• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

Operasyonel Bir İsimlendirme Olarak Türban

10 Eki2010
 

[11 Ekim 2010 tarihli Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Üniversitelerdeki başörtüsü yasağının yeniden gündeme geldiği bugünlerde çözümün gerçekleşmesi ve daha da önemlisi sürdürülebilir kılınması adına, bu konuda yaşanan (ya da yaşatılan) kavram karmaşasının daha geniş kesimlerce dikkate alınması gerekli. Zira, türban çok yakın sayılabilecek bir zamana kadar hiç kimsenin duymadığı, Türk siyasal rejiminin İslam’a ve spesifik olarak da örtünmeye yönelik olumsuz tavrını maskeleme adına 1980′li yıllarda ortaya çıkarılmış olan bir isimlendirmedir. Kelimenin gerçek anlamı, Taraf gazetesinde yayınlanan 28 Eylül 2010 tarihli karikatürde de (çeşitli kaynaklarla birlikte) ifade edildiği gibi, “sarık”tır.

Yazının devamı »

 

İsrail, Musevilik ve Antisemitizm

10 Oca2009
 

Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç, “İsrail dinî mi?” başlıklı yazısında Musevilik, siyonizm ve antisemitizm kavramlarını değerlendiriyor:

Tanrı inancını ve dinî referansları reddeden bir Yahudi, eğer başka referans çerçevesi içinden dünyaya bakıyorsa, bu “dindar bir Yahudi” olmadığı gibi “siyonist” de değildir. Böylelerinin sayısı çoktur; bunlar hem İsrail’de hem dünyanın birçok yerinde bugünkü İsrail devletinin yürüttüğü insanlık dışı politikaları, yaptığı katliamları samimiyetle protesto eden, siyonistlerin altına imza attığı vahşetten utanç duyan insanlardır.
Aynı şekilde samimi “dindar Yahudiler ve hahamlar” da “siyonist olmayan Yahudiler” gibi hem bir devlet olarak İsrail’in politikalarına karşı çıkıyorlar, hem dahası bir kısmı “İsrail devleti”nin kendisini Yahudi inancına aykırı buluyorlar. Burada özenle yapılması gereken şey Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “Kitap ehli hepsi bir değildir” genel hükmüne uygun olarak “Siyonist Yahudiler”in vahşetine haklı olarak karşı çıkarken, siyonist olmayan ateist, agnostik veya samimi dindar Yahudileri aynı kefeye koymaktan kaçınmak olmalıdır ki, bu yapılmadığı takdirde insan farkından “anti semitik” olur, anti semitizm, İslam bakış açısından yasaktır, suçtur.

Yazının devamı »

 

Üslup, İçeriği Kurtarır Mı?

7 May2008
 

Toktamış Ateş, Bugün gazetesinde yayınlanan ‘Referandum sürprizi‘ başlıklı yazısında Yargıtay başsavcısının AKP’nin kapatılması istemiyle açtığı davanın iddianamesini, daha çok Fatih ilçesinde yaşayan çarşaflı kadınlar ekseninde değerlendiriyor:

[İ]nternet üzerinden aldığımız iddianamedeki suç kanıtları, benim açımdan inandırıcı olmadı. Onları bir yana bırakarak; bizim Fatih’teki evin etrafında türeyen kara çarşaflıların, çoğalma hızını saptasalar, çok daha inandırıcı bir iddianame kaleme alabilirlerdi. Gerçekten, kara çarşaflı hanımlarımızın sayısı; sanki bir yerden işaret almışlarcasına, inanılmaz bir biçimde arttı. Eskiden, daha çok Çarşamba ve Draman taraflarında görülen bu hanımlar, şimdi Fevzi Paşa caddesinin, sağ tarafındaki sokaklara dadandılar. Ne diyelim, hayırlısı olsun. Bu da onların tercihleri…

Yazının devamı »

 

Hilal ve Haç

13 Mar2008
 

Hürriyet gazetesinin Anadolu Ajansı’ndan aktardığı bir habere göre, İzmirli bir avukat FC Inter takımını, formasında haç işareti bulunuyor olması nedeniyle UEFA’ya şikayet etmiş. UEFA’nın şikayeti işleme koymasına rağmen soruşturmada herhangi bir ilerleme görülmemesi üzerine de söz konusu avukatın bir arkadaşı da UEFA’yı FIFA’ya şikayet etmiş.

Yazının devamı »

 

Pakistan (3): Hint Hilafet Hareketi ve Türkiye

4 Kas2006
 

Pek çok insan, içinde bulunduğu siyasal yapıyı (bariz nedenlerden ötürü) subjektif bir gözle değerlendirir. Bu nedenle, aynı yapıyı ‘dışarıdaki’ gözlerin nasıl algıladığını incelemek çok daha kuşatıcı bir tasavvur sunabilir.
Mevlana Şevket Ali ve Mevlana Muhammed Ali
Türkiye, Batı tarafından nasıl algılandığını dikkatlice takip etmesine (ve hatta bu algıyı değiştirmek üzere toplumu dahi değiştirmeye hazır olmasına) rağmen, diğer toplumları neredeyse tamamen göz ardı ederek avrosantrik bir tutum sergiliyor. Tarih öğretimine de damgasını vuran bu tutum, Osmanlı dönemini dahi, ‘Avrupa’yı fethi’ ölçüsünde başarılı bulan ya da ‘Viyana’ya kadar gidebilmiş olmakla ilişkilendiren bir zihniyeti sonuç veriyor. Bütün bunlar sonucunda da, bu zihniyetin, Arap Yarımadası’nda doğup Orta Asya’ya uzanan ve oradan da yönünü Anadolu’ya çeviren İslamiyet’in bu yolculuk esnasında bıraktığı izler hakkında hiçbir fikri olmuyor.

Yazının devamı »

 

Pakistan (2): İskender Mirza ve Demokrasi

3 Kas2006
 

Pakistan’ın hikayesi, hazin bir hikayedir. Çünkü Muhammed Ali Jinnah‘ın öncülüğünde, büyük umutlarla kurulan Pakistan, bu büyük liderin ardından, demokrasi ile askeri rejimler arasında gidip gelen bir istikrarsızlık örneği oldu. Sosyal, politik ve ekonomik istikrarsızlıklar, pek çok Batılı siyasal bilimcinin Pakistan’ı, muktedir olamayan, başarısız bir devlet (failed state) olarak nitelendirmesine neden oldu.
Muhammed Ali Jinnah
1947 yılında kurulan Pakistan, ilk anayasasına kavuşacağı 1956 yılına kadar geçecek olan 9 yıl zarfında siyasi çalkantılardan bir türlü kurtulamadı.

Yazının devamı »

 

Pakistan (1): Muhammed Ali Jinnah ve Mahatma Gandhi

3 Kas2006
 

Pakistan’ın hikayesi, hazin bir hikayedir. Çünkü Muhammed Ali Jinnah‘ın, uzun yıllar süren siyasi mücadele sonunda Hindistan’dan koparıp aldığı Pakistan, çok büyük umutlarla kurulmuştu. Zira Pakistan, yıllardır acımasız İngiliz sömürge yönetimi altında ezilen güney Asya halkının bağımsızlığına kavuşuyor olmasını yeterli bulmayan Jinnah’ın öncülüğüyle gerçekleşmiş olan bir projeydi.
Mahatma Gandhi
Jinnah, Hindistan müslümanlarının yıllardır İngilizler’den çektiklerinin bir benzerini, şimdi de Hindular karşısında bir azınlık durumuna düşerek yaşamalarını istemiyordu. Bu nedenle de, Hindistan’dan bağımsız, müslüman bir ‘Pakistan’ kurulması fikrine giderek daha çok bağlanmıştı.

Yazının devamı »

 

Oray Eğin ve Üçüncü Kuşak Beyaz Türkler

12 Eyl2006
 

‘Eğer tek bir kişi haricindeki bütün insanlık bir fikir üzerinde uzlaşsa, ve sadece bir tek kişi karşı görüşte olsa, bütün insanlığın bu bir tek kişiyi susturması, bu tek kişinin – gücünün yetmesi durumunda – tek başına bütün insanlığı susturmasından daha kabul edilebilir olmazdı.’

Oray Eğin ve Üçüncü Kuşak Beyaz Türkler

Bu sözler, John Stuart Mill‘in ‘Özgürlük Üzerine‘ adlı efsanevi makalesinin ikinci kısmında yer alıyor.

Yazının devamı »

 

Meritokrasi Özürlü Resmi İdeolojinin Karaktersiz Yığınları

29 Ağu2006
 

Özlem Albayrak’ın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan ‘Başörtüsü modası‘ başlıklı yazısından:

Mehmet Y. Yılmaz’ın önceki günkü yazısı, o dönemde isteyenin açık, isteyenin başörtülü okuyabildiği İmam Hatip yıllarında yaşadığım bir olayı hatırlattı. İl çapında düzenlenen kompozisyon yarışmasında birinciliği kazanmış olan ben yerine, ödülün saçı açık olan bir sınıf arkadaşıma takdimini.
Anonslanan adımın ardından salona giren ve alayişli konuşmalar sonrası hediyeleri alarak görevini tam tekmil yapmış olmanın gururuyla gülerek yanımıza gelen sınıf arkadaşıma elindekilerin hiçbirini istemediğimi söyledikten sonra, şirin bir yüzle yanımda duran edebiyat öğretmenime döndüğümde, önceden seçilmiş olduğu fazlasıyla kibar, çokca sevgi yüklü oluşundan anlaşılan cümlelerle bana, örtü konusunda hepsi orada bulunan milli eğitimin üst yöneticileri nazarında doğabilecek sakıncalardan, hem örtünün moda olmadığından, “modern” insan olmanın faydalarından falan bahsettiğini hatırladım.
Sonuçta kala kala allanıp pullanarak kurulmuş, kibarlaştırılarak telaffuz edilmiş bir “işine gelirse” cümlesi kalan bu konuşmanın ardından, henüz start almış bu maratonda, potansiyel gericiler, uzaylı demodeler için dizayn edilmiş fazladan konulan çeşitli tür ve ebatlardaki engellerin üzerinden bir bir atlamak zorunda olduğumuz idraki belirmişti sadece. Can sıkmadan, umut yitirmeden içselleştirilen bir idrakti bu.

Mehmet Yılmaz’ın sığ değerlendirmelerine değinmenin elbette gereği yok. Ama Albayrak’ın aktardığı tablo, Türkiye Cumhuriyeti politikalarına hakim olan köhne resmi ideolojinin meritokrasi özürünün ne denli ciddi boyutlarda olduğunun bir göstergesi. Zira bir ödül, ortaya bir eser koyarak ona hak kazanana değil, emaneten, sadece ve sadece ‘görüntüsü’ itibariyle belli normlara uyan bir başka kişiye veriliyor.
Üstleri her aklına geldiğinde duyduğu korku hissi ile yaşayan ve insan türünün seviye ve erdem itibariyle en aşağılık örneklerinin sergilenmesine neden olan memur zihniyeti değil sadece burada iğrenerek bakılması gereken. Asıl kafa yorulması gereken konu, bir başkasının hak ettiği ödülü, sahte bir isimle sırıta sırıta alabilecek karaktersizler ordusu yetiştiren, insanları hepten çirkefleşmeye müsait kılan bir eğitim sistemi.
Eğer bu akıl almaz olay, gerek doğuştan gelen karakteristik özellikler, gerekse doğrultusunda yetiştirildiği değerler itibariyle sağlam kişilikli insanlardan oluşan bir topluluğun içinde gerçekleşseydi, hiç kimse bir başkasının hakkının yenmesini ve de (hazirunu aldatmaya yönelik bir düzenlemeyle) bir başka kişinin ödülünü almayı kabul etmezdi. Şayet her topluluğun içinden çıkabilen ciğeri beş para etmez sahtekarlardan biri böyle bir şeyi kabul etse, o zaman da diğerleri bunu protesto eder, böylesi bir ahlaksızlığın tertip edilmesine müsaade etmezlerdi.
Bir başkasının ödülünü almakta mahzur görmeyenler, dahası bunu sırıta sırıta yapanlar, ve bütün bunları sanki çok normal bir şeymiş gibi izlemekte mahzur görmeyenler, aradan yıllar geçtikten sonra nasıl insanlar olup çıkıyorlar, ne gibi işlerle uğraşıyor ve işlerini nasıl yapıyorlar, menfaatleri öyle icap ettiğinde neleri ve kimleri nasıl çiğniyorlar, nasıl bir dünyaları var, rüyalarında neler görüyorlar – düşünmemek mümkün mü?

 

Atatürk'ü Seven Türbanlılar

13 Mar2006
 

Hürriyet gazetesi yazarı Tufan Türenç, DYP’li kadınlarla bir söyleşi yaptığından söz ediyor bugünkü yazısında. Söz konusu söyleşi sırasında, bir başörtülü bayan söz alarak Sayın Türenç’e şunları söylemiş:

Atatürk

“Ben türbanlıyım ama Atatürk’ü çok seviyorum. Ona bağlıyım ve ben Atatürkçüyüm. Sakın türban takıyorum diye Atatürk karşıtı olduğumu sanmayın. Türbanlı bir insan Atatürk’ü sevemez mi?”

Sayın Türenç’in kendisine yanıtı şöyle olmuş:

Yazının devamı »