesörü <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Michael_W._Doyle">Michael W. Doyle</a>&#8216;ın yüzünde patladı. Doyle, birkaç yıl evvel yazdığı makalesinde, kendisinin liberal olarak kabul ettiği hiçbir iki ülkenin 1816 yılından bu yana birbiriyle savaşa girmediğini iddia etmişti! Bay Spiro&#8217;nun bu iddiaya cevabı ibret verici mahiyetteydi:</p>
<blockquote><p>&#8220;Şimdi beni iyi dinle, Doyle. Yazdıklarını okudum. Herşeyi ben bilirim gibi tavırlarla konuşuyor, aslında hiç de bir şeyden haberin olmadığı halde burnundan kıl aldırmıyorsun. Mesela diyorsun ki, &#8220;Ben koskoca kompitürize veri tabanını inceledim, ama demokratik ülkeler arasında bir tane bile savaş örneğine rastlamadım. Sıfıra sıfır, elde var sıfır! Bulabilen yiğit varsa, çıksın meydana göstersin!&#8221;</p>
<p>Be haddini bilmez herif! Şimdi sana, &#8220;Sıfır değerinin istatistiki olarak önemli olup olmadığına dair herhangi bir olasılık analizi yapmak geldi mi hiç aklına?&#8221; diye sorsam kafan karışacak, verecek cevap bulamayacaksın, sonra da yine laubali tavırlarla işi şakaya vurarak durumu kıvırmaya bakacaksın. O yüzden hiç soyut analizlere girmeyip sana konuyu basit bir hikayeyle izah etmeye çalışayım, hem ileride derse falan girince talebelerine anlatır hava yaparsın.</p>
<p>Şimdi önce bir dur, düşün, kafayı çalıştır&#8230; Bu bizim Amerika&#8217;da milyon dolarlık piyango çekilişlerini her Allah&#8217;ın günü birileri kazanmıyor mu? Ama neden bugüne kadar benim ailemden hiç kimseye bir kere bile çıkmadı? Neden biliyor musun? Çünkü her an her saniye dünya üzerindeki birilerinin başına zaten bir şeyler geliyor, ama bunun ne önemi var? Üç beş tane adamın başına bir şeyler geliyor diye illa başkalarının başına da aynından mı gelmesi lazım? Ne alakası var? Yani şimdi bu piyango örneğini düşün. Yengene çocuklara falan piyangodan bir şey çıkmadı diye adamın biri bu durumdan kendine vazife çıkarsa da, &#8220;Acaba bu Spiro&#8217;nun ailesinin yapısındaki hangi özellik piyango çekilişlerini kazanmalarına engel oluyor?&#8221; diye bir soru sorup bu konuyu aklı sıra araştırmaya kalksa, vaktini böyle boş beleş bir işle ziyan ettiği için bu herife deli demezler mi? Herhalde ki derler. Çünkü herhangi bir ailenin içinden kimsenin piyangoyu kazanmaması zaten beklenen, doğal bir durumdur. Bu dediğimi istatistiki bir dille söyleyeyim: Sıfır, istatistiki manada önemli bir değer değildir. Çünkü burada rastgelelikten bahsediyorum. Bu ne demektir haberin var mı? Şu demektir: Eğer demokrasiler arasındaki savaşların istatistiki dağılımı rastgelelikle oluşturulacak bir dağılımdan farksız ise, o zaman demokratik barış senin liberal teorin için hiçbir delil ortaya koymamaktadır! Annadın mı şimdi?&#8221;<sup>1</sup></p></blockquote>
<h3 class="date-header">Bay Spiro&#8217;nun İkinci Tokatı</h3>
<p>Bay Spiro bunları söylemekle kalmadı. Bu sözlerini matematiksel olarak da ispat ederek Demokratik Barışçı tayfaya hayatları boyunca unutamayacakları bir istatistik dersi verdi. Bay Spiro&#8217;nun makalesini okuyan bu anlı şanlı profesörler, hem camia içinde karizmayı çok kötü çizdirdiler, hem de yayınlanan makalelerini yazdıklarına yazacaklarına pişman oldular. Şöyle diyordu Bay Spiro:</p>
<blockquote><p>&#8220;Tamam, devletler durup dururken oturup, &#8220;Acaba bugün kime saldırsam&#8221; diye yazı tura atmazlar, o kadarını biz de biliyoruz herhalde. Elbette ki, iki devletin birbiriyle savaşmasında belirleyici olan pek çok faktör vardır. Ama madem Nuh deyip peygamber demiyorsunuz, o zaman ben de İstatistik 101&#8242;den başlayarak size sil baştan eğitim yaparım:</p>
<p>İstatistiki analizde değişkenler arasındaki ilişkinin büyüklüğünün ölçülmesinde, genellikle &#8216;<a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Null_hypothesis">sıfır hipotezi</a>&#8216; kullanılır. Rastgeleliğe karşılık gelen sıfır hipotezini (H<sub>0</sub>) reddetmek mümkün olmazsa, bu durum rastgeleliği bir açıklama olarak kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmez. Böyle bir durumda yapılması gereken, test etmekte olduğumuz hipotezi reddetmektir.</p>
<p>Şimdi gelelim demokrasiler arasındaki savaşların istatistiki dağılımının rastgelelikle oluşturulacak bir dağılımdan farklı olmadığının ispatına&#8230; İşin doğrusu şu ki, akıllı bir adam, eğer bir devletin savaşa girme olasılığını bulmak istiyorsa, bu konuda eşleştirmeli bir analiz ortaya koyması gerektiğini bilir. Çünkü adı üzerinde, savaş bu! Yani bir devlet kendi kendisiyle savaşacak değil ya, elbet başka bir devletle savaşacak. O zaman tek tek devletlerin sayısına değil, kaç tane ikili eşleştirme söz konusu olabiliyor ona bakmak lazım.</p>
<p>Şimdi bakın: 1980 yılında dünyada 40&#8242;ı demokratik rejime sahip olan 156 tane ülke vardı. Yine aynı yıl, biri Rusya ile Afganistan, diğeri de Irak ile İran arasında olmak üzere iki tane de savaş vardı. Şimdi kafasızlık edip de, 40/156 = 0.26 diye hesap yapar, sonra da bunun üzerine, &#8220;Dünyadaki ülkelerin %26&#8242;sı demokratik olduğu halde bu ülkeler arasındaki savaş oranının %0 olması çok çarpıcı&#8221; gibi bir laf etmeye kalkarsan, profesör de olsan sopaya müstehak olursun. Ama az insafı olan ve doğru hesap nasıl yapılır öğrenmek isteyen varsa, açsın gözünü seyretsin:</p>
<p>Az önce dedim ki, savaş denilen olay, bir ülkenin tek başına, yani kendi kendine yapabileceği bir şey değildir. Savaş, tanımı gereği, ancak birden fazla devletin işin içinde olmasıyla gerçekleşebilecek bir hadisedir. Hem zaten biz de burada demokratik ülkelerin birbirleriyle savaşıp savaşmadığını anlamaya çalışmıyor muyuz? O zaman yapılacak iş, olasılık hesaplarını ikili eşleştirmeler bazında gerçekleştirmektir. Bakın şimdi&#8230; Atıyorum; A, B ve C adlı üç tane ülke olsun. Bu üç ülkeyi ikili olarak eşleştirirsen, üç ayrı savaş senaryosu olduğunu görürsün: AB, AC ve BC. Ama ülke sayısı dört olursa, ikili sayısı altıya çıkar: AB, AC, AD, BC, BD ve CD. Ülke sayısı yediye çıktığında ise ikili sayısı 21&#8242;e yükselir.</p>
<p>Buna göre, 1980 yılında dünyada yer alan 156 ülke arasındaki farklı savaş senaryolarının sayısı 12.090&#8242;dır. Sadece 40 demokratik ülke arasındaki ikili eşleştirme sayısı ise 780&#8242;e tekabül eder. Savaşta olan ülke ikilisi sayısı ise 2&#8242;dir. Yani dünya üzerinde herhangi bir savaş gözlenecekse, bunun iki demokratik ülke arasında olmaması ihtimali zaten baştan çok yüksektir: (12090-780) / 12090 = %93.5.</p>
<p>Bitmedi&#8230; Savaşmakta olan ülke ikilisi sayısı da, toplam olasılığın çok küçük bir kısmına tekabül eder: 2 / 12090 = 0,00016. Yani herhangi iki ülke arasında savaş çıkma oranı zaten baştan çok çok düşüktür. Bu 0,0016 değerini demokratik olan olmayan ayrımı yapmadan eşit olarak bütün ülkelere dağıtırsan, o zaman da bu rakamdan demokratik ülkelerin payına 0,2 adet savaş düşer.</p>
<p>Son olarak burayı herkes iyi dinlesin: Kafası çalışan bir adamın eğer gerçekten demokratik ülkeler birbirleriyle savaşır mı anlamak istiyorsa, asıl sorması gereken soru ahan da şudur: &#8220;Acaba 1980 yılı için 12.090 olan ana kütle içerisinden rastgele 780 tane ülke ikilisi seçecek olursam, 0 tane &#8216;savaşta olan ülke ikilisi&#8217; bulma ihtimalim nedir?&#8221; Cevabı hemen vereyim: Bu ihtimal %82,9&#8242;dur. Yani neymiş? 0 değeri, istatistiki olarak önemli değilmiş. Bütün Demokratik Barışçılara kapak olsun!&#8221;<sup>2</sup></p></blockquote>
<h3 class="date-header">Bay Spiro&#8217;nun Diğer Tokatları</h3>
<p>Bay Spiro, yanlış hesap yapan siyasal bilimcilere verip veriştirirken sadece yukarıdaki ifadelerle yetinmedi. Profesör geçinip sağda solda kendi bildiğine atıp tutan daha nicelerine sözünü sakınmadan hak ettikleri cevabı verdi. Mesela, metodolojisini hatalı bulduğu bir tanesine örneklem ve hesaplama konusundaki hataları konusunda şunları söyledi:</p>
<blockquote><p>&#8220;Bak gözüm; önce aç kitabını da bir kontrol et verdiğin bilgileri. 1871 yılına dek demokrasiler toplam ülke ikililerinin %5&#8242;ine bile tekabül etmiyordu. Bu oran 20. yüzyılın başında ise ancak %10 ya vardı ya yoktu. Yani tamam, o dönemde savaşlar çok azdı, ama demokrasilerin sayısı da çok azdı be güzel kardeşim! Demokrasilerin sayısı anca 20. yüzyılda arttı. Ama bu artış ile savaş sayısı arasında hiçbir korelasyon yok. Bilip bilmeden kafandan korelasyon sallama bak rica ediyorum.&#8221;<sup>3</sup></p></blockquote>
<p>Ellerindeki kimi empirik verileri analizlerine dahil etme konusunda seçici davranan kimi işbirlikçi hainler de, Bay Spiro&#8217;nun hışmından kurtulamadılar:</p>
<blockquote><p>&#8220;Bu adamlar çalışmalarında uluslararası anlaşmazlıklara odaklandıkları için, iç savaşları görmek istemiyorlar. Tabii bunun sonucunda da, Amerikan İç Savaşı gibi kanlı bir olay da haliyle gümbürtüye gidiyor. Zaten bu Demokratik Barış Teorisi&#8217;ni savunanların <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/American_Civil_War">Amerikan İç Savaşı</a>&#8216;nı görmezden gelmeleri, bu liberalizm denen nanenin aslında ne denli dandik bir şey olduğunu da gösteriyor. James Lee Ray gibi bazı adamlar bir de hiç utanmadan sıkılmadan diyorlar ki, &#8220;İç Savaş esnasında Güneylileri demokratik olarak nitelendiremeyiz!&#8221; Adama soruyorsun &#8220;Neden nitelendiremezmişsin?&#8221; diye&#8230; Tabii cevap yok&#8230; Hatta cevabı bırak, tık yok adamda tık! Halbuki biz biliyoruz ki, İç Savaş esnasında Kuzeylilerin ve Güneylilerin anayasaları neredeyse bir diğerinin tıpkısının aynısıydı. Hem kuzeydeki kadınlar ve köleler sanki oy kullanma hakkına sahip miydi ki? Elbette değillerdi. Sen çocuk mu kandırıyorsun? Savaşsa al sana savaş&#8230; Adamlar birbirleriyle aynı derecede demokrat oldukları halde ülkelerinin kimliği gibi hayati bir dava konusunda bile anlaşamayıp birbirlerine girdiler, daha ne olsun?&#8221;<sup>4</sup></p></blockquote>
<p>Bay Spiro&#8217;nun şimdiye kadar yukarıda alıntılanan sözlerine dikkat edilecek olursa, öfkesini daha çok düzgün hesap yapmayı beceremeyen tiplere yönelttiği görülüyor. Hele hele bu kişilerin yaptıkları hesaba kişisel sabit fikirleri doğrultusunda müdahalelerde bulunarak ideolojik yaklaşımlarını akademik literatüre bulaştırdıklarına dair bir şüphe söz konusuysa, bu sefer Bay Spiro lafını hiç esirgemeden konuşuyor. Bu çerçevede, yayınladıkları makalelerinde demokrasi ile barış arasında korelasyon bulduklarını iddia eden <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Zeev_Maoz">Zeev Maoz</a> and <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Bruce_russett">Bruce Russett</a>&#8216;a Bay Spiro&#8217;nun verdiği yanıt, üniversitelerin istatistik bölümlerinde ders olarak okutulabilecek mahiyettedir:</p>
<blockquote><p>&#8220;Bu iki kafadar oturmuş kendi kafalarına göre bir takım hesaplar yapmış, sonra da &#8220;İşte gördünüz mü, nasıl da normatif tezimizi teyit eden korelasyonları bulduk&#8221; falan demişler. Bu makale ilk çıktığı zaman bana arkadaşlar gelip haber ettiklerinde ilk baştan hakkaten de merak ettiydim. Olacak iş değil tabii ama yine de &#8220;Getirin bakalım şu makaleyi, nedir ne değildir bir göreyim&#8221; dedim.</p>
<p>Makaleyi getirdiler, baktım. Yapılan iş basit. Bunlar oturmuş 1946 ila 1986 yılları arasında dünyada var olan demokratik rejimler ile barış süreçleri arasındaki ilişkiyi incelemişler. Ama tabii eğri oturup doğru konuşmak lazım, savaşları incelerken mert davranıp ülke ikilileri şeklinde data serileri oluşturmuşlar. Ama sonra nereden akıllarına estiyse, tutup bu data serisini gruplandırılmış zaman serileri kullanarak analiz etmişler! Yani profesör sıfatı taşıyan adamların yaptıkları işe bak! Birader, kimin aklına uydun da gruplandırılmış zaman serisi kullanarak analiz yaptın, anlayabilene aşk olsun!</p>
<p>Şimdi bu neden yanlış, izah edeyim&#8230; Demin de dedim, savaşları incelerken mertlik yapıp ülke ikilileri oluşturup ona göre inceleme yapmışlar, bu güzel. Ama sonra herbir sene için bu ikililerden oluşan data serilerini bir havuzda toplamışlar. Yani toplamda 41 senelik bir zaman aralığını inceledikleri ve herbir senenin ikililerini bir havuza doldurdukları için, mesela ABD-Kanada ikilisinden bu havuzda 41 tane örneklem bulunuyor. Bu da tabii sonuçları demokratik barış lehine kat kat şişiriyor. Şimdi buradan soruyorum, bu yapılacak iş midir? Sizin karşınızda dünkü çocuk mu var?</p>
<p>Bunun ne kadar yanlış bir iş olduğunu daha basit bir örnekle izah etmeye çalışayım: Diyelim bir kutuda 40.000 tane bilye var. Bu bilyelerin 40 tanesi de kırmızı olsun. Eğer bu 40.000 bilyenin içerisinden rastgele 4.000 tane çekecek olsam, çektiğim bilyeler içerisinde hiç kırmızı bulunmama ihtimali sadece ve sadece %2&#8242;dir. Ama şimdi gelin bu örnekteki bütün rakamları 40&#8242;la sadeleştirerek aynı hesabı bir daha yapalım. Yani elimizdeki kutunun içinde 1.000 tane bilye olsun. Bu bilyelerin de sadece 1 tanesi kırmızı. Biz de rastgele seçimle 100 tane seçecek olalım. Böyle bir seçim sonucunda elimizde hiç kırmızı bilye bulunmaması ihtimali %90&#8242;a fırlar! İşte bunlar böyle hesap yapıyorlar! Yazıklar olsun!&#8221;<sup>5</sup></p></blockquote>
<h3 class="date-header">Bay Spiro&#8217;nun Policy Implication&#8217;ları</h3>
<p>Bay Spiro&#8217;nun hikayesi, başlangıçta çok mantıklı gibi görülen kimi düşüncelerin, daha ciddi sorgulamalara tabi tutulduğunda üzerlerindeki yaldızların nasıl da kazınıp asıl mahiyetlerinin ortaya çıkabileceği konusunda benzeri az görülür türden bir ibret vesikasıdır. Bay Spiro&#8217;nun saygıdeğer çalışmasıyla ortaya koyduğu örnek, özellikle sürekli dezenformasyona maruz kalan kitlelerin herhangi bir konuda bir fikre varma konusunda acele etmeyip sabırlı davranmaları, en bilimsel ve analize dayalı gibi görünen yargıları dahi sonuna kadar sorgulamaktan korkmamaları gerektiğine işaret etmektedir. Zira gerçek bilgi öyle kolay elde edilebilecek bir şey olmadığı gibi, az bilmenin hiçbir şey bilmemekten çok daha tehlikeli olabildiği zamanlar da hiç az değildir.</p>
<p>Burada asıl iş okuyucuya düşmektedir. Okuyucu, ineklerin dahi kendilerine uzatılan otu önce bir koklamadan yemediklerini hatırlamalı, konu analitik düşünce olduğunda her işte bir bit yeniği aramayı alışkanlık haline getirmelidir.</p>
<p>Mesela bir yazı &#8216;Kant&#8217; diyerek başlıyorsa, okuyucu hemen o saniyede Kant&#8217;tan şüphelenmelidir. Kafasına Kant ile ilgili bir soru işareti koymadan okumaya devam etmemeli, yazı biter bitmez &#8220;Kimmiş bu herif?&#8221; diyerek derhal araştırmaya başlamalı, demokrasiyi bir tür zorbalık olarak nitelendiren ve yasama ile yürütmenin birbirinden ayrılması ilkesine dayanan bir anayasal cumhuriyet idealine sığınan Kant&#8217;ı bir de kendi cümlelerinden okumalıdır.</p>
<p>Bir yazıda mesela Bay Spiro&#8217;nun adı geçiyorsa, okuyucu Bay Spiro&#8217;dan da şüphelenmeli, &#8220;Acaba bu adam <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Liberal_international_relations_theory">liberallere</a> acımadan giydirirken <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Political_realism">realist</a> analizlere karşı objektif mi? Soros&#8217;tan para alıyor olabilir mi?&#8221; diye düşünmelidir.</p>
<p>Ve hepsinden önemlisi, okuyucu, okuduğu yazıyı yazan kişiden de şüphelenmeli, gerek yazdıkları gerekse yaptığı alıntı ve çevirilerin güvenilirliği konusunda gerekli araştırmayı bizzat kendisi yaparak hep hazıra konmamayı öğrenmelidir. Yoksa hazır eşeğe semer vuran çok olur. Kürşat Bumin&#8217;in dediği gibi, &#8220;Öyle bir talim ve terbiye ederler ki&#8221;<sup>6</sup>, ondan sonra kurtulabilene aşk olsun!</p>
<p><font size="-2"><sup>1</sup> Spiro, David E. 1994. &#8220;The Insignificance of Liberal Peace&#8221; <a target="_blank" href="http://www.jstor.org/pss/2539196"><em>International Security</em></a> 19(2): 50-86. (Çeviri: Giritli Epimenides.)</font><br />
<font size="-2"><sup>2</sup> Spiro (Çeviri: Giritli Epimenides.)</font><br />
<font size="-2"><sup>3</sup> Spiro (Çeviri: Giritli Epimenides.)</font><br />
<font size="-2"><sup>4</sup> Spiro (Çeviri: Giritli Epimenides.)</font><br />
<font size="-2"><sup>5</sup> Spiro (Çeviri: Giritli Epimenides.)</font><br />
<font size="-2"><sup>6</sup> Bumin, Kürşat. 1998. <em>Okulumuz, Resmi İdeolojimiz ve Politikaya Övgü</em>. İstanbul: Patika.</font></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/bay-spirodan-hasin-istatistik-dersleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Milli&#8221; Eğitimden Nefret Etmek (5): Sonuç</title>
		<link>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-5-sonuc/</link>
		<comments>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-5-sonuc/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Oct 2006 09:22:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/milli-egitimden-nefret-etmek-5/</guid>
		<description><![CDATA[Yazı yazabilmek için hiçbir zaman çaba sarf etmedim. Ancak bir gün gelip de okuduğuma yakın bir hızla düşüncelerimi kağıda dökebildiğimi gördüğümde, &#8216;öğrenme&#8217;nin &#8216;yazma&#8217; eyleminin aleyhine işleyen bir süreç olabileceğini fark ettim. Buna göre, bir insanın düzgün bir şekilde yazı yazabilmesi için önce sağlıklı bir şekilde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yazı yazabilmek için hiçbir zaman çaba sarf etmedim. Ancak bir gün gelip de okuduğuma yakın bir hızla düşüncelerimi kağıda dökebildiğimi gördüğümde, &#8216;öğrenme&#8217;nin &#8216;yazma&#8217; eyleminin aleyhine işleyen bir süreç olabileceğini fark ettim.<span id="more-30"></span></p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2006/1027-hersey-yanlis.jpg" alt="Bildiğin herşey yanlış" title="Bildiğin herşey yanlış" border="0" /></p>
<p>Buna göre, bir insanın düzgün bir şekilde yazı yazabilmesi için önce sağlıklı bir şekilde düşünebilmesi ve bu düşüncelerini kağıda dökerken mümkün mertebe kendisi olabilmesi gerekiyor. İnsanın sağlıklı bir şekilde düşünebilmesi de yine &#8216;<a target="_blank" href="http://www.google.com/search?hl=en&#038;q=temet+nosce">kendisi olabilmesi</a>&#8216; ile ilgili olduğundan, &#8216;gerçek manada&#8217; yazı yazabilmek, ya da daha genel anlamda, &#8216;gerçek manada&#8217; yaşayabilmek adına atılması gereken ilk adım, robot yetiştiren hilekar endoktrinasyonun tesirinden kurtulmak olmalıydı.</p>
<p>Kendilerini bir parça olsun bu girdaptan kurtarmak isteyenlerin, hayatlarına sahip çıkma adına ilk yapmaları gereken şey, onları esirleştiren masalları yıllardır (ne yaptıklarının farkında bile olmadan) tekrarlayan resmi ideoloji maşalarının zehirlerinden uzak durmak olmalı. Bu maşalardan hiçbir zaman hazzetmemiş olmanız, maruz kaldığınız zihin öldürücü radyoaktif etkiye bağışık olduğunuz anlamına gelmez. Kurtulabilmek için, bir yolunu bulup onlardan ve benzerlerinden duyduğunuz herşeyi (katılmadıklarınız dahil) <em>unutmanız</em> ve herşeye yeni baştan başlayarak kendi gündeminizi oluşturmanız gerekir. Zira muhalefet ile bilgi üretilemez. Bütünsel olmayan bir şeyin çelişkili olmaması da mümkün değildir. Bu nedenle de, size giydirilen çarpık paradigmalardan ötürü, bildiğiniz &#8216;herşey&#8217; yanlıştır.</p>
<p>İşin bu noktası, daha öncekilere göre biraz daha hassastır. Zira bir insanın gerçek bilgiyi elde etmesinin yolunun, hal-i hazırda bildiklerinin tamamının yanlış olduğunu kabul etmesinden geçiyor olması, en küçük yanlışlarında dahi sürekli ayak direten insancıkları daha işin başında ümitsiz vakalar haline getirir. Belli konularda gördüğü dengesizliklerin üzerine gitmek ve zihnini bu konuya yoğunlaştırmak yerine, onları gözardı etmeye çalışan bir insan bu nedenle baştan kaybeder.</p>
<p><a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Matrix_series">Matrix</a>’in ilk bölümünde şöyle bir diyalog geçer:</p>
<blockquote><p>
<strong>Morpheus</strong>: Kadere inanır mısın, Neo?<br />
<strong>Neo</strong>: Hayır.<br />
<strong>Morpheus</strong>: Neden?<br />
<strong>Neo</strong>: Çünkü hayatımın kontrolüm altında olmadığı düşüncesinden hoşlanmıyorum.<br />
<strong>Morpheus</strong>: Ne demek istediğini tamamiyle anlıyorum. Neden burada olduğunu sana söyleyeyim. Buraya geldin çünkü bir şey biliyorsun. Bildiğin şeyi izah edemiyorsun ama hissediyorsun. Hayatın boyunca bunu hissettin.
</p></blockquote>
<p>Burada Morpheus’un, Neo&#8217;yu rastgele seçmeyip, Neo&#8217;nun bazı şeylerin farkına varmış ve izah etmeye çalışmış olması nedeniyle ona inanmış olması son derece önemlidir. Çünkü bazı şeylerin yanlış gittiğine inanmayan bir insana yardımcı olabilmek çok zordur.</p>
<p>Neo gibi olmak isteyen bir insanın yapması gereken ilk şey, her ne kadar zor olsa da, kafasına kazına kazına  &#8216;vazgeçilmez&#8217; olduğu telkin edilen herşeyi (ve herkesi) çöpe atmak ve herşeyi yeni baştan anlamlandırabilmeyi başarmaktır.</p>
<p>Kişi bunu başarabildiği ölçüde Neo&#8217;nun hissettiklerini hissetmeye <em>başlayabilir</em>.</p>
<p><strong>(Girişi ve gelişmesi olmayan) Sonuç</strong><br />
Kişinin küçük ya da büyük kimi şeyleri başarabilmesi adına, bilmediği bazı şeyleri öğrenmesi kadar, bildiklerini <em>unutması</em> da belirleyici olabilir. Bu yazının şayet bir anafikri olması gerekiyor ise, o fikir budur.</p>
<p>Örneğin, adam gibi yazabilmek isteyen bir insanın yapması gereken <em>ilk</em> şey, &#8216;milli&#8217; eğitim öğretmenlerinin dikte ettikleri &#8216;giriş-gelişme-sonuç&#8217; ya da &#8216;serim-düğüm-çözüm&#8217; gibi saçma sapan kurguları unutmaktır.</p>
<p>O girdabın gücü zannedilenden çok daha fazla. Çünkü gücünü sistemden çok sistemsizlikten, bilgiden çok cehaletten alıyor.</p>
<p>Ben <a target="_blank" href="http://images.google.com/images?q=duracell&#038;btnG=Go">esir</a> olmak istemedim ve köhne ideolojilerine hizmet etmeyi reddettim. Bana öğretmeye çalıştıkları herşeyi, iyi-kötü ayırt etmeden, mümkün olduğunca hayatımdan ve düşüncelerimden çıkarmaya çalıştım. Sonra da, başka bir yol çizip orada yürümeye başladım.</p>
<p>Mutluyum.</p>
<div align="center">[ BİTTİ ]</div>
<div style="background:#ecece4;padding:10px;margin:10px 0">
<h3 class="date-header">.pdf</h3>
<p><strong>&#8220;Milli&#8221; Eğitimden Nefret Etmek</strong> başlıklı gerçek masalın tamamını <a href="http://www.derinsular.com/pdf/milli-egitimden-nefret-etmek.pdf">buradan</a> .pdf formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">&#8220;MİLLİ&#8221; EĞİTİMDEN NEFRET ETMEK</span><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-1-giris">1. Giriş</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-2-selami-tembeller-kumesi-ve-dayak">2. Selami, Tembeller Kümesi ve Dayak</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-3-ilkokul-sonrasi">3. İlkokul Sonrası</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-4-hapsolmusluk">4. Hapsolmuşluk</a><br />
5. Sonuç
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-5-sonuc/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Milli&#8221; Eğitimden Nefret Etmek (4): Hapsolmuşluk</title>
		<link>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-4-hapsolmusluk/</link>
		<comments>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-4-hapsolmusluk/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Oct 2006 03:55:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/milli-egitimden-nefret-etmek-4/</guid>
		<description><![CDATA[Okulun bana göre bir yer olmadığını fark etmiş olmam, yerine bir alternatifim olduğu anlamına gelmiyordu elbette. Yani yapacak daha iyi bir şeyim yoktu. Bu nedenle de, dersleri genellikle arka sıralarda roman okuyarak geçirdim. O güne dek yazılmış olan Stephen King romanlarının tamamını lisede okudum. En [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Okulun bana göre bir yer olmadığını fark etmiş olmam, yerine bir alternatifim olduğu anlamına gelmiyordu elbette. Yani yapacak daha iyi bir şeyim yoktu. Bu nedenle de, dersleri genellikle arka sıralarda roman okuyarak geçirdim. O güne dek yazılmış olan <a target="_blank" href="http://www.stephenking.com">Stephen King</a> romanlarının tamamını lisede okudum. En çok okuduğum diğer yazarlar <a target="_blank" href="http://www.randomhouse.com/bantamdell/koontz/index.html">Dean R. Koontz</a> ve <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Isaac_asimov">Isaac Asimov</a>’du.<span id="more-29"></span></p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2006/1026-kitaplar.jpg" alt="Kitapların Dünyasına Kaçış" title="Kitapların Dünyasına Kaçış" border="0" /></p>
<p>Romanların zengin dünyası bu işe ilgi duymama da neden oldu. Ancak, bugün itibariyle kimi yakınlarıma hiç inandırıcı gelmese de, ben bir yazma özürlüydüm. Son derece iyi bir dilbilgisine sahip olmama rağmen yazı yazmayı beceremiyordum. Aralarında makul bir ilgi bulunan iki düzgün cümleyi arka arkaya getirebilmem dakikalar alıyordu. 100 üzerinden değerlendirilen Türkçe sınavlarında hemen her zaman 30 puanlık bir kompozisyon kısmı da olurdu ki, bu durum benim için Türkçe sınavlarında üst limitin en iyimser ihtimalle 80 olacağı anlamına geliyordu.</p>
<p>İşin tuhaf yanı şu ki, öğretmenlerin yere göğe koyamadığı kimi kompozisyonlar ise benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Genellikle kız öğrenciler tarafından kaleme alınan ve içerisinde &#8216;mangalda yanan kağıt parçaları kadar çaresiz&#8230;&#8217; gibi ifadeler bulunan yazıları fazlasıyla abartılı, zorlama, yapmacık ve bir o kadar da anlamsız buluyordum. Ancak benim bu &#8216;başarılı&#8217; kompozisyonlar hakkında ne düşündüğüm de, başta öğretmenler olmak üzere hiç kimsenin umrunda değildi elbette. Sonuçta ben adam gibi iki kelimeyi bile bir araya getirmekten aciz biriydim. Dahası, bu konuda, &#8216;uzak bir gelecekte&#8217; olsun herhangi bir terakkide bulunabileceğim ihtimalini göz önüne almalarına neden olacak küçük bir sebep dahi sunabilmiş değildim.</p>
<p>Günlerden bir gün, ödev olarak verilen bir kompozisyonu okumam istendiğinde tahtaya kalkıp yazıyı defterimden okumaya başladığımı hatırlıyorum. Yazı sona erdiğinde başımı defterden kaldırıp öğretmene baktığımda, kadının epey şaşırmış bir şekilde bana bakmakta olduğunu görmüştüm. Kadının yüzünde, Amerikalıların &#8216;What the f***!..&#8217; sözünü kullandıkları durumlardakine benzer bir ifade vardı. O günler itibariyle benim için dünyanın en sevimsiz insanlarından biri olan Türkçe öğretmenim, aramızda yaşanan birkaç saniyelik bakışmanın ardından, yüzündeki o acayip ifadeyi hiç bozmadan bana, &#8216;Bunlar gerçekten senin cümlelerin mi?&#8217; demişti. Bu her ne kadar soru kipiyle kurulmuş bir cümle olsa da, soruyu soran kişinin &#8216;cevabı öğrenmek&#8217; gibi bir kaygısı olmadığı, cümlenin tonlanış biçiminden rahatlıkla anlaşılabiliyordu. Öyle bir anda &#8216;Hayır&#8217; diyememiş olsam da, aslında öğretmenim sonuna kadar haklıydı. Zira yazının her cümlesi anneme aitti ve işin doğrusu, değil sadece o an, ödevin verildiği dakikadan itibaren bu konuda yapılabilecek bir şey de yoktu.</p>
<p>Devamsızlık hakkımı her zaman sonuna kadar (ve çoğu zaman tarafımdan yok edilen yoklama kağıtları nedeniyle haddinden epey fazlasıyla) kullanıyor olsam da, sonuç itibariyle her sabah (diğerlerinden biraz daha geç olsa da) okula gidiyor, günün geri kalanı ile ilgili planlarımı orada yapıyordum. Zaten bedenen okulda dahi olsam, gerek arka sıralarda okuduğum romanlara gömülerek, gerekse farklı türden hayaller ve planlar içine dalarak, hayatı (en azından zihinsel anlamda) tamamen &#8216;okul dışı&#8217; fenomenlerlerle anlamlandırmaya çalışıyordum. Zira okulda olan biten hemen hiçbir şey ilgimi çekmiyordu. Yine bu türden hislere kapıldığım bir gün, derste aşağıdaki şiiri yazdığımı hatırlıyorum:</p>
<blockquote><p>
I&#8217;ve just had tea &#8211; by the Aegean Sea,<br />
But now the teacher&#8217;s rightly gazing at me<br />
What they all want – is not what I want<br />
I&#8217;m gonna dream on anyway&#8230;
</p></blockquote>
<p>Bütün bunlar olurken yalnız değildim elbette. Tencere ve kapak hikayesi bir kez de burada tezahür etmişti. Zaman zaman dörde ve hatta beşe çıkmakla birlikte, çekirdek itibariyle, okulun geri kalanıyla pek ilgisi olmayan 3 kişilik bir arkadaş grubumuz vardı.</p>
<p>Benim dışımdaki iki kişiden ilki, grubumuza dahil olmadan önce, teneffüsleri (tek başına) bahçedeki böcekleri öldürerek, dersleri ise (şayet hergün okula getirdiği suluboya takımı ile gizlice resim yapmıyorsa) genellikle okulun bahçesinden toplayıp kavanoza koyduğu böceklerle oynayarak geçiren epey tuhaf birisiydi. Biz bir araya geldikten sonra ilgi alanları bir parça değişti ve derslerde (eğer kitap okumuyorsa) defterinin arka sayfalarından birine çizdiği iki orduyu savaştırmak suretiyle bir tür karakalem strateji oyunları oynamaya başladı.</p>
<p>Diğer arkadaşımız ise, kendisiyle konuşulmadan pek konuşmayan, kendi dünyasında huzur bulmaya çalışan biriydi. Bizimle arkadaş olduktan sonra da hiç değişmedi.</p>
<p>Bizim ortak noktamız, ihtimal, hapsolduğumuz &#8216;okul&#8217; adlı kurumda kendimizi yalnız hissediyor olmamızdı. Her ne kadar bir yandan kendi dünyalarımızda yaşıyor olsak da, diğer yandan, içine düştüğümüz yalnızlığı da birbirimizle gidermeye çalışıyorduk. Zira dünyalarımız farklı olsa da, nefret ettiğimiz şey aynıydı.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">&#8220;MİLLİ&#8221; EĞİTİMDEN NEFRET ETMEK</span><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-1-giris">1. Giriş</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-2-selami-tembeller-kumesi-ve-dayak">2. Selami, Tembeller Kümesi ve Dayak</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-3-ilkokul-sonrasi">3. İlkokul Sonrası</a><br />
4. Hapsolmuşluk<br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-5-sonuc">5. Sonuç</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-4-hapsolmusluk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Milli&#8221; Eğitimden Nefret Etmek (3): İlkokul Sonrası</title>
		<link>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-3-ilkokul-sonrasi/</link>
		<comments>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-3-ilkokul-sonrasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Oct 2006 03:56:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/milli-egitimden-nefret-etmek-3/</guid>
		<description><![CDATA[İlkokuldan sonra yeni bir okula başlamak ilginç bir deneyimdi. Zira 7 senelik bir okul 11 yaşındaki bir öğrenci için sonu gelmez bir yolculuktan çok farklı sayılmazdı. Zaten bittiğinde de inanamamış, uzun sayılabilecek bir süre boyunca, rüyamda eksik kalan kimi derslerden ötürü aynı okulda sınavlara girdiğimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İlkokuldan sonra yeni bir okula başlamak ilginç bir deneyimdi. Zira 7 senelik bir okul 11 yaşındaki bir öğrenci için sonu gelmez bir yolculuktan çok farklı sayılmazdı. Zaten bittiğinde de inanamamış, uzun sayılabilecek bir süre boyunca, rüyamda eksik kalan kimi derslerden ötürü aynı okulda sınavlara girdiğimi görmüştüm.<span id="more-28"></span></p>
<p>Bu yeni okulun öncekinden epey farklı bir ortama sahip olduğu ve bizlere çok şeyler vereceği de kesindi. Zira insanın sırf okulun tuvalet yazılarını okuyarak dahi ilkokulda ömrü boyunca bile kalsa asla öğrenemeyeceği şeyleri 10 dakika içerisinde öğrenmesi mümkündü.</p>
<p>Ancak bu okulun biraz acayip yönleri de yok değildi. Zira burada herşey yasaktı. Okula walkman getirmek, teneffüste, öğle tatillerinde müzik dinlemek yasaktı. Arkadaşına ödünç vermek için kaset getirmek de yasaktı. Saçların bir parça olsun uzun olması yasaktı. Ama çok kısa olması da yasaktı. O sıralarda moda olduğu gibi saçlarını kısa kestirip Tenten misali önden bir parçasını uzun bırakmak da yasaktı. Saç konusundaki yasaklara &#8216;bitleri önleme&#8217; gibi tuhaf gerekçeler sunuluyordu. Ancak kızlar için bu tür sınırlamalar söz konusu değildi. Bu çelişki de &#8216;böyle gelmiş, böyle gider&#8217; anlayışı gereği pek kimsenin dikkatini çekmiyordu. Herşeyin yasak olması doğal karşılanıyordu. Okula ders kitapları dışında kitaplar getirmek bile yasaktı! Cep telefonu henüz icat edilmemişti. Ama edilmiş olsa herhalde o da yasaklanırdı.</p>
<p>Yasak olmayan şeyler de yok değildi elbette.</p>
<p>Dayak yemek burada da serbestti. Mesela öğretmenler ya da idareciler &#8216;kavga eden&#8217; öğrencileri &#8216;döverlerdi&#8217;. Tuvalette sigara içen öğrencileri yakalayan nikotik öğretmenlerin ağızlarında sigarayla öğrenci dövmeleri de serbestti. Bir sonraki Türkçe dersine kadar saçma sapan bir şiiri ezberlemek de, o şiiri ezberlemeyi kendine hakaret addeden arka sıra öğrencisini (bilin bakalım kim?) öpğretmenlerin keyiflerince aşağılamaları da serbestti. İstediğin öğrenciye zayıf vermek ya da anneleriyle aynı okulda görev yaptığın (ve büyük ihtimalle öğretmen çocuğu kontenjanıyla okula gelmiş olan) öğrencilere bol keseden notlar vermek de serbestti.</p>
<p>Ancak bu okulun özellikle bazı öğrenci ve velileri, ilkokuldakilerden çok farklı olarak bunca kendinibilmezlik karşısında her zaman sinmiyor, nadiren de olsa haklarını aramaya kalkabiliyorlardı. Böyle bir olay sonucunda öğretmenin defalarca zayıf vererek ikmale bıraktığı bir öğrencinin yazılı kağıtlarına mahkemenin belirlediği öğretmenler son derece yüksek notlar verebiliyor ve görevini kötüye kullanan öğretmenin diplomasına el konabiliyordu. Bu gibi olaylar yukarıda sözü edilen kimi serbestiyetlerin &#8216;seçici olarak&#8217; uygulanmasını gerekli kılıyordu. Aksi takdirde, okulu kendi çöplüğü belleyen öğretmen efendi, &#8216;Her kuşun eti yenmez&#8217; fehvasınca mazallah Dimyat&#8217;a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilirdi.</p>
<p>Yine de cesaret sınırlarını zorlayanlar ve &#8216;Daha fazla özgürlük&#8217; adına kendini feda ederek tehlikeli sularda dolaşanlar da yok değildi. Bir bayan öğretmenle aşk yaşadığı fısıltıları dolaşan bir öğretmenin sınıftaki belli kızları seçerek &#8216;Sizler benim dersimde en ön sırada oturun&#8217; demesi, öğretmenin bu değişikliğe bir gerekçe göstermemesi, ancak kız öğrenci seçimini yaparken sadece kısa etek giyen kızlara tesadüf etmiş olması karşısında bütün sınıfın &#8216;O-ha olmuş&#8217; olması bu duruma iyi bir örnek olabilir.</p>
<p>İlkokulda gördüğümüz bazı şeylerin hiç değişmeyeceğine örnek olarak ise, hemen her konuda son derece devletçi olan öğretmenlerin, bir yolunu bulup konuyu maaş davasına getirdiklerinde çok sevdikleri devletlerini yerden yere vurmaya başlamaları gösterilebilir. Dünyanın en az çalışan ve önemli bir kısmı itibariyle öğrencilere faydadan çok zarar veren öğretmenler, maaş konusunda devleti suçlarken ağız birliği etmişçesine aynı argümanları kullanıyor, en önemli mesleğin öğretmenlik olduğunu, herkesi öğretmenlerin yetiştirdiğini, yurt dışında en çok maaşın öğretmenlere verildiğini söylüyorlardı. Çoğumuz itibariyle o yıllarda yurt dışı nasıl bir yerdir, oralarda ne yenilir ne içilir bilmediğimizden ve elimizde henüz internet gibi araçlar bulunmadığından, özellikle bu sonuncu dolmayı hemen hepimize çok iyi bir şekilde yutturabildiklerini söyleyebilirim.</p>
<p>Zaten milli eğitim okullarının sunduğu bunca serbestiyet arasında sadece bir tanesini sevebilmiştim – ki o da, kendi sahasını bile bilmeyen öğretmenlerin her konuda atıp tutma serbestiyetiydi. Malum, rütbeli askerler kışlalarından çıkıp toplum içine karıştıklarında çok fazla ciddiye alınmazlar. Aynı şey okul sınırları dışında milli eğitim öğretmenleri için de geçerlidir. İhtimal, bu nedenle öğretmenler de 45 dakikalık şöhretlerini rantabl kullanarak, her insanda mevcut olan &#8216;kendini önemli hissetme&#8217; ihtiyaçlarını tatmin ediyorlar.</p>
<p>Bu noktada sözel derslerin öğretmenlerinin ayrı bir yeri olduğu muhakkak.</p>
<p>Bu konuda aklıma gelen ilk örnek, sürekli Orta Doğu politikaları üzerine yorumlar yapan bir tarih öğretmenimiz. Hemen her derste, (ilk hecesine çok daha güçlü bir vurgu yaptığı) &#8216;Pis Araplar&#8217; ifadesinin geçtiği cümleler kuran bu öğretmenimiz, <a target="_blank" href="http://www.mustafaakyol.org/archives/2005/12/araplar_osmanliya_ihanet_etti_mi.php">Araplar&#8217;ın bizi arkadan vurduklarını</a> belirtir, ve bizlere Irak ve Suriye konusunda uygulamamız gerektiğini söylediği politikaları anlatırdı.</p>
<p>Irak konusunda yapılması gereken şey gayet basitti. Musul ve Kerkük bize çok uzak değildi. Orada petrol olduğuna göre bizim Irak sınırlarımıza yakın bölgelerde de petrol bulunması ihtimali çok yüksekti. Bu nedenle sınıra çok yakın bölgelerde çok derin kazılar gerçekleştirerek petrole ulaşmamız gerekiyordu. Ancak derin kuyular kazmamıza rağmen petrol bulamazsak, yapacağımız şey belliydi. Kazdığımız derin kuyuların istikametini alttan Irak&#8217;a çevirecek ve yer altından sınırı geçerek petrol sahalarına ulaşacaktık.</p>
<p>Suriye politikası ise su eksenliydi. Buna göre, barajlar kurarak nehir sularının hiçbir şekilde Suriye&#8217;ye akmamasını sağlayacak, ardından da, petrol karşılığında su vermeyi teklif edecektik. Hocamızın sunduğu petrol/su paritesi de belliydi. Bir litre petrole karşı bir litre su vermemiz gerekiyordu. Bu hesaplamanın ispatını da, pet şişelerdeki satılan suyun benzin istasyonlarındaki benzin litre fiyatına çok yakın olduğunu belirterek yapıyordu. Ancak öğretmenimizin planı, bir ikinci aşama da içeriyordu. Su-petrol takası başladıktan bir süre sonra Suriyelilere &#8216;Biz petrolsüz yaşayabiliriz, ama siz susuz yaşayamazsınız&#8217; denilerek, iki litre petrole karşı bir litre su verilmesi yönünde anlaşmaya varılması gerektiğini söylüyordu.</p>
<p>Öğretmenimizin hakkını yemek istemem. Zira her iki sınavından da 40 aldığım halde beni yine de geçirmişti. Ancak şahit olduğum bu gibi şeylerden ötürü, milli eğitime ve okullarına hiçbir zaman saygı duymadığımı rahatlıkla söyleyebilirim.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">&#8220;MİLLİ&#8221; EĞİTİMDEN NEFRET ETMEK</span><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-1-giris">1. Giriş</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-2-selami-tembeller-kumesi-ve-dayak">2. Selami, Tembeller Kümesi ve Dayak</a><br />
3. İlkokul Sonrası<br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-4-hapsolmusluk">4. Hapsolmuşluk</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-5-sonuc">5. Sonuç</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-3-ilkokul-sonrasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Milli&#8221; Eğitimden Nefret Etmek (2): Selami, Tembeller Kümesi ve Dayak</title>
		<link>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-2-selami-tembeller-kumesi-ve-dayak/</link>
		<comments>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-2-selami-tembeller-kumesi-ve-dayak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Oct 2006 03:41:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/milli-egitimden-nefret-etmek-2/</guid>
		<description><![CDATA[Bir ilkokul öğrencisinin, okula &#8216;gitmek&#8217; ile &#8216;gönderilmek&#8217; arasındaki farkı siyasi yönü itibariyle değerlendirmesi herhalde pek mümkün değildir. Hele hele konunun &#8216;bir şeyler öğrenmek&#8217; ya da &#8216;adam olmak&#8217; gibi şeylerle pek ilgisi bulunmadığını fark etmesi imkansıza yakındır. Bu nedenle de, Kurtuluş Savaşı&#8217;nın gerçekte olduğundan çok daha [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ilkokul öğrencisinin, okula &#8216;gitmek&#8217; ile &#8216;gönderilmek&#8217; arasındaki farkı siyasi yönü itibariyle değerlendirmesi herhalde pek mümkün değildir. Hele hele konunun &#8216;bir şeyler öğrenmek&#8217; ya da &#8216;adam olmak&#8217; gibi şeylerle pek ilgisi bulunmadığını fark etmesi imkansıza yakındır. Bu nedenle de, Kurtuluş Savaşı&#8217;nın gerçekte olduğundan çok daha farklı bir şekilde hikaye edilmesinin &#8216;bilgilendirme&#8217; değil, &#8216;eğitilme&#8217; kaygısından hareketle ortaya çıktığını, asıl amacın üzüm yemek değil, bağcı dövmek olduğunu anlayamaz. Maruz bırakıldığı pek çok şeyi &#8216;marifet yaptığı&#8217; düşüncesiyle sorgulamadan yerine getirir. Her sabah &#8216;rahat&#8217;, &#8216;hazır ol&#8217; gibi askeri komutlara düşünmeden itaat eder. Ardından da, yeminler ede ede varlığını, özünden çok sevdiği Türk varlığına armağan eder, belli günlerde neşe dolar, belli günlerde de hüngür hüngür ağlar.<span id="more-27"></span></p>
<p>Bunların yanı sıra, ilkokul yılları dendiğinde ilk aklıma gelen şeylerin &#8216;Selami&#8217;, &#8216;Tembeller Kümesi&#8217; ve &#8216;Dayak&#8217; olduğunu söyleyebilirim.</p>
<p>Selami birinci sınıfta bir yıl birlikte okuduğumuz arkadaşımızın adıydı. Birinci sınıfı dördüncü kez okuyordu. Bizimle birlikte okuduğu sene de sınıfta kaldığından, bizden sonra kaç sene daha birinci sınıfa devam ettiğini bilmiyorum.</p>
<p>Dünya iyisi, gözlerinin içi dahi gülümseyen bir öğrenci olan Selami, ne yazık ki okumayı öğrenebilecek zeka seviyesine sahip değildi. Eğer gelişmiş bir ülkede yaşıyor olsaydık, onu kendisi gibi öğrencilerle ayrı bir sınıfa alır ve ona &#8216;yapamayacağı&#8217; değil, &#8216;yapabileceği&#8217; şeyleri öğretmeye çalışırlar ve bir &#8216;aptal&#8217; olduğunu her gün yüzüne vurmaktan ve bu çok komik bir şeymiş gibi bütün sınıfı buna güldürmektense, birşeyler yapabileceğinin hazzını yaşamasına yardımcı olurlardı.<sup>1</sup> Ama Türk olmayı kendisinin seçmediğini anlamaktan aciz olan öğretmenlerin, başka insanların da &#8216;aptal&#8217; olmayı seçmemiş olabileceklerini fark edebilmeleri elbette mümkün değildi.</p>
<p>Gelişmiş bir ülkede yaşamıyor olmalarının, &#8216;eğitimci&#8217; olduklarını zanneden bu insanların suçunu hafifletecek olması da düşünülemez. Çünkü burada sözü edilen, teknoloji değil, medeniyet bağlamında bir gelişmişlik. Yıllardır birinci sınıfı tekrar eden bir öğrencinin diğerlerinden farklı bir eğitim alması gerektiğini fark edebilmek için uzaya çıkmış olmak gerekmiyor. Dahası, bazı şeyleri öğrenemese bile, onun da duyguları olduğunu, hatta çoğu zaman diğer öğrencilerden çok daha temiz düşünceli ve hassas olabildiğini anlayabilmek için ise &#8216;insan&#8217; olmak yeterli.</p>
<p>Kendisini ezik hisseden insanların başkalarını aşağılamak suretiyle bu duyguyla başa çıkmaya çalışmaları sık rastlanan bir durum. Bu durumun ilk örneğiyle, yine ilkokul yıllarında &#8216;Tembeller Kümesi&#8217; uygulamasıyla karşılaşmıştım. Dersleri kötü olan öğrencileri ayrı bir kümeye oturtan öğretmenimiz, hemen her gün onları bireysel ya da kollektif olarak hedef alan hakaretle incitir, daha çok &#8216;devletin onlar için her yıl ne kadar boşuna para harcadığına ama onların oturdukları sırayı bile hak etmediklerine&#8217; değinir ve hepsini sıklıkla döverdi. Her gün yaşadıkları zihinsel ve fiziksel taciz karşısında kendilerine güvenlerini yitirmemeleri mümkün olmayan bu miniklerin hayata bakışlarının nasıl şekillendiğini tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Muhtemelen 5. sınıfla birlikte sona erecek olan okul hayatları sonrasında nasıl bir insan olup çıkacakları, çocuklarını nasıl terbiye edecekleri, kendilerinden güçsüz olanlara nasıl davranacakları ve hepsinden önemlisi &#8216;güç&#8217; kavramına nasıl bir meşruiyet yükleyecekleri konusunda, canavarlar yetiştiren bu eğitim anlayışının ne denli belirleyici olduğu açık. Gerçekten de her gün okula gelip o sıralarda oturdukları ve türlü hakarete ve işkenceye katlandıkları için devlete çok şey borçlular. Çünkü devlet onları o okula &#8216;zorla&#8217; tıkmamış, hepsi her gün oraya kendi rızalarıyla gelip bu tacizlere gönüllü olarak katlanmışlardı. Ve tabii böyle öğretmenlerin oturdukları sandalyeleri ve maaşlarını sonuna kadar hak edip etmedikleri konusu bahis mevzuu dahi olamazdı.</p>
<p>Bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için belirtmek gerekir ki, böyle bir ortamda zehirlenerek büyüyenler sadece &#8216;Tembeller Kümesi&#8217; sakinleri değildir. Güçsüze, başarısıza nasıl davranılması gerektiği konusunda, diğer öğrenciler de iyi bir ders alıyorlardı elbette. Öğretmenimizin cezalandırma yöntemlerinden bir diğeri bu konuda fikir verici olabilir. Zira öğretmenimiz herhangi bir sebepten ötürü kabahatli bulduğu bir öğrenciyi kimi zaman bir günlüğüne Tembeller Kümesi&#8217;ne alarak &#8216;küçük düşürmeyi&#8217; tercih ederdi. Öğrenciler de bu durumu epey komik bulurlardı. Öyle ya, &#8216;başarılı&#8217; bir öğrenci olan Cengiz&#8217;in o sefillerin arasında ne işi vardı? &#8216;Cengiz tembellerle oturuyor. Ha ha ha.&#8217;</p>
<p>İlkokul dendiğinde ilk aklıma gelen şeylerden bir diğeri de dayak konusu. Hakkını yememek gerek, öğretmenimiz dayak söz konusu olduğunda bir parça tembel-çalışkan ayrımı yapsa da, cinsiyet ayrımcılığı gözetmezdi. Dayak yöntemleri de öyle çok marjinal sayılmazdı. Öğretmenimiz öğrencinin saçlarından tutarak kafasını sallamaya başlar, yeteri kadar salladığına inandığında da öğrencinin saçını bırakır, ancak ardından hiç vakit kaybetmeden hala hareket halinde olan kafaya sert bir tokat patlatarak kapanışı yapardı. Bunun dışında en çok kullandığı yöntem, bir milli eğitim klasiği olan, sopa ile vurmaktı. Öğretmenimiz elimizi uzatmamızı ister, sonra da ahşap sopasıyla elimize vururdu. Bu yöntemin zihnimde çok daha derin bir yer edindiğini söyleyebilirim. Zira öğretmenimiz sopayı kullanma konusunda pek ölçülü değildi. Kemiklerimi sızlatan acının üç saatten fazla bir süre devam ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bir yandan avucumu boydan boya geçen kalın kırmızı çizgiye, diğer yandan da kol saatime baktığımı, (sözgelimi) 9&#8242;un üzerinde olan akrep 12&#8242;ye geldiğinde bu acıyı artık hissetmeyeceğimi düşünerek saate konsantre olmaya çalıştığımı bugün gibi hatırlıyorum. Bu, ortalama ayda bir kez kendi dünyamda gerçekleştirmem gereken bir seanstı.</p>
<p>İşin tuhaf yanı şu ki, birlikte geçirdiğimiz beş yıl boyunca öğretmenimi hiç suçlamadım. Ortada bir sorun olduğunu düşünmediğimden, bütün bunları aileme anlatmak aklıma bile gelmedi. Diğer öğrenciler de bütün bu olan biteni yadırgamıyordu. Zaten başka bir öğretmenimiz olmadığı için mukayese imkanı da söz konusu değildi. Ailelerimizin bizim için iyi olduğunu söyledikleri &#8216;okul&#8217; ve &#8216;öğretmen&#8217; kavramlarının içini biz farkında bile olmadan bu kişilerin doldurmaları ve öğretmenliğin kutsal addedilmesinden aldıkları krediyle bir derece sorgulanamaz bir statü kazanmış olmaları, bütün bunları olağan kılıyordu. Zaten ailesine öğretmeninden dayak yediğini söyleyen kimi çocukların, bunun üzerine evde ikinci bir dayak yiyebilmesi de bizim kültürümüzde az rastlanılan bir hadise değil. İnsanlara takdir dolu ifadelerle &#8216;Şimdiki öğretmenler çok yumuşak. Eskiden ne öğretmenler vardı, yanlarında çıt çıkaramazdın&#8217; gibi delice şeyler söyletebilen kültür de yine aynı kültür.</p>
<p>Mezun olduktan uzun yıllar sonra bütün yaşadıklarımı tekrar düşündüğümde ilkokul öğretmenimin ruhi durumu iyi olmayan, eğitimcilikten ve bilhassa da çocuk psikolojisinden nasibini alamamış bir kadın olduğuna karar verdim.</p>
<p>İlkokul öğretmenim, şehrin en iyisi olduğu söylenilen ilkokulun, en iyilerinden olduğu söylenilen öğretmenlerindendi. Mezun olduğumuz gün ailelerimize, &#8216;Benim bugün ne hissettiğimi anlamanız mümkün değil, bunu ancak kızınızı verdiğiniz gün anlayabilirsiniz&#8217; gibi duygu yükler sözler sarf etmişti. Ben onun en iyi öğrencilerinden biriydim. Birkaç yıl sonra ona yolda rastlayıp konuşmaya çalıştığımda beni çıkartamadığını söyleyecekti.</p>
<div class="source">
<sup>1</sup> Selami o kadar iyi bir insandı ki, bütün sınıf kendisine gülerken, o da onlarla birlikte yüzünde son derece samimi ifadelerle gülerdi.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">&#8220;MİLLİ&#8221; EĞİTİMDEN NEFRET ETMEK</span><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-1-giris">1. Giriş</a><br />
2. Selami, Tembeller Kümesi ve Dayak<br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-3-ilkokul-sonrasi">3. İlkokul Sonrası</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-4-hapsolmusluk">4. Hapsolmuşluk</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-5-sonuc">5. Sonuç</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-2-selami-tembeller-kumesi-ve-dayak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Milli&#8221; Eğitimden Nefret Etmek (1): Giriş</title>
		<link>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-1-giris/</link>
		<comments>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-1-giris/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Oct 2006 03:40:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/milli-egitimden-nefret-etmek-1/</guid>
		<description><![CDATA[&#8216;Kurtuluş Savaşı verilirken halkımız canla başla savaştı. Hiç kimse vatanı için canını vermekten çekinmedi. Düşmanla savaşırken en ön safta savaşanların öldüğünü arkadakiler görüyordu. Onlar öldürülünce bir sonraki saf onların yerini alıyordu. Onlar da öldürülünce bir sonraki saf. Bu şekilde insanlar az sonra öleceklerini bile bile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8216;Kurtuluş Savaşı verilirken halkımız canla başla savaştı. Hiç kimse vatanı için canını vermekten çekinmedi. Düşmanla savaşırken en ön safta savaşanların öldüğünü arkadakiler görüyordu. Onlar öldürülünce bir sonraki saf onların yerini alıyordu. Onlar da öldürülünce bir sonraki saf. Bu şekilde insanlar az sonra öleceklerini bile bile koşmaya devam ediyorlardı.&#8217;</p>
<p>İlkokul öğretmenimin Kurtuluş Savaşı&#8217;nı bizlere buna yakın ifadelerle anlattığını hatırlıyorum.<span id="more-26"></span></p>
<p>Aklı başında olan her savunma stratejisti böyle bir anlatım karşısında saçını başını yolacak olsa da, hemen her Milli Eğitim öğrencisi, bu tuhaf kurumun okullarında boşa harcanmış yılları boyunca bu gibi gerçekten uzak ve bilgi kavramına fazlasıyla yabancı olan dezenformasyon örneklerine maruz kalmıştır. Yani bu dezenformasyon maalesef sadece Kurtuluş Savaşımız ile sınırlı da değil. Öyküleyen öğretmenin hayal gücüne de bağlı olarak hemen her konuda akıllara ziyan hikayeler dinlemek mümkün. En azından bizim zamanımızda öyleydi&#8230;</p>
<p>Yaşımın henüz tek basamaklı rakamlara tekabül ettiği o yıllarda milliyetçilik denen şeyin ne olduğunu bilmem pek mümkün değildi. Ancak aşırı derece miliyetçi bir tonla bize aktarılan bu ifadelerde bir yanlışlık olduğunu seziyordum. Zira herşey biraz fazla tek yanlıymış gibi geliyordu. Örneğin öğretmenimiz yazının başında aktarılanlara benzer türden ifadeleri, genellikle &#8216;herşeyimizi şehitlerimize borçlu olduğumuz&#8217; gibi bir cümle ile &#8216;sonlandırır&#8217;, ardından da günü gelirse bizim de gözümüzü dahi kırpmadan vatanımızı savunmamız gerektiğini anlatırdı. Bu noktada kafamın epey karıştığını hatırlıyorum.</p>
<p>Elbette insanın vatanını (ve dolayısıyla yaşadığı yeri ve içindeki herşeyi) savunması düşüncesi ile bir problemim yoktu. Ancak bunu &#8216;Türk olmamızdan hareketle&#8217; yapıyor olmamızı anlayamıyordum. Çünkü insan, hayatıyla ilgili pek çok şeyi sonradan alacağı kararlarla değiştirebilirdi, ama Türk olmak (ya da olmamak) hiç kimsenin elinde değildi ki&#8230; Bu düşünceye varmamın en büyük sebebi, &#8216;Eğer Yunanistan&#8217;da doğsaydım o zaman da Türklerle mi savaşacaktım? Peki ya annesi ve babası farklı milletlerden olan bir insan hangi ülke için savaşacak?&#8217; gibi sorulara cevap veremiyor olmamdı.</p>
<p>Bu soruları öğretmenime yöneltmeyi elbette düşünmemiştim. Zira o gün itibariyle düşünsel anlamda bu sorularla başa çıkabilecek durumda olmasam da, bir öğretmene bu tür soruları yöneltmenin çok da iyi bir fikir olmadığını fark edemeyecek kadar aptal da değildim. Ancak bu konuyu düşündükçe, herkesten gizlediğim ve bir tür korkaklık olduğuna inandığım bir duygunun içimde yer etmeye başladığını fark ediyordum. Çünkü aklıma birkaç saniye sonra öleceğini bile bile koşmaya devam eden adamlar geliyor, benzeri bir durumda benden beklenecek olan şeyin bu olacağını bilsem de, aynı şeyi yapıp yapamayağımdan emin olamıyordum. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, birkaç saniye sonra öleceğini bile bile &#8216;Hadi beni öldürün&#8217; dercesine koşmaya devam etmeyi gözüpeklik değil, aptallık olarak görüyordum. İkincisi ise, (kendimden bile gizlemeye çalışsam da) hayatımı, örnekte verildiği ölçüde gereksiz bir tehlikeye atamayacak kadar çok seviyordum. Ama öğretmenimizin bu gibi konularda hiç de şakası olmadığının da fazlasıyla farkındaydım. Dahası, bu konu onun için diğer bütün konulardan daha önemliymiş gibi davranıyordu. Bu konuda yaptığım tek şeyin teneffüs zili çaldığında sınıfın çalışkan öğrencilerinden biri olan Burak&#8217;a &#8216;çaktırmadan&#8217; bir şeyler sormaya çalışmak olduğunu hatırlıyorum. &#8216;Bugün savaş olsa gider misin?&#8217; gibi bir soruyla başlamıştım. Burak&#8217;ın bir yumruğunu havaya kaldırarak, yüksek sesle &#8216;Vatanım için en önde savaşırım!&#8217; diye haykırması üzerine de (doğal olarak) başka bir soru soramamıştım. Hatta bu yürekli davranış üzerine bir parça gaza gelip bu &#8216;zararlı&#8217; düşüncelerimi bir süre için unuttuğumu dahi söyleyebilirim.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">&#8220;MİLLİ&#8221; EĞİTİMDEN NEFRET ETMEK</span><br />
1. Giriş<br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-2-selami-tembeller-kumesi-ve-dayak">2. Selami, Tembeller Kümesi ve Dayak</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-3-ilkokul-sonrasi">3. İlkokul Sonrası</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-4-hapsolmusluk">4. Hapsolmuşluk</a><br />
<a href="http://www.derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-5-sonuc">5. Sonuç</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/milli-egitimden-nefret-etmek-1-giris/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknolojik İnfaz Yöntemleri (8): Sonsöz</title>
		<link>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz/</link>
		<comments>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Oct 2006 04:31:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz/</guid>
		<description><![CDATA[İdam cezası elbette ayrıca ele alınması gereken bir konu. Ancak infazların ne şekilde gerçekleştirileceği konusunda karar alma aşamasında teknolojiye yapılan vurgunun fazlasıyla abartıldığı bir gerçek. Bu durum, teknolojinin &#8216;sadece iyiye&#8217; hizmet edeceği şeklindeki bir önkabulden ileri geliyor. Daha medeni ve insani olabilme amacıyla geliştirilen ölüm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İdam cezası elbette ayrıca ele alınması gereken bir konu. Ancak infazların ne şekilde gerçekleştirileceği konusunda karar alma aşamasında teknolojiye yapılan vurgunun fazlasıyla abartıldığı bir gerçek. Bu durum, teknolojinin &#8216;sadece iyiye&#8217; hizmet edeceği şeklindeki bir önkabulden ileri geliyor. Daha <em>medeni</em> ve <em>insani</em> olabilme amacıyla geliştirilen <em>ölüm makineleri</em>, insanların son anlarını akıl almaz acı ve çileler içerisinde yaşamalarından başka hiçbir işe yaramadı. <em>Teknoloji</em> ile <em>medeniyet</em> kavramlarını sürekli birbirine karıştıran Batı zihniyetinin bu durumla yakından ilgili olduğu düşüncesi yanlış olmasa gerek. Ancak insan öldürme konusunda bugüne dek ortaya atılan ve gerçekleştirilen parlak fikirlerin sadece Batı medeniyetinin içinden çıkdığını söylemek çok büyük bir yanlış olur.</p>
<p><img title="Yeraltı Kulüpleri" src="http://www.derinsular.com/im/2006/1018-yeralti.jpg" alt="Yeraltı Kulüpleri" title="Yeraltı Kulüpleri" /></p>
<p>İnsanlar &#8216;hemcinslerini öldürme&#8217; konusunda tarih boyunca birbirinden farklı pek çok yöntem geliştirdiler. Canlı canlı gömme, ezme, parçalama, boğma, kazığa geçirme, yakma gibi infaz yöntemleri, bunlar arasında ilk akla gelenler.</p>
<p><span id="more-39"></span>Romalı ordu mensupları, &#8216;üniformasına layık olmadığını&#8217; düşündükleri askerleri çırılçıplak soyarlar ve ölünceye kadar sopalarla döverlerdi.</p>
<p>Eski İran&#8217;da yaşayanlar, mahkumu bir ağaca bağlar, süt ve bal ile besleyerek adamın ishal olmasını sağladıktan sonra vücuduna bal sürerek böcekler tarafından yenmek üzere güneş altında bırakırlardı.</p>
<p>Yunan yarımadasında yaşayanlar, bronzdan yapılmış, içi boş ve kenarlarında kapı olan bir boğanın içine idam edilecek kişiyi kapatır, ardından da boğayı ocağın üstüne koyarak kırmızımsı bir renk alıncaya kadar ısıtırlardı.</p>
<p>Ancak bütün bu insanların hiçbiri, yaptıklarının <em>insani</em> olduğunu, ya da kendilerini daha <em>medeni</em> kıldığını iddia etmiyordu. Ortada bir acımasızlığın ve hatta sadizmin var olduğu açıktı. Bu nedenle, sırf işin içine &#8216;teknoloji&#8217; giriyor diye, günümüzün ölüm makinelerini tasarlayanların geçmişte yaşamış olan canilerden daha farklı olduklarını düşünmek gerekmiyor. Bu şekilde düşünmek her ne kadar bugün hiç kimsenin işine gelmese de, elektrikli sandalyelerde ya da gaz odalarında can verenlerin, giyotinde kafası uçurulanlara nisbeten mukayese kabul etmeyecek derecede fazla acı çektikleri açık. Eyalet valilerine &#8216;Bir insanı öldürmesi 15 dakika süren hiçbir infaz yöntemini kullanmamalıyız&#8217; diye mektuplar yazan insanlar, işte bu nedenle sonuna kadar haklılar.</p>
<p>İstisnalar bir kenara bırakılacak olursa, infazlarda kullanılan elektrikli sandalyelerin çoğunun artık müzelerde olduğu söylenebilir. Ancak &#8216;istisnalar&#8217; derken sadece halen süren yasal infazlardan söz etmiyorum. İşin bu kısmı, daha çok &#8216;insan tabiatı&#8217; ile ilgili.</p>
<p>Çoğu insan farkında olmasa da, mağaralardan çıkmış olmamız, insan olarak tabiatımızın değiştiği anlamına gelmiyor. Bu nedenle de, geçmişte fakirleri arenalardaki aslanlara atıp izlediği söylenen kimi insanların hala aramızda olduklarını söyleyebiliriz. Değişen tek şey, onların artık &#8216;teknolojiyi de&#8217; kullanıyor olmaları.</p>
<p>Bu nedenle, günümüzde kimi yeraltı kulüplerinde gerçekleşen arkadaş toplantılarında sandalyelerin hala cızır cızır iş görmekte olmaları kuvvetle muhtemeldir.<br />
Dd<em>zzzz</em>ttt&#8230; Dd<em>zzzz</em>ttt&#8230; Dd<em>zzzzzzzzzzzzzzzzzzzz</em>ttt&#8230;</p>
<div align="center">[ BİTTİ ]</div>
<div style="background:#ecece4;padding:10px;margin:10px 0">
<h3 class="date-header">.pdf</h3>
<p><strong>Teknolojik İnfaz Yöntemleri</strong> başlıklı gerçek masalın tamamını <a href="http://www.derinsular.com/pdf/teknolojik-infaz-yöntemleri.pdf">buradan</a> .pdf formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TEKNOLOJİK İNFAZ YÖNTEMLERİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye">1. Elektrikli Sandalye</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi">2. William Kemmler&#8217;in İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari">3. Edwin Davis&#8217;in Başarıları</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis">4. Gaz Odasına Geçiş</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik">5. İnfazda Ayrımcılık</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi">6. Allen Foster&#8217;ın İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne">7. Ölümcül İğne</a><br />
8. Sonsöz
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknolojik İnfaz Yöntemleri (7): Ölümcül İğne</title>
		<link>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne/</link>
		<comments>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Oct 2006 04:10:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne/</guid>
		<description><![CDATA[ABD&#8217;de bugün itibariyle 50 eyaletin 38&#8242;inde idam cezası uygulanıyor. Bu eyaletlerin 37&#8242;si iğne ile infazı benimsedi. (Sadece Nebraska&#8217;da halen elektrikli sandalye kullanılıyor.) Teknik adı &#8216;ölümcül enjeksiyon&#8216; olan bu yeni yöntem, günümüz itibariyle infaz teknolojisinin son noktası olarak değerlendirilebilir. Ancak iğne ile infaz edilenlerin acısız bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ABD&#8217;de bugün itibariyle 50 eyaletin 38&#8242;inde idam cezası uygulanıyor. Bu eyaletlerin 37&#8242;si iğne ile infazı benimsedi. (Sadece Nebraska&#8217;da halen elektrikli sandalye kullanılıyor.) Teknik adı &#8216;<a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Lethal_injection">ölümcül enjeksiyon</a>&#8216; olan bu yeni yöntem, günümüz itibariyle infaz teknolojisinin son noktası olarak değerlendirilebilir. Ancak iğne ile infaz edilenlerin acısız bir uykuya dalabildiklerini söyleyebilmek için henüz çok erken, zira bu konudaki ihtilaflar henüz sona ermiş değil.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2006/1018-igneli-infaz.jpg" alt="Ölümcül İğne ile İnfaz" title="Ölümcül İğne ile İnfaz" border="0" /></p>
<p>İğne konusundaki ihtilaf, infazlarda kullanmakta olan üç aşamalı enjeksiyondan kaynaklanıyor. Bu aşamalardan ilkinde, bayıltma amacıyla idam mahkumuna <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Sodium_thiopental">sodyum tiopental</a> enjekte ediliyor. İkinci aşamada, <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Pancuronium_bromide">panküronyum bromid</a> ya da <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Tubocurarine_chloride">tübokürarin klorid</a> ile mahkumum kalbi dışındaki tüm kaslarının felç olması sağlanıyor. Son aşamada ise, <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Potassium_chloride">potasyum klorid</a> ile <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Cardiac_arrest"> kalbin durması</a> sağlanıyor ve mahkum ölüyor.</p>
<p><span id="more-24"></span>Bu noktada yaşanan ihtilafın temeli, ilk aşamada kullanılan sodyum tiopentalin kısa bir süre sonra etkisinin kaybettiğinin öne sürülmesi – ki bu durum, idam mahkumunun sonraki aşamaları tamamen hissedeceği, ancak kasları felç edildiği için tepki veremeyeceği ve acı çekerek öleceği anlamına geliyor.</p>
<p>2005 yılında Miami Universitesi&#8217;nde yapılan bir araştırmada, bu görüşü doğrulayan sonuçlar elde edildi. Araştırmacılar, izledikleri 49 idamın 43&#8242;ünde, tiopental seviyesinin ameliyatlarda kullanılandan daha az olduğunu tespit ettiler ve bu nedenle de mahkumların <a target="_blank" href=" http://en.wikipedia.org/wiki/Anesthesia_awareness">kendilerine yapılanların tamamen bilincinde oldukları</a> sonucuna vardılar. Bu gelişme, idamın <em>gerçekte</em> değil, sadece <em>görünüş itibariyle</em> acısız olduğu şeklindeki görüşü güçlendirdi.</p>
<p>Bu durum karşısında, elektrikli sandalyeden gaz odasına geçmeyi savunanların argümanlarını hatırlamamak elde değil. Zira gaz yöntemini savunanlar, sürekli yanık kokusunun ortadan kalkacağından, mahkumların vücutlarının deforme olmayacağından ve hiçbir fiziksel şiddet <em>görüntüsüne</em> rastlanmayacağından söz ediyorlardı. Halbuki bütün bu &#8216;kozmetik&#8217; nedenler, &#8216;mahkumlardan&#8217; ziyade, &#8216;tanıkları&#8217; ilgilendiriyordu!</p>
<p>Bu gibi ayrıntıları incelerken farklı insan tipleri karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Bir grup insan, infaz yönteminin &#8216;teknoloji kullanıldığı ölçüde&#8217; insani ve medenileşeceği konusunda ısrarlı davranıyor. Teknolojiye bakışı epey çarpık olan bu grup, geliştirilen her yeni teknolojiyi &#8216;insanlığın yeni bir zaferi&#8217; olarak gördüğünden, her yeni ölüm makinesinin bir öncekine oranla daha <em>medeni</em> ve <em>insani</em> olacağını düşünme eğiliminde oluyor.</p>
<p>Bir diğer grup ise, statükoya sadık kalmayı tercih ediyor. Bu grup, yeni olan herşeye şüphe ile yaklaştığından, mevcut infaz yöntemi her ne ise, o yöntemden yana tavır alma eğiliminde oluyor. Bu nedenle de, iple asma yönteminin elektrikli sandalyeye göre çok daha iyi bir yöntem olduğunu düşünen zihniyet, elektrikli sandalye ile idamın olağan algılandığı bir başka döneme gelindiğinde, gaz odasına karşı sandalyeyi savunabiliyor. İple asma artık gündemden kalkmış olduğu için de, gaz odasına alternatif olarak sunulmasına pek rastlanmıyor.</p>
<p>Bu iki gruptan bağımsız olarak, argümanlarını &#8216;mahkuma&#8217; değil, &#8216;mahkumu izleyenlere&#8217; odaklayanlar ise, ayrıca ele alınması gereken psikolojik vakalar. Ancak geçmişte kimi eyaletlerde infaz gösterileri için bilet satışı da yapıldığından konunun ekonomik bir yönü de yok değil.</p>
<p>Pulitzer ödüllü oyun yazarı <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Paul_Green">Paul Green</a>, 1939 yılında eyalet meclisine yaptığı açıklamada bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getirdi:</p>
<blockquote><p>Bir gün elektrikli sandalye ve gaz odası, bir korku ve umursamazlık çağının sembolleri olarak Eyalet Müzesinde sergilenecek. Okul çocukları onlara bakacak, ve bu umursamazlık çağına bakmaktayken kendilerini bizden üstün hissedecekler.<sup>1</sup></p></blockquote>
<p>North Carolina eyaletinin merkez hapishanesi personeli, 2 Ağustos 2000 tarihinde gaz odasında kullanılan sandalyeyi tahtadan geniş bir sandığa koyarak bir kamyona yükledi.<sup>2</sup> Ertesi gün, <em>News and Observer</em> gazetesi bu gelişmeyi şu başlıkla duyurdu: &#8216;Ölüm Sandalyesi Şimdi Müzede&#8217;<sup>3</sup></p>
<div class="source">
<sup>1</sup> <em>News and Observer</em> gazetesi. 11 Şubat 1939.<br />
<sup>2</sup> Trina N. Seitz. 2004. &#8220;The Killing Chair and the Execution of Allen Foster&#8221; <em>The North Carolina Historical Review</em> 81(1): 72.<br />
<sup>3</sup> <em>News and Observer</em> gazetesi. 11 Şubat 1939.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TEKNOLOJİK İNFAZ YÖNTEMLERİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye">1. Elektrikli Sandalye</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi">2. William Kemmler&#8217;in İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari">3. Edwin Davis&#8217;in Başarıları</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis">4. Gaz Odasına Geçiş</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik">5. İnfazda Ayrımcılık</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi">6. Allen Foster&#8217;ın İnfazı</a><br />
7. Ölümcül İğne<br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz">8. Sonsöz</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknolojik İnfaz Yöntemleri (6): Allen Foster&#8217;ın İnfazı</title>
		<link>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi/</link>
		<comments>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Oct 2006 08:33:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi/</guid>
		<description><![CDATA[Beyaz bir kadına tecavüz etme suçundan idama mahkum edilen siyah Allen Foster, 1936 yılının soğuk bir kış günü, elektrik kullanılmadan infaz edildi. Ancak eyaletin infaz tarihinde önemli bir dönüm noktası olan bu idam, ne yazık ki planlandığı gibi &#8216;acısız&#8217; olmadı. News and Observer gazetesi, infaz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Beyaz</em> bir kadına tecavüz etme suçundan idama mahkum edilen <em>siyah</em> Allen Foster, 1936 yılının soğuk bir kış günü, <em>elektrik kullanılmadan</em> infaz edildi. Ancak <a target="_blank" href="http://www.doc.state.nc.us/dop/deathpenalty/DPhistory.htm">eyaletin infaz tarihinde</a> önemli bir dönüm noktası olan bu idam, ne yazık ki planlandığı gibi &#8216;acısız&#8217; olmadı. <em>News and Observer</em> gazetesi, infaz edildiğinde 19 yaşında olan Allen&#8217;ın haberini şu başlıkla duyurdu: &#8216;İlk Ölümcül Gaz Kurbanı, Korkudan Titreyen Tanıkların Huzurunda Eziyetle Öldü&#8217;.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2006/1018-allen.jpg" alt="Allen Foster - İdamından 2 ay önce" title="Allen Foster - İdamından 2 ay önce" border="0" /></p>
<p>Aslen Alabama&#8217;lı olan Allen, annesinin nasihatine uyarak, yeni bir hayata başlamak üzere 1935 yılında North Carolina&#8217;ya geldi. 28 Eylül 1935 günü işten kaytaran Allen, iddiaya göre, soluğu Capps ailesinin patates tarlasında aldı. Arazide çalışmakta olan Bayan Capps&#8217;in yalnız olduğundan emin olmak isteyen Allen, bir süre uzaktan evi gözledi. Kurbanın içeri girmesinin ardından da, önce onu takip ederek içeri girdi, ardından da eve girmeden önce bulduğu bir şişeyi Bayan Capps&#8217;in kafasında kırarak para talep etti. Başı kanayan kadın da, yatak odasına girerek, çekmecesinden çıkardığı 5 doları Allen&#8217;a verdi. Yine iddialara göre, Allen, bu noktadan sonra, bıçak zoruyla Bayan Capps&#8217;e tecavüz etti.</p>
<p><span id="more-25"></span>Allen, olaydan kısa bir süre sonra yakalandı ve Kasım ayında yapılan yargılama sonucunda mahkeme tarafından idam cezasına çarptırıldı. İlk olarak 27 Aralık tarihinde yapılması planlanan infaz, gaz odasının henüz hazır olmaması nedeniyle ancak 24 Ocak günü gerçekleşebilecek, Allen böylelikle hak etmediği halde neredeyse bir ay daha yaşayacaktı.</p>
<p>Allen&#8217;ın annesi, mahkemenin kararı üzerine, oğlunu kurtarma adına sürekli eyalet politikacılarına mektuplar yazdı. Örneğin, af yetkisine sahip olduğu için idamı engelleyebilecek tek kişi olan eyalet valisine 20 Kasım 1935 tarihinde yazdığı mektupta şöyle söylüyordu:</p>
<blockquote><p>Sayın Vali, Onun annesi olduğum, ve babasız ve eğitim almadan büyüdüğünü ve bu nedenle yarı deli olduğunu bildiğim için sizden rica ediyorum. … Lütfen sayın vali, Tanrı aşkına sizden rica ediyorum, çünkü oğlum Aralık ayında idam edilecek. … Lütfen cezasının ömür boyu hapse çevrilmesini sağlamam için bana zaman verin. … Ben renkli (colored) bir kadınım ve o benim tek oğlum. Sayın Vali, lütfen oğluma bir şans verin. … Saygılarımla, Maggie Olds, Allen&#8217;ın annesi.<sup>1</sup></p></blockquote>
<p>Bütün bunlar elbette eyalet valisi Ehringhaus&#8217;un dikkatini çekmedi. Zaten koskoca eyalet valisinin işini gücü bırakıp bunca zenci ananın sorunlu çocuklarının derdine düşmesi elbette olacak şey değildi. Bu nedenle, bu tür reklam amaçlı aldatmacalara kanmak yerine, geride kalan hain suçlulara ders ve ibret olması dileğiyle Allen Foster&#8217;ın son anlarına odaklanmak daha doğru olur:</p>
<p>İnfazdan önceki geceyi Allen ile birlikte geçiren gazeteci John Parris, Allen&#8217;ın &#8216;dehşet içerisinde&#8217; olduğunu yazıyor. Foster için söylenen güney türkülerinden, edilen dualara kadar pek çok ayrıntıyı kayda geçiren Parris, Allen&#8217;dan şu sözleri aktarıyor: &#8216;Ruh hazır olabilir, ama et değil, endişeliyim.&#8217;<sup>2</sup> Parris&#8217;in 24 Ocak 1936 tarihli <em>News and Observer</em> gazetesindeki yazısı şöyle:</p>
<blockquote><p>Foster&#8217;ın, &#8216;cennete giden treni yakalamadan önce&#8217; sarf ettiğini söylediği son sözleri de vardı. Söze &#8216;Hepiniz bana çok iyi davrandınız.&#8217; diye başladı. Sesi çok netti. &#8216;Benim için yaptığınız herşeyi elbette çok takdir ediyorum. Bana Tanrı&#8217;yı bulmamı söylüyorsunuz. Ben Tanrı&#8217;yı buldum ve onu her zaman kalbimde sevgi ile saklayacağım.&#8217;</p></blockquote>
<p>Foster, meşeden yapılmış, arkası yüksek bir sandalyeye oturtuldu ve gardiyanlar göğsüne bir stetoskop iliştirirken onları merakla izledi. Sonra kolları ve bacakları kalın deri kemerlerle sandalyeye bağlandı. Bir gazetecinin Foster&#8217;ın ölüm odasına girmesine izin verilmişti, ancak Foster işlediği iddia edilen suç hakkında herhangi bir yorum yapmadı. Sadece muhabir odadan çıkarken şunu söyledi: &#8216;Ben Joe Louis ile dövüştüm&#8230; Anneme hoşçakal deyin. Ben masumum.&#8217; &#8216;<sup>3</sup> (Allen, çocukluk yıllarında, Alabama eyaletinin Birmingham şehrinde yaşarken, sonradan dünya ağır sıklet boks şampiyonu olacak olan arkadaşı <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Joe_Louis">Joe Louis</a> ile dövüşmüş olduğundan söz ediyordu.)</p>
<p>Ertesi gün <em>Charlotte Observer</em> gazetesi idamı &#8216;Gazlı İnfaz Canavarca Bulundu&#8217; başlığıyla duyuracaktı. <em>News and Observer</em> gazetesinin aynı gün yayınlanan sayısında yer alan bir makale ise, yaşananları şöyle aktarıyordu:</p>
<blockquote><p>&#8216;Hoşçakal.&#8217; Zencinin dudakları bu sözleri öyle net bir şekilde çerçeveledi ki, tanık odasındaki hiç kimse ne söylediği konusunda şüpheye düşemezdi. Bu sözleri söylediğinde, önce göz kırptı, ardında da kendisine bakan yüzlere gülümseyebilmek için kendini zorladı. Sonra da acı çekmeye başladı. Gözlerinin içine bakan hiç kimsenin, [Allen'ın gözlerinin] tescil ettikleri acıyı fark etmemesi mümkün değildi. Öleceğini bilen Zenci, nefes alabilmek için savaş verdi ve herşeyin mümkün olduğunca hızlı bir şekilde bitmesine çabaladı.</p>
<p>Etrafında gazlar yükselmeye başladığında, Zenci onları burun deliklerinin hizasına gelene kadar dikkatle izledi. Sonra derin bir nefes aldı ve grimsi dumanı sanki sigara içiyormuş gibi içine çekti. Bu nefesten sonra, gazı, herşeyi göze almış bir şekilde, üç dakika sonra başı (doktorların sonunda Allen&#8217;ın bilincini yitirdiği şeklinde bir işaret olarak kabul etmelerine neden olacak şekilde) arkaya düşene kadar içine çekti. Fakat hareketsiz bir zaman diliminden sonra, küçük ancak güçlü gövdesi, başı göğsüne vuracak şiddetle öğürmeye ve silkinmeye başladı. Tanıklar [Allen'ın] gözlerinin yavaşça donuklaştığını görebiliyorlardı. … Eziyetli ve sarsıcı öğürme tam dört dakika boyunca spazmodik bir şekilde devam etti.</p></blockquote>
<p>Aynı gazetede, idamın yarısında ürkmüş ve sarsılmış olan tanıkların sessizliğini bozan Dr. Ransom Carl&#8217;ın, &#8216;Ya [infaz yönteminin] süresini kısaltmalı, ya da bundan tamamen kurtulmalıyız&#8217; diyerek sessizliği bozduğuna da yer veriliyor. İnfazı yöneten ve o güne kadar elektrikli sandalyeyle gerçekleştirilen 156 infaza katılmış olan gardiyan Warden H.H. Honeycutt&#8217;ın, gazlı infazın kendisini tiksindirdiğini, değil elektrikli sandalyenin, iple asmanın dahi gaza tercih edileceğini söylemiş olduğuna da yer veriliyordu. İdama katılan hapishane doktoru George Coleman da &#8216;elektrikli sandalyenin daha insani bir infaz yöntemi&#8217; olduğunu belirtmişti. Gazeteci W.T. Bost ise, &#8216;Bu korkunç bir kasaplık. … Ben idam cezasına karşıyım. Ama bunu uygulamak zorundaysak, bir adamı öldürmenin çok sayıda yolu vardır ve hemen her yol bundan daha iyidir&#8217; demişti.</p>
<p>Allen&#8217;ın bu şekilde infaz edilmesi üzerine halkın tepkisi gecikmedi ve eyaletin gaz odası yöntemine yönelik eleştiriler uzunca bir süre daha devam etti.<sup>4</sup> Ancak eyalet, bu uygulamayı değiştirmedi. &#8216;Gaz odası yöntemi daha yakından tetkik edilene kadar uygulamanın en azından geçici olarak durdurulması&#8217; talepleri dahi karşılık bulmadı.</p>
<p>Eyaletin gaz odasında 1936 yılında 21; 1937 yılında ise, (11&#8242;i siyah) 12 kişi can verdi. Ölümcül gaz ile infaz, 58 yıl daha devam etti. 16 yaşındaki bir genç kızı kaçırıp öldüren uyuşturucu bağımlısı Ricky Lee Sanderson, eyaletin gaz odasında infaz ettiği son mahkum oldu. Tutuklandıktan sonra Hıristiyanlığa bağlanan Sanderson&#8217;ın, 30 Ocak 1998 tarihinde idam edilmeden önce son sözleri şöyleydi:</p>
<blockquote><p>&#8216;Evet, son yemeğimi almadım, çünkü kürtaj konusunda güçlü kanaatlerim var. Bu ülkede kürtaj yapılan 33 milyon bebek nedensiz bir şekilde öldü. Ben ise işlediğim bir suç yüzünden ölüyorum ve bu suç nedeniyle ölmeyi hak ediyorum. İsa beni affettiği için mutluyum. O bebekler hiçbir zaman ilk öğünlerini yiyemediler ve bu nedenle ben de, onların anısına, son öğünümü almadım. Tanrı bana merhamet ettiği için müteşekkirim. Hepsi bu.&#8217;</p></blockquote>
<div class="source">
<sup>1</sup> Maggie Olds&#8217;dan Vali J.C.B. Ehringhaus&#8217;a. <em>Allen Foster Ölüm Kayıtları</em>.<br />
<sup>2</sup> Trina N. Seitz. 2004. &#8220;The Killing Chair and the Execution of Allen Foster&#8221; <em>The North Carolina Historical Review</em> 81(1): 62.<br />
<sup>3</sup> <em>News and Observer</em> gazetesi. 25 Ocak 1936.<br />
<sup>4</sup> Trina N. Seitz. 2004. &#8220;The Killing Chair and the Execution of Allen Foster&#8221; <em>The North Carolina Historical Review</em> 81(1): 64.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TEKNOLOJİK İNFAZ YÖNTEMLERİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye">1. Elektrikli Sandalye</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi">2. William Kemmler&#8217;in İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari">3. Edwin Davis&#8217;in Başarıları</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis">4. Gaz Odasına Geçiş</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik">5. İnfazda Ayrımcılık</a><br />
6. Allen Foster&#8217;ın İnfazı<br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne">7. Ölümcül İğne</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz">8. Sonsöz</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknolojik İnfaz Yöntemleri (5): İnfazda Ayrımcılık</title>
		<link>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik/</link>
		<comments>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Oct 2006 04:24:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik/</guid>
		<description><![CDATA[Zehirli gaz uygulaması, ABD&#8217;de ilk olarak 1921 yılında Nevada eyaletinde yasallaşmış olsa da, bu yöntemin elektrikli sandalyeden bile daha insani olduğunun anlaşılmaya başlanması ancak 1930&#8242;lu yıllarda olmuştu. North Carolina eyaletinin tecrübeli gazetecisi William Thomas&#8217;ın 1935 yılında dile getirmiş olduğu çarpıcı düşünceler bize bu aydınlanma süreci [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Zehirli gaz uygulaması, ABD&#8217;de ilk olarak 1921 yılında Nevada eyaletinde yasallaşmış olsa da, bu yöntemin elektrikli sandalyeden bile daha insani olduğunun anlaşılmaya başlanması ancak 1930&#8242;lu yıllarda olmuştu.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2006/1017-wright-kardesler.jpg" title="Wright Kardeşler" border="0" /></p>
<p>North Carolina eyaletinin tecrübeli gazetecisi William Thomas&#8217;ın 1935 yılında dile getirmiş olduğu çarpıcı düşünceler bize bu aydınlanma süreci konusunda bir fikir verebilir. Muazzam gazetecilik kariyeri boyunca 142&#8242;si elektrikli, 4&#8242;ü elektriksiz (iple) olmak üzere, toplamda 146 infazı bizzat izleyen, sanki bütün bunlar yetmiyormuş gibi 6 tane de linç olayına şahit olmuş olan Thomas, 27 Mart 1935 tarihinde <em>News and Observer</em> gazetesinde yayınlanan bir yazısında, insanları &#8216;asmanın&#8217; tam anlamıyla şeytanca bir şey olduğunu söyledi ve elektrikli sandalye ile infazı da, &#8216;devletin yapmayı gerekli gördüğü en kötü şeyi yapmanın en kötü yolu&#8217; olarak tanımladı. Bütün bu gerçekler karşısında, gaz odası, nisbeten en insani olan adam öldürme yöntemi olmalıydı.</p>
<p><span id="more-38"></span>North Carolina eyaletinin çok daha <em>insani</em> ve <em>medeni</em> olduğuna karar verilen gaz odası yöntemine geçmesi, işte bu büyük uyanışın bir sonucuydu. Ancak bu uyanış elbette bir günde gerçekleşmemiş, özellikle 20&#8242;li yıllarda artan elektrik sandalye karşıtı kamuoyu, bu yönde bir karara zemin hazırlamıştı. Nitekim, 5 Ocak 1925 tarihli <em>News and Observer</em> gazetesinde Kenneth Hale ve John Leak adlı iki zencinin infazı şu cümlelerle okuyuculara aktarılıyordu:</p>
<blockquote><p>&#8216;Amen&#8217; ve &#8216;Haleluya&#8217; çığlıkları atan 17 yaşındaki zenci Kenneth Hale, … genç vücudu … yüksek amperli dört elektrik şoku ile acı bir savaşa girmesinin ardından öldü. … Yanan etinin kötü kokusu küçük odayı istila ettiğinde, şerif, başka hiçbir kokuya rekabet imkanı tanımayan purosunu yaktı. Akım [ikinci] zenciyi kaptığında ise, şerif, &#8216;İşte bu Garwood davasının sonudur&#8217; dedi. &#8216;Biri bana bir kibrit versin, purom sönmüş.&#8217;</p></blockquote>
<p>O yıllarda polis gücüne ve yargıya ciddi seviyede bir ırkçılığın hakim olduğu düşüncesi de yaygındı. North Carolina State Board of Charities and Public Welfare olarak adlandırılan ekibin 1929 yılında yayınladığı <em>North Carolina&#8217;da İdam Cezası</em> başlıklı çalışma da bu konuyu ele alıyor, 1890 ve 1928 yılları arasında işlenen idam suçları ve bu suçların infazlara yansımasının analizine odaklanıyordu.</p>
<p>Rapora göre, infaz edilen 152 kişiden 106&#8242;sı siyahtı – ki o yıllarda siyah nüfus toplam eyalet nüfusunun ancak %25&#8242;ine tekabül ettiğinden, bu epey yüksek bir orandı. Bir de nedense hiçbir siyah erkek, bir siyah kadına tecavüz ettiği için idam edilmemişti. Hiçbir beyaz erkek, bir siyah kadına tecavüz ettiği için idam edilmemişti. Beyaz bir kadına tecavüz eden dört beyaz erkekten sadece biri idam edilmişti. Beyaz bir kadına tecavüz eden bir siyah erkeğin ise idam edilmemesi, pek görülmüş şey değildi.</p>
<p>North Carolina&#8217;nın diğer güney eyaletlerine nisbetle çok daha hoşgörülü olduğuna da değinilen raporda, elektrikli sandalyenin daha çok siyahları kızarttığı sonucuna varılıyordu. Zaten özellikle o dönemde, beyazların (ve dolayısıyla beyaz jürilerin) siyahlara bakışının çok da iyimser olduğu söylenemezdi. Yine <em>News and Observer</em> gazetesinde yayınlanan bir yazı, halkın bu durumun farkında olduğu konusunda fikir verebilecek mahiyette:</p>
<blockquote><p>1931 yılında North Carolina&#8217;da dokuz idam cezası uygulanmıştı ve bu dokuz kurbanın dokuzu da embesil erkek zencilerdi. İdamların yedisi cinayet, biri tecavüz, biri de hırsızlık nedeniyle gerçekleşmişti. … Zekaca geri olan dokuz zenciyi idama mahkum etmek, 250 beyaz katil için sizce ne kadar bir &#8216;caydırıcılık&#8217; etkisine sahip olur? Siyah ya da beyaz hiçbir kadını idam etmiyoruz, beyaz erkekleri de idam etmiyoruz, normal zekalıları da idam etmiyoruz.</p></blockquote>
<p>Bütün bunlar göz önüne alınınca, <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Wright_Brothers">Wright Kardeşler</a>&#8216;in ilk uçuşlarını gerçekleştirdiği North Carolina eyaletinin ilk gaz odasında idam edilen ilk kişi olan Allen Foster&#8217;ın rengini tahmin etmek pek de zor olmuyor.</p>
<div class="source">
<strong>Not</strong>: North Carolina&#8217;da yayınlanan News and Observer gazetesinden yapılan alıntılar, Trina N. Seitz&#8217;in 2004 yılında <em>The North Carolina Historical Review</em> adlı akademik dergide yayınlanan &#8220;The Killing Chair and the Execution of Allen Foster&#8221; adlı makalesinden alınmıştır.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TEKNOLOJİK İNFAZ YÖNTEMLERİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye">1. Elektrikli Sandalye</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi">2. William Kemmler&#8217;in İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari">3. Edwin Davis&#8217;in Başarıları</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis">4. Gaz Odasına Geçiş</a><br />
5. İnfazda Ayrımcılık<br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi">6. Allen Foster&#8217;ın İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne">7. Ölümcül İğne</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz">8. Sonsöz</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknolojik İnfaz Yöntemleri (4): Gaz Odasına Geçiş</title>
		<link>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis/</link>
		<comments>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Oct 2006 00:22:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis/</guid>
		<description><![CDATA[Elektrikli sandalyenin bugün itibariyle eski ihtişamını yitirmiş olduğu söylenebilir. Ancak bu denşetengiz ölüm makinesinin işinin tamamen bittiğini söylemek için henüz çok erken. Zira artık daha nadiren kullanıyor olsa da, sandalyeler hala can almaya devam ediyor. Örneğin, Brandon Hedrick, 2006 (iki bin altı) yılının Temmuz ayında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Elektrikli sandalyenin bugün itibariyle eski ihtişamını yitirmiş olduğu söylenebilir. Ancak bu denşetengiz ölüm makinesinin işinin tamamen bittiğini söylemek için henüz çok erken. Zira artık daha nadiren kullanıyor olsa da, sandalyeler hala can almaya devam ediyor.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2006/1015-gaz-odasi.jpg" alt="Gaz Odası" title="Gaz Odası" border="0" /></p>
<p>Örneğin, <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Brandon_Hedrick">Brandon Hedrick</a>, 2006 (iki bin altı) yılının Temmuz ayında ABD&#8217;nin Virginia eyaletinde elektrikli sandalyede can verdi.  Bu noktada küçük bir bilgilendirme yapmakta yarar var. Şöyle ki, Virginia eyaleti idam konusunda fazlasıyla &#8216;tüketici odaklı&#8217; bir tutum sergiliyor ve idam mahkumlarına, &#8216;iğne&#8217; ve &#8216;sandalye&#8217; arasında bir seçim yapma hakkı tanıyor.</p>
<p><span id="more-34"></span>Ancak Brandon Hedrick için sandalye bir tür zorunluluk olmuştu denilebilir. Çünkü, IQ&#8217;su 76 olan Brandon, katil ve tecavüzcü olduğu kadar, uyuşturucu müptelasıydı da&#8230; Bu nedenle de, avukatlarının &#8216;ölümcül iğnenin, bünyesinde komplikasyonlar oluşturabileceği&#8217; yönündeki uyarılarını da dikkate alarak &#8216;Aklın yolu birdir&#8217; dedi ve sağlığından yana karar alarak sandalyeyi seçti.</p>
<p>Brandon, yaptığı seçim gereği, infaz günü 1800 voltluk elektrik akımına maruz bırakıldı. İnfaz başladıktan 10 dakika sonra da, ölmüş olduğu bilgisi kayıtlara geçti.</p>
<p>İnsanların yüksek voltajda elektrik verilerek infaz edilmelerine itiraz edenlerin bugün bile var olduğu bir gerçek. Ancak elektrikli sandalyeye getirilen itirazlar, 2006 yılından çok önce, 1930&#8242;larda başladı. Gerçi elektrikli sandalye karşıtlığının başlangıcını cihazın yeni yeni kullanılmaya başlandığı yıllara dek götürmek mümkün olsa da, bu yaklaşımın teknik açıdan fevkalade yanlış olacağı açıktır. Zira, o zamanlarda yapılan itirazları, &#8216;yeni olan herşeye karşı çıkan nankör bir kesimin çokbilmişliği&#8217; şeklinde yorumlamak fazlasıyla mümkündür. Zaten 1910&#8242;lu ve 1920&#8242;li yılların &#8216;Elektrikli Sandalyenin Altın Çağı&#8217; olarak tarihe geçmiş olması, halkın söz konusu kesiminin bir süre sonra bu teknolojik buluşa karşı içinin ısınmaya başlamış olduğunun son derece net bir göstergesidir.</p>
<p>1930&#8242;lu yıllarda elektrikli sandalyenin tahtının sallanmaya başlamış olması, önceki yıllardaki gibi yenilik karşıtlığından ötürü değil, daha insanice adam öldürdüğü öne sürülen yeni bir teknolojik buluşun gündeme gelmiş olması nedeniyledir. Bu yeni buluş, haddini bilmeyip pis işlere bulaşan insanları <em>gaz odasına</em> tıkmayı öngörüyordu.</p>
<p>Bu yeni sistemin çalışma prensibi de son derece basitti. Gaz odasına atılan kişinin ardından kapı kapatılacak, hemen sonra da, odaya dönemin gazetelerinde &#8216;bilinen en ölümcül gaz&#8217; olarak nitelendirilen siyanür aktarılacaktı. Memleketi başıboş zannedip suç işlemeye kalkan kişi de, odanın camının ardından manzarayı izleyenlerin gözleri önünde içeriye dolmaya başlayan ölümcül gazı teneffüs etmesiyle birlikte dünyanın kaç bucak olduğunu görecekti!</p>
<p>Bu dahice buluş kapsamında, gaz odalarında infaz edilen mahkumların elektrikli sandalyeye epey benzer bir sandalyeye sıkıca bağlanmalarına da karar verilmişti. Ancak bu sandalye, kesinlikle ve kesinlikle, tamamen <em>elektriksiz</em> olacaktı. Çünkü burada amaç elektrik vermek değil, infaz edilecek olan kişinin gazı akciğerine çekmesiyle birlikte giderayak sağa sola saldırarak seyirciler için hiç de hoş olmayacak görüntüler vermesinin önüne geçmekti. Zaten gaz odasının insani olmasının en büyük sebeplerinden biri de, yanık kokularının ve vücutta oluşan deformasyonların önüne geçilmesiydi. Estetik kaygılar bu denli ön planda iken, odanın içinde başıboş bırakılan pis herifin kendi canının derdine düşüp odanın içinde sağa sola saldırarak herşeyi berbat etmesi elbette kabul edilebilir bir şey değildi.</p>
<p>Diğer yandan, can çekişen bir insanın, sandalyeye bağlı olmasının, <em>acıyla mücadele</em> adına kendisine sunacağı büyük avantajları da unutmamak gerekir. Zira infaz edilen kişinin, sandalyeye bağlı bulunduğu kemerlere var gücüyle asılarak haykırmak suretiyle, gazın neden olduğu acıyla baş edebilmesinin bir parça olsun kolaylaşacağı açıktır. Can havliyle kafasını gözünü duvarlara vurmasının ve ortalığı kan revanla pisletmesinin ise, ne kendisine, ne de seyircilere bir faydası olmayacaktır.</p>
<p>İlgili kaynaklara baktığımızda, gaz odası yöntemine geçen yetkililerin, odadaki sandalyenin elektrikli bırakılması konusunda herhangi bir ısrarda bulunduklarına rastlamıyoruz. Bu durumu yeni geliştirilen gaz yöntemine olan güvenleri nedeniyle gazın tek başına yeterli olacağını düşünmelerine bağlamak mümkün. Ama yeni bir teknoloji geliştirildiğinde bu elbette elimizdeki diğer teknolojilerin çöpe atılmasını gerektirmez. Bir başka deyişle, iki teknolojiyi bir arada ahenk içerisinde kullanmak da pekala mümkün olabilir. Bu nedenle gaz odası sistemine geçen yetkililer pekala bir yandan sandalyeden elektrik vermeyi de düşünebilir, iki teknolojiyi bir arada kullanabilirlerdi. Ama bu konuda söz konusu kişilerin üzerlerine gitmek de pek anlamlı değil. Çünkü o yıllarda iş başında olan kanun yapıcılar elektrikli sandalye karşıtlarının yoğun karşı propagandası altında görev yapıyorlardı. Bu nedenle gaz odası yöntemi elektriksiz uygulandı. Ama elektriksiz olması da, bu sistemi,bütün üstünlüklerine rağmen, elektrikli sandalyenin uğradığı haksızlıklardan kendini kurtaramadı. Bunun nedeni, William Kemmler&#8217;in 1890 yılında elektrikli sandalye üzerinde yaşadıklarının bir benzerini 1935 yılında gaz odasında tecrübe eden Allen Foster&#8217;ın, teknoloji düşmanlarının ellerine yeni kozlar geçmesine neden olmuş olmasıydı.</p>
<p>Herkesi aynı anda memnun etmenin mümkün olmadığı malum olsa da, Allen Foster örneği, bazı insanlara hiçbir şekilde yaranılamayacağı konusuna son derece net bir örnektir.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TEKNOLOJİK İNFAZ YÖNTEMLERİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye">1. Elektrikli Sandalye</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi">2. William Kemmler&#8217;in İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari">3. Edwin Davis&#8217;in Başarıları</a><br />
4. Gaz Odasına Geçiş<br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik">5. İnfazda Ayrımcılık</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi">6. Allen Foster&#8217;ın İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne">7. Ölümcül İğne</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz">8. Sonsöz</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknolojik İnfaz Yöntemleri (3): Edwin Davis&#8217;in Başarıları</title>
		<link>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari/</link>
		<comments>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Oct 2006 04:53:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari/</guid>
		<description><![CDATA[Uzun yıllar boyunca insanlar, daha insani olduğu düşünülen bu yöntemle, sandalyelerin üzerinde can verdiler. Sandalyelerde dakikalarca can çekişen insanların vücutları yanık izleriyle doldu, etrafa elektrikte kızarmış et kokuları yayıldı ve çok yüksek voltajla &#8216;çarpılan&#8217; bedenler deforme oldu. Elektrikli sandalyenin üzerinde can veren idam mahkumlarının kaskatı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun yıllar boyunca insanlar, <em>daha insani</em> olduğu düşünülen bu yöntemle, sandalyelerin üzerinde can verdiler. Sandalyelerde dakikalarca can çekişen insanların vücutları yanık izleriyle doldu, etrafa elektrikte kızarmış et kokuları yayıldı ve çok yüksek voltajla &#8216;çarpılan&#8217; bedenler deforme oldu. Elektrikli sandalyenin üzerinde can veren idam mahkumlarının kaskatı kesilen bedenlerinin tabuta sığması da mümkün olmuyordu. Bu nedenle de, yeni bir modern çağ fenomeni olarak &#8216;infaz sonrası düzeltme&#8217; kavramı ortaya çıkmış oldu. Ölüler, infazdan sonra <em>kemiklerinin kırılması</em> suretiyle tabuta konulabilecek hale getirildiler.</p>
<p><img title="Elektrik Akımı" src="http://www.derinsular.com/im/2006/1014-elektrik-akimi.jpg" border="0" alt="Elektrik Akımı" /></p>
<p>Bunca vahşet yaşanırken helalinden para kazanmanın yolunu bulanlar da yok değildi elbette. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Edwin_Davis" target="_blank">Edwin F. Davis</a> bu noktada iftiharla bahsedilmesi gereken, &#8216;Analar ne aslanlar doğuruyormuş!&#8217; dedirten türden, gerçek bir insan evladıdır.</p>
<p><span id="more-33"></span>Son derece müteşebbis bir ruha sahip olan Davis, o yıllarda pek çok eyalete &#8216;elektrikli sandalye kullanım hizmetleri&#8217; sunmuştu. Şöyle ki, her hapishanede her Allah&#8217;ın günü infaz olmadığından, yöneticiler bu iş için maaşlı adam çalıştırmaktansa, özel şahıslarla &#8216;iş bazında&#8217; anlaşmayı tercih ediyorlardı. Kendisine &#8216;cellat&#8217; adı verilen bu özel şahıslar, iş düştükçe infazların yapıldığı hapishanelere gidip, &#8216;Emrettiniz tak diye geldim&#8217; gibisinden selam çakıyor, işleri bittiğinde de yetkililere dönüp &#8216;<a href="http://www.izlenimler.net/2006/10/04/mete-tuncaydan-jeoloji-konferansi/" target="_blank">Arz ederim efendim</a>&#8216; demek suretiyle vazifelerini hitama erdiriyorlardı. Bu &#8216;arz etme&#8217; işinin hangi kaygılardan beslendiğini ve ne anlama geldiğini çok iyi bilen hapishane yöneticileri de, bu hizmetleri mukabilinde kendilerine &#8216;ne kadar köfte o kadar ekmek&#8217; usülü ile ödeme yapıyorlardı.</p>
<p>Bu yeni sektörün vaad ettiği fırsatları gören ve paranın kokusunu alan ilk insan, işte yukarıda bahsettiğim Edwin Davis idi. Büyük insan Davis, 1890 ile 1918 yılları arasında eyalet eyalet gezerek elektrikle 300&#8242;ün üzerinde adam kızarttı. Elektrikli sandalyelerin teknik donanımlarını geliştirerek bilime büyük hizmetlerde de bulunan Davis&#8217;in bu alanda birkaç patenti dahi vardı! Seyahat ederken içerisinde kendi elektrotlarının bulunduğu çantasını asla yanından ayırmayan Davis, hapishanelere bu işi (o zamanın parasıyla) adam başı 150 dolara yapıyordu.</p>
<p>Davis&#8217;in başarısını kıskanan kimi kem gözlü tipler, &#8217;150 çarpı 300 eşittir 45000 dolar yapar, bu rakam da o zamanın prasıyla şimdiki dolar milyonerliğine eşittir&#8217; gibi sözler sarf etmiş olsalar da, bu davranışları elbette zenginin malının fakirin çenesini yormasından ibarettir, ve dahi &#8216;neden bunca parayı o kazandı da bana yar olmadı&#8217; nev&#8217;inden bir çekememezlikten kaynaklandığı için çok ayıptır. Bir başkasının, alın teri ile kazandığı paraya dil uzatmak ya da &#8216;Mundardır&#8217; demek, asla ve asla kabul edilebilir bir davranış biçimi değildir. Kaldı ki, Edwin Davis, işini severek yapan, bir başka deyişle, işine ve kendisine saygısı olması hasebiyle yaptığı işi ciddiye alan ve giriştiği her işin evvel Allah hakkından gelen, ve hepsinden önemlisi, vergisini muntazaman ödeyen dürüst bir insandı. Ona bu sözleri söyleyen kıskanç karakterli insanlar eğer onun uzmanlığına sahip olsalar, ihtimal, tanesi 200 dolardan aşağı parmaklarını bile kıpırdatmayacaklar, yaptıkları işin kalitesini şişirmek için basına ve eyalet yetkililerine abartılı beyanlarda bulunmaktan geri durmayacaklardı.</p>
<p>Davis&#8217;in anasından pir-ü pak helal (ve dahi bilaşüphe zabiha) süt emmiş olduğu muhakkaktır. Ancak Davis&#8217;in kazancına ve yaptığı işin kalitesine saygı göstermekle birlikte seyyar cellatlığın olsa olsa &#8216;mahkumların analarından emdikleri sütü burunlarından getirmek&#8217; olduğunu iddia edenler de yok değildir. Bu iddiaların sahipleri, bu argümanlarını desteklemek üzere, yukarıda hikayesi anlatılan William Kemmler&#8217;i de Davis&#8217;in öldürmüş olduğunu hatırlatmaktadırlar.</p>
<p>William&#8217;ın ölümü hiçbir yönüyle dünyanın en başarılı infazı sayılmazdı elbette. Ancak bu noktada bizlere düşen, münferit hadiseleri genelleyerek insanları karalamak ya da başarılarını küçümsemek değil, uzmanlık ve başarıya giden yolun dikenli olduğunu baştan kabul ederek, insanın ilk seferde muvaffak olamayabileceğini doğal karşılamaktır.</p>
<p>Zaten önemli olan ilk seferde başarmak değil, başarana kadar aynı yolda azmü sebat etmektir.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TEKNOLOJİK İNFAZ YÖNTEMLERİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye">1. Elektrikli Sandalye</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi">2. William Kemmler&#8217;in İnfazı</a><br />
3. Edwin Davis&#8217;in Başarıları<br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis">4. Gaz Odasına Geçiş</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik">5. İnfazda Ayrımcılık</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi">6. Allen Foster&#8217;ın İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne">7. Ölümcül İğne</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz">8. Sonsöz</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknolojik İnfaz Yöntemleri (2): William Kemmler&#8217;in İnfazı</title>
		<link>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi/</link>
		<comments>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Oct 2006 07:03:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi/</guid>
		<description><![CDATA[İnsanların &#8216;Amerika&#8217; adını vermiş oldukları iki okyanusun arasında yer alan ülkede, infazlarda elektrikli sandalye kullanımını kanunlaştıran ilk eyalet &#8216;New York&#8217; oldu. İşbu New York eyaletinde ilk infaz 1890 yılında gerçekleştirildi ve karısını baltayla öldürmüş olan William Kemmler adlı suçlu, &#8216;elektrikli sandalyede öldürülen ilk insan&#8217; olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanların &#8216;Amerika&#8217; adını vermiş oldukları iki okyanusun arasında yer alan ülkede, infazlarda elektrikli sandalye kullanımını kanunlaştıran ilk eyalet &#8216;New York&#8217; oldu. İşbu New York eyaletinde ilk infaz 1890 yılında gerçekleştirildi ve karısını baltayla öldürmüş olan <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/William_Kemmler">William Kemmler</a> adlı suçlu, &#8216;elektrikli sandalyede öldürülen ilk insan&#8217; olarak tarihe adını yazdırdı! İşin bu yönü hayli fiyakalı gözükse de, bu konunun kulağa bu kadar hoş gelmeyen başka detayları da vardı. Zira Kemmler için bu deneyim, planlanandan biraz daha farklı bir şekilde gerçekleşmişti.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2006/1013-infaz.jpg" alt="William Kemmler'in İnfazı" title="William Kemmler'in İnfazı" border="0" /></p>
<p>William&#8217;ın infazı, tuzlu çözelti ile nemlendirilen iki elektrot ile gerçekleşecek şekilde tasarlanmıştı. Başına geçirilen ve iç kısmında ıslak bir sünger olan metalden başlık ile belkemiğine takılan elektrod arasında yol alacak olan elektrik akımının, işi sorunsuzca bitireceği umuluyordu.</p>
<p><span id="more-32"></span>İnfaz vakti geldiğinde William kollarından ve bacaklarından sıkıca sandalyeye bağlandı. Diğer odada bulunan jeneratörün lambalarının yandığını gören cellat, şarjın 2000 volta ulaştığını anladı ve düğmeye basarak elektriği jeneratörden sandalyeye gönderiverdi! Elektrik akımı 17 saniye boyunca William&#8217;ın bedenine dolup boşaldı. Korkunç bir şiddetle sarsılan William&#8217;ın rengi <span style="background-color:#f00;color:#fff">&nbsp;parlak bir kırmızıya </span> döndü.</p>
<p>William&#8217;ın bu yeni rengi, en çok Dr. Albert Southwick&#8217;in hoşuna gitmişti. Zira gün itibariyle 64 yaşında olan <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Albert_Southwick">Dr. Southwick</a>, 1881 yılında, yani infazdan tam 9 yıl önce ilginç bir olaya şahit olmuştu. Mucit doktorun hayatını renklendirecek olan bu olay, sarhoşun birinin, çalışmakta olan bir elektrik jeneratörüne dokunmasıyla birlikte Dr. Southwick&#8217;in gözleri önünde nalları dikivermesinden ibaretti. Bu müthiş sahneyi gören Dr. Southwick&#8217;in kafasında derhal bir ampul yanmış, mucit doktor tam o saniyede, infazların ip yerine elektrikle yapılmasının ne kadar da hoş olabileceğini fark etmişti. Bir rivayete göre de, eyalet yetkililerini elektrikle infazın ne kadar pratik olabileceği konusuna ikna edebilmesi durumunda bu işten elde edeceği gelirle ahir ömrünü ne denli büyük bir ihtişam içerisinde geçirebileceği aklına gelmiş, ve bu ihtimal üzerine gözleri parlamıştı.</p>
<p>İşte aradan geçen onca yıldan sonra Dr. Southwick, kendisine lisan-ı haliyle &#8216;yıllardır süren çalışmalarının boşa gitmediğini&#8217; söyleyen bu &#8216;parlak kırmızı&#8217; adama mutluluktan yaşarmış gözlerle bakıyordu. O anın duygu yoğunluğu içerisinde bu büyük bilim adamının ağzından şu sözler dökülmüştü: &#8216;İşte bu, 10 yıllık bir çalışmanın neticesidir! Bu günden itibaren artık daha yüksek bir medeniyette yaşıyoruz.&#8217;</p>
<p>Bu duygu yüklü anların üzerinden kısa bir zaman geçmişti ki, kazın ayağının hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. Zira Kemmler ölmemişti!</p>
<p>1000 volta bana mısın demeyen bu 30 yaşındaki kahraman delikanlı, infaz odasında bulunan yetkililerin ve konukların yüreklerini bir anda ağızlarına getirmişti! Ancak William&#8217;ın derdi kendine yettiğinden, elbette infaz misafirlerine verdiği rahatsızlığı düşünebilecek durumda değildi. Zira feleği fena halde şaşmış olan William o esnada ağzından köpükler gelir vaziyette inlemekteydi.</p>
<p>William&#8217;ın acısını dindirmek isteyen yetkililer, derhal devreyi tekrar açtılar ve bu sefer 2000 voltluk bir hamleyle işi kesin çözüme bağlamaya karar verdiler. Ancak daha önce infazın başarıyla gerçekleştiği düşüncesiyle jeneratör kapatılmış olduğundan, akımın tekrar yükselmesi ve 2000 volta ulaşması zaman alacak, William da bu süreyi korkunç acılar içerisinde inlemeye devam ederek geçirecekti.</p>
<p>2000 volt seviyesine ulaşıldığında tekrar düğmeye basıldı. Ancak bu sefer işi sağlama almak isteyen cellat, elektriği  &#8216;bir dakika&#8217; süreyle açık tuttu. Neticede, William&#8217;ım kafasından dumanlar çıktı ve ortalığı yanmış et kokusu bürüdü. Devre tekrar kapatıldığında, ne mutlu ki William ölmüştü. Ertesi gün bir gazete muhabiri, &#8216;Ve bütün bunlar bilim adına yapıldı&#8217; diye yazarak isyanını <a target="_blank" href="http://www.mindfully.org/Reform/Kemmler-Torture-Death7aug1890.htm">dile getirecekti</a>.</p>
<p>Ekipman ilk kez bir insan üzerinde denendiği için bu gibi aksaklıklar elbette gayet normal sayılabilir ve pek tabii ki bu türden münferit hadiseleri büyüterek haksız yere masum insanların üzerine gitmek yanlış olur. Zaten modern adam da, William Kemmler&#8217;in yaşadıkları nedeniyle bu yüksek teknoloji ürünü infaz yönteminden vazgeçmeyi düşünmedi. Çünkü, hatanın teknolojide değil, kendisinde olduğuna emindi. Bu nedenle de, elektrikli sandalyenin gerekli şekilde geliştirilmesi durumunda bu tür şeylerin önüne geçilebileceğini, ve bu sayede elektrik adlı büyülü ve esrarengiz varlığın vazifesini hakkıyla ifa edeceğini düşünüyordu.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TEKNOLOJİK İNFAZ YÖNTEMLERİ</span><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye">1. Elektrikli Sandalye</a><br />
2. William Kemmler&#8217;in İnfazı<br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari">3. Edwin Davis&#8217;in Başarıları</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis">4. Gaz Odasına Geçiş</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik">5. İnfazda Ayrımcılık</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi">6. Allen Foster&#8217;ın İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne">7. Ölümcül İğne</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz">8. Sonsöz</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknolojik İnfaz Yöntemleri (1): Elektrikli Sandalye</title>
		<link>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye/</link>
		<comments>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Oct 2006 04:38:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye/</guid>
		<description><![CDATA[Bir canlının hayatına son verilmesi (bu canlı insan dahi olsa) hoş bir şey değil elbette. Ancak bu eylemi &#8216;gerçekleşme şeklinin&#8217; bu nahoş durumu hepten aşırı bir uca taşıyabileceği de bir gerçek. Bu konuda da, hiçbir yırtıcı hayvan, insan denen bu acayip varlığın eline su dökemez. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir canlının hayatına son verilmesi (bu canlı insan dahi olsa) hoş bir şey değil elbette. Ancak bu eylemi &#8216;gerçekleşme şeklinin&#8217; bu nahoş durumu hepten aşırı bir uca taşıyabileceği de bir gerçek. Bu konuda da, hiçbir yırtıcı hayvan, insan denen bu acayip varlığın eline su dökemez.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2006/1013-elektrikli-sandalye.jpg" alt="Elektrikli Sandalye" title="Elektrikli Sandalye" border="0" /></p>
<p>Eskiden – insanoğlu bu denli azmadan önce – işler daha iyiydi. Hemen her memleketin iyi insanları, hırsızı uğursuzu ilmekledikleri gibi sallandırıverir, ya da bilemediniz, kellelerini uçurmak suretiyle olayı çözerlerdi. Ancak, herhangi bir vakfın yardım kutusuna 20 dolar atmak suretiyle &#8216;kendini iyi hissetme duygusu&#8217; satın alan ve bu sayede geceleri rahat uyuyabilen modern adam, işleri çok fena karıştırdı. Zira, kendisini gerçekte olduğundan çok daha akıllı zanneden bu herif, ukalalığından aldığı cesaret ile &#8216;kanuni telef yöntemleri&#8217;ni dahi teknolojiyle ilişkilendirdi! (Önceden böyle bir ilişki &#8211; neuzubillah! &#8211; kesinlikle söz konusu değildi.)</p>
<p><span id="more-31"></span>Herşey endüstri devrimi ile başladı&#8230;</p>
<p>1800&#8242;lü yılların sonlarına doğru endüstriyel motorun ve telefonun icat edilmesiyle birlikte, özellikle &#8216;Amerika&#8217; adlı uzak bir memlekette yaşayan insanlar, &#8216;elektrik&#8217; denilen, gözle görülmez elle tutulmaz acayip bir şeyin gücü karşısında akıl almaz bir hayranlıkla büyüleniverdiler.<sup>1</sup></p>
<p>İşte adına &#8216;Amerika&#8217; denen bu uzak diyarda, &#8216;elektrik&#8217;, sokakları ve evleri aydınlatmaya bu dönemde başlamış ve dahi dikiş ve yemek pişirme gibi işlerde bile kullanılır olmuştu.<sup>2</sup> İsmi hiç de önemli olmayan bir tarihçinin dediğine bakılacak olursa, elektrik, o dönemde, halk için &#8216;yeni, korkutucu ve alışılmadık bir güç&#8217; anlamına geliyordu.<sup>3</sup> Zaten bu gücün büyüleyiciliğine kendini gereğinden fazla kaptıran kimi cin fikirlilerin, elektrik adına alternatif kullanım alanları tasarlamaları da çok uzun sürmedi.</p>
<p>Zira modern adam, bir gün durup dururken kendi kendisine sorduğu, &#8216;Asmayalım da elektrik mi verelim?&#8217; sorusuna, <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Archimedes">Arşimet</a> edasıyla &#8216;Evet!&#8217; cevabını veriverdi! Dahası, bununla da yetinmeyip, &#8217;1900&#8242;lü yıllara gelmekteyken, hala <em>iple</em> mi adam öldüreceğiz?&#8217; gibi güçlü sloganlarla argümanlarını destekledi.</p>
<p><a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Electric_chair">Elektrikli sandalyenin</a> infazlarda kullanılması fikri de böylece doğmuş oldu. Şöyle ki, teknoloji ile medeniyetin aynı şey olduğunu zanneden modern adam, ne kadar ileri teknoloji kullanırsa, infazları da o ölçüde acısız kılabileceğini düşünüyordu. Dahası, o yıllarda halk da elektrikli sandalyenin iple asmaya göre çok daha insani bir yöntem olduğuna inanıvermişti. Öyle ya, bu gözle görünmez, elle tutulmaz güç, adamın bedenine zerk edildiği gibi iflahını keser, ve dört bir yanından kızarmaya başlayan zavallı herif ne olduğunu bile anlayamadan öbür dünyayı boylayıverirdi. Hele bir de infazdan önce kendisiyle görüşmeye gelen papaza herhangi bir yamuk yapmamış ise, cennette onu bekleyen Yüce Efendi&#8217;sine daha bir hızla kavuşur, böylelikle bu işin her yanı herkes için yağ bal olurdu.</p>
<p>İşin &#8216;Yüce Efendi&#8217; kısmı konusunda elimizde kesin bir bilgi olmasa da, ondan önceki aşamaların (herşeyi bilen) halkın düşündüğünden epey farklı gerçekleşmiş olduğunu bugün (şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte) biliyoruz.</p>
<div class="source">
<sup>1</sup> Trina N. Seitz. 2004. &#8220;The Killing Chair and the Execution of Allen Foster&#8221; <em>The North Carolina Historical Review</em> 81(1): 39.<br />
<sup>2</sup> Adams, Judith A. 1995. &#8220;Promotion of New Technology through Fun and Spectacle: Electricity at the World&#8217;s Columbian Exposition&#8221; <em>Journal of American Culture</em> Vol.18 45-55.<br />
<sup>3</sup> Adams 47.
</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">TEKNOLOJİK İNFAZ YÖNTEMLERİ</span><br />
1. Elektrikli Sandalye<br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-2-william-kemmlerin-infazi">2. William Kemmler&#8217;in İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-3-edwin-davisin-basarilari">3. Edwin Davis&#8217;in Başarıları</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-4-gaz-odasina-gecis">4. Gaz Odasına Geçiş</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-5-infazda-ayrimcilik">5. İnfazda Ayrımcılık</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-6-allen-fosterin-infazi">6. Allen Foster&#8217;ın İnfazı</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-7-olumcul-igne">7. Ölümcül İğne</a><br />
<a href="http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-8-sonsoz">8. Sonsöz</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/teknolojik-infaz-yontemleri-1-elektrikli-sandalye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beyaz Türk (4): Nokta</title>
		<link>http://derinsular.com/beyaz-turk-4-nokta/</link>
		<comments>http://derinsular.com/beyaz-turk-4-nokta/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Oct 2006 03:55:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/en-sevdigim-beyaz-turk-4-nokta/</guid>
		<description><![CDATA[&#8216;Memleketin onca önemli meselesi dururken günlerdir bir kedi hakkında yazmaya utanmıyor musun?&#8217; gibi gafilce sorular sormaya kalkan soytarılar her dem zuhur edecek olsa da, kişinin doğru bildiği yolda sebat edip gerekeni yapması elzemdir. Hayvanları insanlardan aşağı yaratıklar olarak gören bu gafiller bilmezler ki, &#8216;hayvan&#8217; kelimesini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8216;Memleketin onca önemli meselesi dururken günlerdir bir kedi hakkında yazmaya utanmıyor musun?&#8217; gibi gafilce sorular sormaya kalkan soytarılar her dem zuhur edecek olsa da, kişinin doğru bildiği yolda sebat edip gerekeni yapması elzemdir. Hayvanları insanlardan aşağı yaratıklar olarak gören bu gafiller bilmezler ki, &#8216;hayvan&#8217; kelimesini bir hakaret olarak kullanmakta ısrar etmeleri dahi aslında bir cehalet izharıdır. Zira tabir-i Türki ile &#8216;hayvanlık&#8217;, hayvanlardan çok insanlara mahsus bir haslettir.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2006/1010-beyaz-turk.jpg" alt="Beyaz Türk 9 aylık iken / Ocak 2007" title="Beyaz Türk 9 aylık iken / Ocak 2007" /></p>
<p>Hemen hepsi birer insanlık abidesi olan hayvanlar, aslında pek kimseyi incitmeyen, hele bir de karınları toksa, vakitlerini atlayıp zıplamakla, koşup oynamakla geçiren güleryüzlü canlılardır. Karınları acıktığı vakit pençeyi avlarının üzerine indirmekten çekinmeyecek olsalar dahi, bu durum da (çoğunlukla) sadece bir tür nefis ve hayatdarlık müdafaasıdır onlar için. Zira, &#8216;hayvan&#8217; kelimesi Arapça&#8217;daki &#8216;hayy&#8217; kelimesinden türemiştir. Hayvanların, &#8216;hayatdarlık adına&#8217; öldürüyor olmaları da, isimleriyle müsemma olmalarından ileri gelir.</p>
<p><span id="more-23"></span>Vurup kırmaktan, yakıp yıkmaktan zevk alan &#8216;iki ayaklı&#8217; hayvanlar ise, çoğunlukları itibariyle gerçek hayvanlardan çok daha aşağı olan dengesiz, tutarsız ve <a target="_blank" href="http://www.latimes.com/news/local/la-me-kaitlyn10oct10,0,7192871.story?track=tothtml">vahşi</a> yaratıklardırlar. Bu nedenle, gafleti bırakmak, ve sevgi dolu yüreklerinde duydukları üzüntüyle gözlerinde yaşlar hasıl olan hayvanlara daha bir yakından bakmak, akıllı başlı hallerinden ibret almak gerektir. Çünkü, &#8216;Yaşa ve yaşat!&#8217; felsefesi gayet anlamlıdır. Hele bir de bu yaklaşıma, &#8216;Çok icap etmeden de öldürme!&#8217; şeklinde bir şerh de düşülecek olursa, tabiatın umum felsefesi azami belağat ile hülasa edilmiş olur. Ancak ne var ki vahşi insan, eşyanın tabiatına karşı gelerek sürekli etrafına gerekli gereksiz zarar vermekte, ve hepsinden kötüsü, &#8216;öyle çok da icap etmeden&#8217; önüne geleni öldürüvermektedir!</p>
<p>Beyaz kedicik, benim gözümde, hayata bakış adına yaşadığım ciddi <a target="_blank" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Paradigm_shift">paradigma kaymasında</a> önemli bir kilometre taşıdır. İkinci şanslara çoğu zaman yer olmayan bu acayip hayatın kanunlarını hiçe sayarak bana bir iltimas geçilmesine neden olması da, işin aslına bakılacak olursa, benim kör topal ilerlemeye çalıştığım bu yolda yalnız olmadığım anlamına gelir.</p>
<p>Aradan geçen birkaç günden sonra &#8216;beyaz kediciğe yarım blok ötede rastlama hadisem&#8217;, işte tam da bu yönüyle, buzdağının körlere görünen kısmı olarak da yorumlanabilir.</p>
<h3><em>Sonsöz</em></h3>
<p><em>İlim bir nokta idi. Ancak cahiller o noktayı çoğalttılar. Sonradan da duyduk ki meğer herbir şey ne ise, aslında sadece oymuş. Mesela, masa, &#8216;masa&#8217; olduğu gibi, kedi de &#8216;kedi&#8217; imiş. Bu nedenle o artık &#8216;beyaz kedicik&#8217; değil. Adını &#8216;Kedi&#8217; koydum. O, menşe&#8217;inden çok uzaklarda karşıma çıkmış olan bir <a target="_blank" href="http://www.answers.com/main/ntquery?s=turkish+angora">Turkish Angora</a>; ve hepsinden önemlisi, benim en sevdiğim beyaz Türk&#8230;</em></p>
<div align="center">[ BİTTİ ]</div>
<div style="background:#ecece4;padding:10px;margin:10px 0">
<h3 class="date-header">.pdf</h3>
<p><strong>Beyaz Türk</strong> başlıklı gerçek masalın tamamını <a href="http://www.derinsular.com/pdf/beyaz-turk.pdf">buradan</a> .pdf formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.</div>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">BEYAZ TÜRK</span><br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-1-mevsimler-ve-hayvanlar">1. Mevsimler ve Hayvanlar</a><br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-2-guzel-gunler">2. Güzel Günler</a><br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-3-bekleyis">3. Bekleyiş</a><br />
4. Nokta
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/beyaz-turk-4-nokta/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beyaz Türk (3): Bekleyiş</title>
		<link>http://derinsular.com/beyaz-turk-3-bekleyis/</link>
		<comments>http://derinsular.com/beyaz-turk-3-bekleyis/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Oct 2006 03:35:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/en-sevdigim-beyaz-turk-3-bekleyis/</guid>
		<description><![CDATA[Matrix&#8217;in kanunları gereği, herşey zamanla eskir. Değişmek, bozulmak, pörsümek, eriyip gitmek ve ölmek gibi &#8216;yönü aşağı doğru olan&#8217; bütün fiiller de, işte bu kanunların bir gereğidir. Bu devranda herşey sürekli değişir, değişirken de çoğu zaman ilk canlılığını ve güzelliğini kaybeder. İsmi çok da önemli olmayan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Matrix&#8217;in kanunları gereği, herşey zamanla eskir. Değişmek, bozulmak, pörsümek, eriyip gitmek ve ölmek gibi &#8216;yönü aşağı doğru olan&#8217; bütün fiiller de, işte bu kanunların bir gereğidir. Bu devranda herşey sürekli değişir, değişirken de çoğu zaman ilk canlılığını ve güzelliğini kaybeder.</p>
<p>İsmi çok da önemli olmayan bir <a target="_blank" href="http://www.antoloji.com/siir/sair/sair.asp?sair=56">şairin</a>,</p>
<blockquote><p>
Ne güzel dönüyor çemberim,<br />
Hiç bitmese horoz şekerim.
</p></blockquote>
<p>mısralarında ifade ettiği sonsuzluk dileğinde de, bu durumla bire bir ilişkili noktalar vardır. Zira, şairin bizlere hislerini aktardığı çocuğun horoz şekeri illa ki bitecektir. Dahası, o çocuk da bir gün gelecek çocuk olmaktan çıkacak ve dahi çember döndürmek ya da şeker yemek gibi fuzuli işlerle artık uğraşmadığı için kendini bir şey zannetmeye bile başlayacaktır. Halbuki, her gafil insan gibi, o da, kendisi farkında olmasa bile, ömrü boyunca hep çocuk kalacağını, fakat bunun aslında hiç de kötü bir şey olmadığını hiçbir zaman anlayamayacaktır.</p>
<p><span id="more-35"></span>Bütün bunlardan (ve bu gibi diğer gerçeklerden) bihaber yaşadığı için sıfatını sonuna kadar hak eden bir gafil, gözleriyle gördüğü herşeyin horoz şekeri misali an be an erimekte olduğunun farkında değildir. Bu nedenle de, sahip olduğunu zannettiği ve aslında ellerinden kayıp gitmekte olduğunu bilmediği pek çok şeyin değerini ancak onları kaybedince anlayacak olması mukadderdir.</p>
<p>Beyaz kedicik ile geçen kısa ama güzel günlerin ardından onu yitirdiğimde, dünyadaki milyonlarca kediden sadece birine ayırdığım günün birkaç dakikasının benim için aslında zannettiğimden çok daha fazla anlam ifade ettiği gerçeği gafil kafama dank etmiş oldu. Bu intibah, çok önce kendi ellerimde kurup içinde yaşamaya başladığım toz pembe dünyanın hayalini de ortadan kaldırıverdi.</p>
<p>Beyaz kediciği artık her zaman gezindiği çimenlerde ya da çalıların arasında bulmak mümkün değildi. Çağırınca gelen giden de olmuyordu. Sadece birkaç gün içerisinde kendisini bu denli sevdirmeyi başaran beyaz kedicik, yokluğuyla birlikte, bir hayvana karşı hissedebileceğimi daha önceden hiç sanmadığım acı hislerle başbaşa bırakmıştı beni.</p>
<p>İnsanı çaresiz bırakan asıl konu da belirsizlikti. Beyaz kedicik bir arabanın altında kalıp ezilmiş miydi? Yoksa, bir ortaokul arkadaşımın bahsettiği, mahallesindeki yavru kedileri tren rayına bağlayıp sonra da heyecanla trenin gelmesini bekleyen türden vahşi çocukların eline mi geçmişti? Bu soruların yanıtı yoktu. Ancak bu belirsizlikten kendimi sorumlu tutuyor, süt içmeye geldiği zamanlarda özlemini duyduğu sıcak bir yuva arayışıyla eve girmeye çalışan beyaz kediciğe her seferinde engel olduğum gerçeğini aklımdan silemiyordum.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">BEYAZ TÜRK</span><br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-1-mevsimler-ve-hayvanlar">1. Mevsimler ve Hayvanlar</a><br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-2-guzel-gunler">2. Güzel Günler</a><br />
3. Bekleyiş<br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-4-nokta">4. Nokta</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/beyaz-turk-3-bekleyis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beyaz Türk (2): Güzel Günler</title>
		<link>http://derinsular.com/beyaz-turk-2-guzel-gunler/</link>
		<comments>http://derinsular.com/beyaz-turk-2-guzel-gunler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Oct 2006 03:06:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/en-sevdigim-beyaz-turk-2-guzel-gunler/</guid>
		<description><![CDATA[Tamamen benden kaynaklanan kimi tuhaflıklardan haberdar olmayanlara her ne kadar alakasız gelecek olsa da, bütün bunları anlatmamın nedeni, yaşadığım evin bahçesinde kısa bir süre önce bembeyaz bir kedi gördüğümde, &#8216;pisi pisi&#8217; diyerek kendisini çağırmam sonucunda yaşadığım olaylar. Garip birinin kendisini çağırmakta olduğunu fark eden kedinin, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tamamen benden kaynaklanan kimi tuhaflıklardan haberdar olmayanlara her ne kadar alakasız gelecek olsa da, bütün bunları anlatmamın nedeni, yaşadığım evin bahçesinde kısa bir süre önce bembeyaz bir kedi gördüğümde, &#8216;pisi pisi&#8217; diyerek kendisini çağırmam sonucunda yaşadığım olaylar. Garip birinin kendisini çağırmakta olduğunu fark eden kedinin, kendisinden beklenmeyecek bir hızla bana doğru koşmaya ve aynı hızla kapının önündeki merdivenleri tırmanmaya başlamasıyla birlikte, sakin, sessiz ve bir o kadar da renksiz olan hayatımın çehresini (ben her ne kadar hayatımdan memnun olsam da) bir parça değiştirecek olan ilk adım atılmış oluyordu.</p>
<p>Benim gibi birinin, yaşadığı evin içine dört ayaklı bir canlı sokması beklenemeyeceğinden ötürü, ilk tepkim (kediye yaptığım çağrının gördüğü son derece ani hüsn-ü kabulün şaşkınlığıyla) içeri girip, sanki kediyi çağıran ben değilmişim gibi kapıyı hızla kapatmak oldu. Bir iki saniye sonra kapıyı (kedinin içeri girmesine imkan vermeyecek şekilde) hafifçe araladığımda, karşımdaki (sonradan henüz 4 aylık olduğunu öğreneceğim) bembeyaz kedinin içeri girmek üzere kendince küçük hamleler yaptığını gördüm.</p>
<p><span id="more-36"></span>O anda birdenbire kafamda bir senaryo canlandı. Yandaki evde oturanlar bir iki hafta önce taşınmıştı. Demek ki, karşımdaki hayvan onlara ait olan cici ve bakımlı bir ev kedisiydi. Ancak o evde ikamet eden iki ayaklı acımasız yaratıklar, taşınırken cici kediciği yanlarına al(a)mayıp terk ettiklerinden, sıcacık bir evde mutlu bir hayat sürmekte olan zavallı hayvan sokaklarda aç ve sefil vaziyette kalakalmıştı!</p>
<p>Bu senaryoya inanmamak için pek bir neden yok gibiydi ortalıkta. Zaten yaşadığım yerde başıboş kedilere pek sık rastlanmıyordu. Dahası, karşımdaki hayvanın her haliyle bildiğimiz sokak kedilerinden epey farklı bir görüntüye sahip olduğunu bir evcil hayvan cahili olarak ben dahi fark edebiliyordum.</p>
<p>Bir çırpıda uyduruverdiğim bu senaryoya iyice inanmış olmanın etkisiyle bir parça insafa gelmiş olacağım ki, ancak iki parmak kadar aralanmış olan kapıyı yavaşça kapayarak mutfağa yöneldim. Plastik bir kaba doldurduğum sütü önüne koyduğumda, beyaz kedicik hemen başını kaba gömdü ve uzun süre de kaldırmadan o şekilde içmeye devam etti.</p>
<p>Günün geri kalan kısmında (ve takip eden günlerde) çeşitli aralıklarla kapının önüne çıkıp beyaz kediciği çağırmaya ve onunla birkaç dakika da olsa zaman geçirmeye çalıştım. Kapının önüne, yağmurdan korunması için koyduğum kartonun içindeki tasına belli aralıklarla süt koymayı da ihmal etmiyordum.</p>
<p>Beyaz kedicik günlerini genelde çimenlerin üzerinde kendince oyunlar oynayarak, çalılar üzerine çıkmaya çalışarak, ve zaman zaman da, çalıların ince dalları üzerinde yürümeye kalkıp, acemiliği nedeniyle tutunamayıp düşerek geçiriyordu. Yeni yeni tanımaya başladığı ve henüz tam anlamıyla intibak etmekten çok uzak olduğu bu dünya için fazlasıyla güzel ve masumdu.</p>
<div align="center">*    *    *</div>
<p>İnsanların sahip oldukları şeylerin değerini, ancak onları kaybettikleri zaman tam anlamıyla anlayabildikleri düşüncesine hep inandım.</p>
<p>Beyaz kedicik konusunda yaşadığım tecrübe de bu düşüncemi bir kez daha teyit etti.</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">BEYAZ TÜRK</span><br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-1-mevsimler-ve-hayvanlar">1. Mevsimler ve Hayvanlar</a><br />
2. Güzel Günler<br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-3-bekleyis">3. Bekleyiş</a><br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-4-nokta">4. Nokta</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/beyaz-turk-2-guzel-gunler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beyaz Türk (1): Mevsimler ve Hayvanlar</title>
		<link>http://derinsular.com/beyaz-turk-1-mevsimler-ve-hayvanlar/</link>
		<comments>http://derinsular.com/beyaz-turk-1-mevsimler-ve-hayvanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Oct 2006 01:39:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Kaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gerçek Masallar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://endoktrinasyon.com/uncategorized/en-sevdigim-beyaz-turk-1-mevsimler-ve-hayvanlar/</guid>
		<description><![CDATA[Dünyanın kuzey ve güney yarımkürelerinde aynı anda farklı iklimlerin yaşandığını öğrendiğimde 19 yaşındaydım. Bir tren seyahati esnasında gerçekleşen bu büyük uyanış, aynı ölçüde büyük bir şüpheyi de beraberinde getirmişti. Önümdeki metin, bu coğrafi gerçeği her ne kadar açık bir şekilde dile getiriyor olsa da, &#8216;Sahiden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın kuzey ve güney yarımkürelerinde aynı anda farklı iklimlerin yaşandığını öğrendiğimde 19 yaşındaydım. Bir tren seyahati esnasında gerçekleşen bu büyük uyanış, aynı ölçüde büyük bir şüpheyi de beraberinde getirmişti. Önümdeki metin, bu coğrafi gerçeği her ne kadar açık bir şekilde dile getiriyor olsa da, &#8216;Sahiden mi?&#8217; gibisinden bir ihtiyatla aynı metni inanmaz gözlerle birkaç kez okuduğumu hatırlıyorum.</p>
<p><img src="http://www.derinsular.com/im/2006/1002-timmy.jpg" alt="Mevsimler ve Hayvanlar" title="Mevsimler ve Hayvanlar" border="0" /></p>
<p>Bu vahim olay, bana çok önceleri bir ders kitabında gördüğüm bir grafiği hatırlatmıştı. Grafikte, dünyanın güneş etrafındaki ekseni üzerinde dört ayrı nokta işaretlenmiş ve yanlarına mevsimlerin isimleri yazılmıştı. O zamandan bu yana, nasıl olup da güneşe yakın noktaya &#8216;kış&#8217;, uzak noktaya da &#8216;yaz&#8217; mevsiminin işaretlenmiş olduğuna mana verememiştim. Güneş ışınlarının açılarıyla ilgili bir şeyler söylendiğini hatırlar gibiydim gerçi, ama bununla tam olarak neyin kast edildiğinden emin değildim. Bu nedenle de, bir gezegende aynı anda iki mevsimin yaşanıyor olması fikri pek inandırıcı gelmiyordu bana.</p>
<p><span id="more-37"></span>İnsanlık için eski, benim için ise epey yeni olan bu bilginin güvenilirliğini sorgulama amacıyla, yakınlarıma &#8216;Gerçekten de böyle bir şey var mı?&#8217; dediğimde yüzüme hayret hissiyle karışık tuhaf bir gülümsemeyle bakıp ciddi olup olmadığımı anlamaya çalıştıklarını hatırlıyorum. Ne yazık ki &#8216;gayet&#8217; ciddiydim. Ancak, benim ciddiyetimin farkına vardıkları oranda, muhataplarımı bir gülme hissi alıveriyordu. İlkokulda ve sonrasında defalarca öğretilen bir bilgiden üniversite çağına kadar uzak durabilmeyi bir şekilde başarabilmiş olmam beni de düşündürmüyor değildi tabii&#8230;</p>
<p>20&#8242;li yaşlarımın ortasında, bu sefer bir başka konuda, ikinci bir intibah süreci yaşadım.</p>
<p>Hayvanların belli konularda son derece yetenekli oldukları herkesçe bilinse de, fark ettim ki, ben onlara bu konuda kredi verme noktasında hayatım boyunca epey cimri davranmıştım. Zira bana göre hayvanlar son derece düşük zeka seviyelerine sahip olan, kendi varlıklarının dahi pek bilincinde olmayan, acınası varlıklardı. Yunusların ya da kimi köpek türlerinin belli konularda eğitilebildiklerini biliyordum elbette, ama bu durumları sanırım birer istisna olarak değerlendiriyordum. Bu konuda gayriihtiyari bir şeyler öğrenmeye başladıktan sonra fark ettim ki, hayvanları büyük ölçüde bilinçsiz canlılar olarak görmekte olduğumdan, (örneğin) bir köpeğin, karakter itibariyle bir kediden çok da farklı olmadığını zannetmekteydim.</p>
<p>Öğrenmenin yaşı yoktur elbette, ve belki hayatın kendisi de, pek çok yerde dedikleri, gibi bir öğrenme sürecidir. Ama yukarıdakileri kendim yaşamamış olsaydım, yani bu &#8216;geç yaşanmış tecrübeler&#8217; bir başkasına ait haller olarak bana rivayet edilmiş olsaydı, bugün itibariyle büyük ihtimalle o kişinin zeka seviyesi hakkında pek de iyi şeyler düşünmezdim. Ama insan söz konusu olan kendisi olunca, bu gibi durumlarda peşin hükümlü olmaktan ziyade makul bir açıklama bulma yoluna gidiyor.</p>
<p>Evet, hayatımda hiç güney yarımküreye inmemiştim, ama bu konu içinde benim de bulunduğum bir topluluğa defalarca anlatılmıştı. Zaten konu, benim dışımdaki hemen herkes için son derece sıradan bir bilgi durumdaydı. Diğer yandan, evcil olan ya da olmayan hiçbir hayvan beslememiştim, ama &#8216;gözlem yeteneği&#8217; de her insanda bir parça olması beklenen bir şey değil mi?</p>
<div style="margin:30px 0 30px 0;font-size:small;border-top:1px dotted #ccc;border-bottom:1px dotted #ccc;padding:5px 0">
<span style="font-weight:bold;font-size:x-small">BEYAZ TÜRK</span><br />
1. Mevsimler ve Hayvanlar<br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-2-guzel-gunler">2. Güzel Günler</a><br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-3-bekleyis">3. Bekleyiş</a><br />
<a href="http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/beyaz-turk-4-nokta">4. Nokta</a>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://derinsular.com/beyaz-turk-1-mevsimler-ve-hayvanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

