Derin Sular hariç tutulacak olursa, Türkçe yayın yapan ve politik konulara odaklanan ‘başlıca’ 6 blog bulunduğunu söyleyebilirim. Bu rakam, Türkiye politikaları söz konusu olduğunda ne kadar mütevazi bir blogküreye sahip olduğumuz konusunda da bir fikir verebilir.
Okuyucuları arasındaki kesişimin önemli bir yüzdeye tekabül ettiğini düşündüğüm bu 6 blogun tamamının ’statükonun Türkiye’ye verdiği zararlar’, ’sivil toplumun önemi’, ’seçici olmayan bir özgürlük anlayışının gerekliliği’ gibi konulara odaklanıyor olması da, ülkemizde bu alandaki blog yazarlığının daha çok bireysel hak ve özgürlükler konusundaki sorunlara kafa yoran ve çözüm üretme arayışında olan insanların ilgisini çektiği imasını içeriyor. Ama tabii Kemalist bir Türkiye’nin neden ülkemiz için daha iyi olacağı yönünde yazılar yazmak isteyenler olursa, onların bloglarını da bir görmek isteriz.

90′lı yıllardan önce, dünya iki kutupluydu.
‘Entelektüel Mülkiyet Hakları’ söz konusu olduğunda; yasaların, çoğu zaman, eser sahibinin ve anlaşma içerisinde olduğu şirketin ‘tüm haklarını mahfuz’ kıldığı söylenebilir. Ancak copyleft, eser sahibinin, kendi rızasıyla, bu haklarının bir kısmından ya da tamamından vazgeçmesi esasına dayanıyor. Bu da, ‘Tüm hakları saklıdır’ (All rights reserved) ifadesinden, tüm hakları umuma devreden ‘public domain’ lisansına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi sonuç veriyor.
1960′lı yıllarda, yazılımların kodları açıktı. Yani kullanıcının, kullandığı yazılımın kodunu geliştirmesi (ya da kişisel sebeplerle değiştirmesi) mümkündü. Ancak sonraki yıllarda, yazılımların kitlesel bir şekilde pazarlanmaya başlanmasıyla, kodların açık bir şekilde kullanıcıya sunulmasına ticari nedenlerle son verildi.