• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

AKP’nin 14 Yılı (2): Basın Özgürlüğü

19 Feb2017
 

Basın özgürlüğüne baktığımızda da benzeri bir manzara ile karşılaşıyoruz. AKP’nin iktidara gelmesinin ardından basın özgürlükleri yükselişe geçiyor. 2004 yılına kadar süren bu yükseliş, 2004-2009 arasında yatay bir seyir izliyor. Yani AKP iktidarının ilk yedi yılında basın özgürlüğünün genel trendinde dikkat çekici bir olumsuzluk yok. 2009 sonrasında ise, her yıl sistemli olarak düşüş yaşanıyor. 2012 yılında, 2002’deki seviyenin de altına inen basın özgürlükleri, 2012-2015 arasında sert düşüşler kaydediyor. (2016 rakamları henüz açıklanmış değil, ama trendin yönünün değiştiğini düşünmek zor.)

Freedom House, Basın Özgürlüğü Endeksi, Türkiye (2002-2015)

Yukarıdaki grafik 2002-2015 yılları için genel bir fikir veriyor. Türkiye’nin artık 100 üzerinden 30’un altına düşmüş bulunan basın özgürlüğü skoru, ülkeyi “Basın Özgürlüğü Bulunmayan” (Not Free) ve aşağıdaki haritada mavi renkle gösterilen ülkeler kategorisine sokuyor. (Yeşil ülkeler Özgür, sarı ülkeler ise, Kısmen Özgür kategorisinde.)

Yazının devamı »

 

AKP’nin 14 Yılı (1): Demokratik Özgürlükler

5 Feb2017
 

ABD merkezli araştırma kuruluşu Freedom House, her yıl üç ayrı konuda özgürlük raporu yayınlıyor. Demokratik özgürlükler (Freedom in the World), basın özgürlüğü (Freedom of the Press) ve internet özgürlüğüne (Freedom on the Net) odaklanan bu üç rapor, ilgili sene zarfında özgürlükler konusunda yaşanan gelişmeleri özetlemenin yanı sıra, her ülkenin bir dizi kriter doğrultusunda puanlandığı bir endekse yer veriyor. Bu yazı, Türkiye’nin AKP yönetiminde geçirdiği son 14 sene zarfında özgürlükler konusunda yaşanan gelişmelerin Freedom House verilerine nasıl yansıdığına odaklanıyor.

Yazının devamı »

 

Faiz, Enflasyon, Erbakan, Erdoğan

1 Dec2016
 

Aşağıdaki grafik, 1970’lerden bugüne Türkiye’nin enflasyon oranını gösteriyor. Önce 1970’lerin ikinci yarısındaki ekonomik kriz… Ardından, kapalı ekonomiyi terk eden Türkiye’nin yüksek enflasyonlu Turgut Özal yılları… 1990’ların ortasındaki Tansu Çiller döneminde devalüasyon… 1999’da iktidara gelen Bülent Ecevit ile yeniden ciddi bir ekonomik kriz ve yeni bir devalüasyon…

Yazının devamı »

 

Koalisyon Notları

28 Jun2015
 

Bir

Bir partinin kendi görüşlerine uzak olan bir parti ile koalisyona gitmesi, prensiplerinden ödün verdiği anlamına gelmez. Doğru bulduğu prensiplerin kısmi olarak da olsa hükümette temsil edilmesini istediği anlamına gelir.

Parti siyasetinin varlık nedeni de zaten budur. Partiler, üretilen politikalar üzerinde kendi değerlerinin ve prensiplerinin belirleyici olmasını isterler. Seçimlerde bu farklı prensipler yarışır ve neticede ortaya bir meclis tablosu çıkar. Bu tablo bazen tek bir partinin iktidarına izin verir, bazen vermez.

Yazının devamı »

 

Biz Bir Toplum Değiliz

5 Apr2015
 

[5 Nisan 2015 tarihinde Serbestiyet‘te yayınlandı.]

Takriben yirmi sene önce, şehirlerarası bir tren yolculuğunda hazin bir hadiseye şahit oldum. Yola çıkmamızdan bir süre sonra, üniformalı TCDD görevlisi, vagonumuza geldi ve biletleri kontrol etmeye başladı. Her halinden gariban bir kimse olduğu anlaşılan yirmili yaşlarındaki bir yolcu, kontrol sırası kendisine geldiğinde utangaç bir ifadeyle biletinin olmadığını söyledi. Daha da kötüsü, üzerinde ödeme yapacak para da yoktu. Bunun üzerine, görevli ona bir sonraki durakta kendisini indirmek zorunda olduğunu belirtti.

Yazının devamı »

 

2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimine Dair Notlar

12 Aug2014
 

[12 Ağustos 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

1. “Eski Türkiye”nin partileri, 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimine ortak bir aday ile girmeyi tercih ettiler. Muhafazakar yönüyle öne çıkan bu aday, (en azından ilk bakışta) CHP’nin genel çizgisi ile bir parça uyumsuzdu. CHP seçmeni, bu adayı çok fazla içine sindiremedi. Neticede kimi CHP’liler ilgili adayı kerhen desteklerken, kimi diğerleri hiç desteklemedi. Hem CHP’liler hem de diğerleri arasındaki yaygın yorumlar, muhafazakar aday seçiminin AKP’yi yenme adına bir strateji (ve hatta bir çaresizlik) olduğu yönünde oldu.

2. Kimi seçim stratejileri vardır ki, strateji oldukları anlaşıldığı ölçüde etkisizleşirler. Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermek de bu türden, baştan ölü doğan bir stratejiydi. Zira, insanlara, “Sen bize normalde oy vermezsin, biliyoruz, ama bu amcayı seversin diye düşündük” demeniz durumunda ikna edici olabilmeniz zor olur. Böyle bir tavır sergilerseniz, insanlar, kendilerini kandırmaya çalıştığınızı fark ederek sizden uzaklaşırlar.

3. İnsanları aptal yerine koymak, onları yeterince tanımıyor olmaktan ileri geliyor da olabilir. Bu nokta önemsiz değil. Zira ilgili kişiler sizin zannettiğiniz kadar aptal değilllerse, onlarla ilgili planlarınızın başarılı olması mümkün olmaz. CHP özelinde belki şunu da belirtmek gerekli: Kendisini çok zeki bulan ve sürekli başka insanların aptallıklarını vurgulayan kimselerden, aptal gördükleri kişileri yönlendirmekte daha mahir olmaları beklenir. Bu konuda defalarca başarısız olmuşsanız, ya ilgili kişiler zannettiğiniz kadar aptal değildir ya da siz zannettiğiniz kadar zeki değilsinizdir. (Tabii bu ikisinin aynı anda doğru olması da mümkün.)

4. Zeka demişken bir küçük detayı da atlamamak gerekli: Herhalde Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçim kampanyasından geriye kalan en unutulmaz öğe, “Ekmek için Ekmeleddin” sloganı olacak. Bu slogan acaba kim(ler)in fikriydi?

5. “Çatı adayı” Ekmeleddin İhsanoğlu’nu pek çok yönü itibariyle Yaşar Nuri Öztürk’e benzetmek mümkün. Ama hatırlamak gerekli ki, CHP’nin geçmiş yıllardaki Yaşar Nuri Öztürk deneyimi, pek çok partilinin onun Atatürkçü-İslam anlayışını dahi kabullenemeyecek kadar laikçi olduğunu göstermişti. Pek tanınmayan bir ilahiyatçının aday gösterilmesi ise, sadece Öztürk’e yönelik tepkilerin benzerlerini yeniden harekete geçirmekle kalmadı; CHP seçmenlerinin ilgili aday ile partileri arasında zihinlerinde net bir bağlantı kurabilmelerini de zorlaştırdı. Hatta, pek çok CHP’li enteresan bir algıda seçicilik örneği sergileyerek Ekmeleddin İhsanoğlu’nun soyadını “İslamoğlu” olarak telaffuz etti. Halbuki, ortada sadece Yaşar Nuri Öztürk’ün medyatik olmayan bir versiyonu vardı.

6. CHP’nin aday seçiminin dışavurduğu bir diğer gerçek ise, parti yöneticilerinin yaşanan onca gelişmeye rağmen (yeni) dindar ile (eski) milliyetçi-muhafazakar kimlikleri zihinlerinde halen ayrıştıramamış oldukları. Seçim sonuçları, AKP tabanının bu konuda çok daha bilinçli olduğunu ima ediyor – ki bu gayet doğal, zira ilgili değişimi yaşayanlar bu kitle içinde yer alıyor.

7. Tabii ortada bir yeni bir de eski Türkiye yok. Yeni Türkiye (tıpkı eskisi gibi) birden fazla blok ve katmandan oluşuyor. Kürtler, yeni Türkiye’nin ikinci büyük bloku. Buradan hareketle, eski Türkiye’nin bu seçimde aldığı oyun %40′ın altında olduğu söylenebilir. (Tabii bunlar ancak kabaca bir fikir verebilecek olan rakamlar.)

8. Bu seçimde en çaresiz vaziyette olanlar herhalde yine Kemalistlerdi. Zira, nisbeten yenilikçi bir muhafazakar, statükocu bir muhafazakar ve Kürt hareketinden gelen bir lider arasında bir tercihte bulunmak durumunda kaldılar. Müslüman ve Kürt kimliklerine yönelik alerjiyle şekillenmiş bir siyasi pozisyon için bunun pek de hoş bir tecrübe sayılamayacağı muhakkak. Yazdıklarına ve söylediklerine bakılırsa, Kemalistler, en az alerji duydukları kimliğe/adaya yönelme eğiliminde oldular. Kürtlerden daha az nefret edenler Selahattin Demirtaş’a, dindarlardan daha az nefret edenler ise, Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy verdiler. Bazıları ise nefretlerini tartmakta zorlandıklarından bu konuda kararsız kaldı…

9. Bu seçim sürecinde de yine pek çok desteksiz şaibe ortaya atıldı. İlk olarak, yurtdışından gelen oylardan sorumlu kişinin AKP’ye yakın olduğu ve dolayısıyla seçime hile karıştırılacağı söylendi. Ne var ki, sonuçlar, yurtdışındaki çoğu merkezdeki oyların (muhtemelen Cemaat’in de etkisiyle) daha çok Ekmeleddin İhsanoğlu’na verildiğini ortaya koydu. Daha da önemlisi, bu iddiaları ortaya atanlar ve yayanlar, yurtdışında kullanılan oyların seçimin sonucunu etkileme ihtimalinin çok düşük olduğunu dikkate almadılar. Bu şekilde bir kez daha görmüş olduk ki, Türkiye’de bir iddianın ortaya atılması için makul olması gerekmiyor. Karşıtları yermesi ya da zan altında bırakması yeterli.

10. Seçimden önce, AKP’lileri kast ederek, “Bunların istisnasız hepsi sandığa gidiyor” diyenler de oldu. Bu denli kesin ve kategorik konuşabilmek, bir yönüyle bilgi kavramına yabancılığın, bir yönüyle de AKP’lileri robotlaşmış, ahmak kimseler olarak algılamaktan kurtulamamanın bir sonucu olsa gerek. Dünya üzerinde istisnasız olarak tamamı sandığa giden takriben yirmi milyonluk bir kitle var mıdır? Böyle bir şey bir kez olsun yaşanmış olabilir mi?

11. Bu gibi sözler sarf edenlerin (hangi siyasi görüşten olursa olsunlar) cahil kimseler oldukları söylenebilir. Ama CHP’lilerin profesörlerinin sözleri de çok iç açıcı sayılmaz. Örneğin, Koray Çalışkan, katıldığı bir canlı yayında, oy kullanmayanlar üzerinden bir hesap yaptı ve seçmenlerin aslında sadece üçte birinin Erdoğan’a oy verdiği sonucuna vardı. Yani Recep Tayyip Erdoğan’ın aslında seçimleri kazanmadığı yönünde argüman üretme geleneği, bu seçimden sonra da sürmüş oldu… Çalışkan, bu argümanını dile getirirken, oy kullanmayanların siyasi tercihlerinin dağılımı konusunda herhangi bir veriye atıfta bulunma ihtiyacı hissetmedi. Oy kullanmamayı neden bilinçli bir siyasi tavır olarak yorumlamamız gerektiğini ya da bu bilinçli tavrın neden adaylardan sadece birinin meşruiyetini azalttığını açıklama ihtiyacı da hissetmedi. Kimi seçmenler kendilerince nedenlerle bilinçli bir boykot tavrı geliştirmiş olsalar dahi, oy kullanmayanların tamamının ya da ezici çoğunluğunun bu kategoriye dahil olduklarını nasıl varsayabileceğimizi de söylemedi. Zaten Çalışkan bu şekilde açıklamalar yaptıktan kısa bir süre sonra Ekmeleddin İhsanoğlu’nun en yüksek oy oranlarına sahip olduğu kıyı şehirlerinin, aynı zamanda katılım oranlarının da en yüksek olduğu yerler durumunda olduğu ortaya çıktı. Tek başına bu veri dahi, geriye söylenecek pek bir şey bırakmıyor. Ama şu noktanın artık anlaşılması lazım: Bazı seçmenler bir lideri meşru görmüyor ve seçilmemesini istiyorlarsa, yapmaları gereken şey sandığa gitmemenin tam tersidir. (Bu basit şeyi söylemek dahi insan zekasına hakaret aslında. Ama böyle yorumlar karşısında ortada başka çare kalmıyor.)

12. Koray Çalışkan, Recep Tayyip Erdoğan’ın bu seçimde başarılı bir sonuç elde edemediğini de söyledi. Hayatı boyunca girdiği bütün seçimlerden zaferle çıkan bir siyasi liderden söz ediyoruz. Bu kişi, bir siyasi partinin başkanı olarak oy oranını sürekli artırmasının ardından, ülkenin ilk cumhurbaşkanlığı seçimini de ilk turda kazandı. Bu gerçekler, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde belki daha çok uzun bir süre benzeri görülmeyecek derecede başarılı bir siyasi kariyere karşılık geliyor. Yine de hiç kimse elbette Erdoğan’ı başarılı bulmak zorunda değil. Ama insan merak ediyor: Acaba Erdoğan’ın bazı insanlar tarafından başarılı sayılabilmesi için daha neler yapması gerekiyordu?

13. Seçimin ardından yapılan hazin değerlendirmelerin bir diğeri de, Cemaat’e yakın olan bazı insanlardan geldi. Bu kişiler, bir ülkede demokrasinin seviyesini halkın belirlediğini, Türkiye’de halkın seviyesinin düşük olduğunu, dolayısıyla demokrasinin de makul sonuçlar ortaya çıkarmadığını söylediler. Peki bu sözler ne mana ifade ediyor? Aslında bir halkın seviyesi, o ülkede sadece demokrasinin değil, her şeyin seviyesini belirler. Yani bu genel bir kural. Ama bu kuraldan hareketle sadece AKP’lileri eleştirmek ya da genel olarak seçim sonuçlarının makul olmadığı sonucuna varmak pek mümkün değil. Kaldı ki, bu tür sözleri düne kadar daha çok Kemalistler söylüyorlardı (ve doğrusu bunları daha ziyade kendileri söyleyip kendileri dinliyorlardı). Bunları hatırlamakta ve biraz daha dikkatli konuşmakta fayda var.

14. Recep Tayyip Erdoğan son dönemde (muhtemelen malum gelişmeler nedeniyle kendisini tehdit altında hissettiği için) sert bir üslup edindi ve kimi otoriter adımlar attı. Bu tavrı, kendisine kategorik bir karşıtlığı bulunmayan insanları dahi tedirgin etti. Bu insanlar, seçimden önce, “Aslında Erdoğan’ın kazanmasını istiyorum, ama açık ara ile kazanmasını ve bunu son dönemdeki tavrının halk tarafından onaylandığı şeklinde yorumlamasını istemiyorum” deme noktasına geldiler. Yani, son dönemdeki gelişmeler daha farklı olsaydı, Erdoğan bu seçimde çok daha büyük bir zafer de elde edebilirdi. Ama daha da önemlisi şu ki, bu tedirginlik temelsiz değil. Çok sayıda insan, yetki sahibi insanların bu denli sert ve eleştiri kabul etmez tavırlarını rahatsız edici buluyor. Bu gayet anlaşılabilir bir rahatsızlık ve buna saygı duymak gerekli. Bundan sonrası için, hem siyasetin tansiyonunun düşmesi, hem de AKP’nin başarısının sürdürülebilirliği, biraz da bu endişelerin giderilmesi ile mümkün.

15. Sertliğin siyasetin normal üslubu haline gelmesi epey problemli. Ancak, şunu da unutmamak gerekli ki, Erdoğan’ın sertliğinin halen prim yapıyor olması nedensiz değil. “Erdoğan çok sertleşti” demek tek başına doğru bir tespit olsa da, bu tespit, seçmenin bu tavrı neden cezalandırmadığı sorusunu cevaplandırmıyor. Hatta, Erdoğan’ın sertliğini Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi değişim sürecinde gerekli görenler de hiç az değil. Zira, insanlar artık (sözgelimi) küstah bir yargı mensubunun kamera önünde ülkenin başbakanına ve cumhurbaşkanına bir saat boyunca fırça atmasını sineye çekmek istemiyorlar – ki bu noktada haksız da değiller. Dolayısıyla, bazı şeylerin normale dönmesi için eski Türkiye’ye özgü bazı demokrasi dışı tepkilerin ortadan kalkması gerekli. (Ama tabii bu tepkilerin yerini yeni türden bazı demokrasi dışı uygulamaların anlamaması da önemli.)

16. Erdoğan, seçim zaferinin ardından olumlu ve kuşatıcı bir balkon konuşması da yaptı. Seçim öncesindeki sertliği gibi, bu konuşmanın kuşatıcılığı da sürpriz değildi. Bir örnekle izah etmeye çalışayım: ABD’deki başkanlık ön seçimlerinde aday adayları birbirleriyle rekabet halinde iken son derece aşırı uçlarda yorumlar yaparlar. Cumhuriyetçi aday adayları daha da sağcı, Demokrat aday adayları ise daha da solcu olur. Zira, ön seçimlerde oy kullanan partililer, daha ziyade partinin aktivist kesimindeki insanlardan oluşur ve bu kimselerin siyasi duruşları çok daha güçlüdür. Bu şekilde birbirleriyle yarışan liderler, adaylığı elde ettikten sonra ise söylemlerini derhal değiştirerek sağ ve sol uçlardan hızla merkeze doğru gelirler. Zira ABD iki partili sistemin hakim olduğu bir ülkedir ve adayların mümkün olduğunca herkesin oyunu alabilmek için sivri söylemlerden kaçınmaları ve herkese hitap etmeleri gerekir. Erdoğan da gündeme göre söylemini değiştiren pragmatik bir lider. Peki bu tavır eleştirilmeye müsait mi? Elbette öyle. Ama şu da doğru ki, AKP’nin tabanı gibi lideri de kendisine hakaret edenlerden daha zeki ve rasyonel.

17. Son olarak, Erdoğan’ın bugüne dek hep çok şanslı olageldiğini de belirtmek gerekli. Hayatındaki her kritik dönemde, hep işine yarayaracak ve olayların seyrini onun lehine değiştirecek gelişmeler yaşandı. Bir de Ekmeleddin İhsanoğlu’nu düşünün. İhsanoğlu, İsrail ve Filistin arasındaki çatışmada Türkiye’nin tarafsız kalması gerektiğini söyleyen (ya da öyle anlaşılmaya çok müsait olan) sözler sarf etti. Onun bu sözlerinin ardından, Gazze’de yeniden bir savaş patladı ve İsrail’e yönelik öfke yeniden doruğa çıktı!.. “Bu son derece ciddi bir şanssızlık örneğidir” denebilir. Öyledir de. Ama bazısına bazı şeyler müstehaktır; acınmaz.

18. Her şey bir yana, Türkiye’nin son yedi sene içinde aldığı mesafe her yönüyle hayranlık uyandırıcı. Nereden nereye

 

Madencileri Kim Öldürdü?

15 May2014
 

[15 Mayıs 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa’nın Soma ilçesindeki maden ocağında bir facia yaşandı. Bu facianın hemen ardından iki belirgin tavır ortaya çıktı:

Tavır 1:

Kazalar, hayatımızın bir parçası. Her ne kadar istemesek de kazalar oluyor ve neticede insanlar büyük trajediler yaşıyorlar. Bu trajedileri bir millet olarak göğüslememiz ve siyasi malzeme aracı haline getirmememiz gerekli.

Yazının devamı »

 

23 Nisan, 24 Nisan

23 Apr2014
 

[23 Nisan 2014 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Bizim çocukların bayramı

1937 yılında, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı, Dersim’de bebekleri ve çocukları dahi içeren bir toplu imha emri verdi. 23 Nisanlarda, işte bu cumhurbaşkanının “çocuklara armağan ettiği” bayramı kutluyoruz. Bu çelişkinin eskiden belki bir mazereti vardı; Dersim ile ilgili gerçekler, Türkiye’de Kürt ya da Alevi olmayanlarca çok fazla bilinmiyordu. Bugün ise durum farklı. Ne var ki, gereken insani tepki halen ortaya çıkmış değil.

Yazının devamı »

 

Bir Anıtkabir Masalı (2): Ejderha’nın Varlığına İman

17 Nov2013
 

[17 Kasım 2013 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Eğitimsiz insanların, mantık hatalarını tespit etmekte zorlanmaları doğal. Ancak, Türkiye’ye baktığımızda, hatalı argümanlarla konuşmanın ülkenin en eğitimli insanları arasında dahi son derece yaygın olduğunu görüyoruz. Peki, temel eksiklerimiz neler? Ya da, daha çok neleri anlamakta, fark etmekte zorlanıyoruz?

Yazının devamı »

 

Bir Anıtkabir Masalı (1): (Neticeyi Doğrulama)

12 Nov2013
 

[12 Kasım 2013 tarihinde Serbestiyet’te yayınlandı.]

Elimizde iki gözlem var:

Gözlem 1: 10 Kasım 2012 tarihinde Anıtkabir’i 413.568 kişi ziyaret etti.
Gözlem 2: 10 Kasım 2013 tarihinde Anıtkabir’i 1.089.615 kişi ziyaret etti.

Bu iki gözlemden ne gibi sonuçlar çıkarabiliriz? Aslına bakılırsa, pek bir şey söylemek zor… Zira, ikinci gözlem tarihindeki ziyaretçi sayısının birinciden (takriben) %163 daha yüksek olduğunun ötesinde buradan bir sonuç çıkmaz.

Yazının devamı »