Örneklerin çeşitliliğine rağmen, zihniyet-eksenli farklılıkların yol açtığı sorunların neredeyse tamamını birkaç başlık altında kategorize etmek mümkün. Kategori başlıkları altında en fazla üzerinde durulması gerekeni de, muhtemelen, “anlamlandıramama sorunu”. Zira yukarıdaki örneklerden, erkeklerin kadınları, insan-merkezli düşünenlerin dünya-merkezli düşünenleri, liberallerin demokratları anlamakta zorlandıkları görülüyor. Kimi aşırı örneklerde de, “anlamak” gibi bir kaygıyı zaten baştan gütmeyen aktörlere rastlanıyor. Avatar‘daki Albay Quaritch’in Pandoralıların, ya da Türk milliyetçilerinin Kürtlerin, hassasiyetlerini (ve hatta varlıklarını) umursamaması gibi.
Yazının devamı »
Farklı zihniyet yapılarının tekil bir konu üzerindeki farklı yansımalarını incelemeyi mümkün kılan güncel örneklerden biri de çevre. Zira küresel ısınma, çevre kirliliği, nesli tükenen canlılar gibi konulara yönelik farklı tavırların herbirini, aslında farklı bir zihniyetin tezahürü olarak da görmek mümkün.
Yazının devamı »
Freud, kadınların adalet algılarının erkeklere oranla daha az gelişmiş olduğunu iddia etmişti. Kadınların kolaylıkla hislerinin tesiri altında kalabildiklerini, etik muhakeme kapasitelerinin sınırlı olduğunu varsayan bu yaklaşım, o dönemde hakim olan erkek-egemen paradigmadan ötürü sadece Freud değil, pek çok felsefeci ve filozof tarafından da paylaşılıyordu.
Yazının devamı »
[Agos gazetesinin 19-25 Şubat tarihli sayısında yayınlandı.]
Avatar, sadece bir görsel şölen olarak değil, varlığı farklı şekillerde anlamlandıran insanların bu doğrultuda ne gibi tercihler yapmakta olduklarını gösteriyor olması itibariyle de önemli bir film. Filmde davranışları bu çerçevede değerlendirilmeye müsait çok sayıda karakter var.
Yazının devamı »
Demokratlık ve liberalizmin farklı yaklaşımlarına verilen örnekler, farklı ontolojik varsayımlara ve dolayısıyla farklı analiz birimlerine odaklanan iki farklı zihniyet yapısına karşılık geliyor. Bu çerçevede, liberalizm için bir gerçeklik ancak “talep edildikten sonra” bir anlam ifade ediyor. Örneğin, herhangi bir birey bir şey istedi (ya da “talep etti”) ise, ortaya bir gerçeklik çıkmış oluyor. Söz konusu talebin neden ileri geldiği ise aynı derecede önemli değil. Çünkü liberalizm, kendi yaklaşımı gereği, söz konusu talebin öncelikle (1) başkalarının özgürlüklerini tehdit edip etmediği, ve (şayet etmiyorsa) (2) başkalarının bu meşru talebi engelleme yönünde bir girişimde bulunup bulunmadığı ile ilgileniyor. Bu yaklaşıma göre, bireysel hakları teminat altına alma adına hukuka geniş bir düzenleyici rol tanımak gerekirken, insanların hukukun üstünlüğü ilkesine riayet ettikleri ölçüde hak ihlallerine yönelik tehlikelerin bertaraf edileceği ve dolayısıyla liberalizmin işlevsellik kazanacağı varsayılıyor.
Demokratlık-Liberalizm İlişkisi (3): Bilişsel Boyut: Aynı Gerçekliklere Farklı Yaklaşımlar
22 Eki2009Demokratlık ve liberalizm, farklı ontolojik temelleri ve farklı kaygılarla ortaya çıkmış olan farklı analiz birimleri nedeniyle, karşılaştıkları problemleri de farklı yönleriyle algılıyor ve neticede farklı değerlendirmelerde bulunuyor. Mahçupyan-Yayla tartışmasında da gündeme gelen “karikatür krizi”, demokratlık ile liberalizm arasındaki yaklaşım farkını ortaya koyma adına çok iyi bir örnek.
Karşılıklı iletişim kurma isteği, empati, ikna çabası ve uzlaşı arayışı gibi tavırları bir değer olarak yücelten demokratlığın bu yöndeki vurguları, söz konusu davranış biçimlerini çözüm üretme adına işlevsel bir gereklilik olarak görmesinden ileri gelmiyor. Bu tavırların her birinin, aslında demokratlığa temel teşkil eden ontolojinin birer yansıması olduğunu söylemek mümkün.
Etyen Mahçupyan ile Atilla Yayla arasında yaşanan demokratlık-liberalizm polemiği, pek çok yönü itibariyle, Türkiye’de yakın dönemde gerçekleşen en ilginç entelektüel tartışmalardan biri oldu. Bu tartışma, herşeyden önce, hakim siyasal rejimin kimi otoriter öğelerini savunanlar ile bunlara karşı çıkanlar arasında yaşanan alışılmış polemiklerden farklıydı. Bir başka deyişle, tartışmada yer alan her iki taraf da, otoriter olmaktan uzak bir yaklaşım ortaya koyma kaygısıyla argüman üretiyordu.
Altı ilkenin ifade ettiği manalar dikkate alındığında, Kemalizmin, birbiriyle bağlantısı olmayan iki ana bileşenden oluştuğu söylenebilir. Bu bileşenlerin birincisi, halkçılık-devletçilik-milliyetçilik üçlüsünün oluşturduğu ‘korporatizm’. ‘Ekonomik bileşen’ olarak da ifade edilebilecek olan korporatizm, Kemalist söylemde, imtiyazsızlık esas alınarak eşitlenmiş olan halk kitlesinin, devletin düzenleyiciliğinin merkeze alındığı bir ortamda birbirleriyle rekabet etmeden, bir bütünün azaları olarak faaliyet göstermesini esas alıyor. Azalar arasındaki uyum ve dayanışmacılık ise milliyetçi tezlerle körükleniyor.
Yazının devamı »
Kemalizm, ortaya çıktığı ilk dönemden itibaren hep ‘kavga veren’ bir ideoloji oldu. Kemalizmin kavga ile iç içe olması, hakim sosyal ve kültürel kodlar ile politik ve ekonomik uygulamaları ülkenin ilerlemesinin önünde bir engel olarak görmesinden ileri geliyordu. Buradan hareketle, topluma ve devlete hakim olan bu değerlerin (kalkınma ve çağdaşlık adına) kökten değiştirilmesi gerektiği varsayımı üzerine oturan bir tavır sergileyen Kemalizm, Batıdan rejim ithal etmek suretiyle sağlıklı bir alternatif ortaya koyabileceğine inanıyordu.

Kemalizmin, söz konusu alternatifi ortaya koyabilme adına benimsediği model, o yıllarda kimi Avrupa ülkelerinde yükselişte olan korporatizm oldu. Bu da, ihtimal, kurucu kadronun çöken kapitalist ideolojiye karşı korporatizmin yeni ve muteber bir alternatif sunduğunu, dünyanın da o yöne doğru yol aldığını düşünmelerinden ileri geliyordu.


