Türkiye’de, ancak yeri ve zamanı geldiği düşünüldüğünde servis edilmesinin doğru olacağına inanılan ve bu nedenle de ‘beklemede tutulan’ çok sayıda konu var. Bu konuları iki kısımda incelemek mümkün:

Daha çok belli şahıs, şirket ya da kuruluşlar hakkındaki istihbaratın, ‘zamanı geldiğinde’ (çoğu zaman gerekli ‘süslemeler’ de yapıldıktan sonra) hayata geçirilmesi, birinci kısım altında değerlendirilebilir. Bunlar, etkisi ve sonuçları son derece yaygın olsa dahi, hedefi genellikle tekil olan operasyonlardır denilebilir.
Haber dergileri arasındaki savaşın salt fiyat bazlı olduğu ve içerik konusunda herhangi bir rekabet yaşanmadığı söylenebilir. Çünkü Aktüel, isminin başına ‘Yeni’ kelimesini de ekleyerek daha genel anlamda bir yeniden yapılanma içerisine girdiğini ifade etti. Ancak Tempo dergisi adına yeni olan pek bir şeyden söz etmek mümkün değil.
Bu haftaki sayıları karşılaştırıldığında, iki derginin artık boyutları dışında pek de benzer bir yanlarının kalmadığı açıkça görülüyor.
Bugün Altunizade yakınlarında küçük, sessiz ve şirin bir sokakta tek başıma yürürken Engin Noyan’la karşılaştım. Ayak üstü de olsa kısaca sohbet etme imkanımız oldu. Engin Bey’e geçtiğimiz günlerde TRT-1′de konuk edildiği bir programda kendisini izleme fırsatı bulduğumu belirttiğimde gülümsedi. Söz konusu program, Ortaköy’de gayet içten ve samimi bir havada canlı olarak gerçekleşmişti. Ancak daha sonra bu programı yazı konusu eden Emin Çölaşan, konukların “kerametleri kendilerinden menkul birileri” olduğunu söylemiş, Sayın Noyan için ise “şarkıcılık sonrası hidayete erip İslamcı olan bir vatandaş”, “Geçmişin keskin solcusu!” ifadelerini kullanmıştı.
Reuters muhabirinin konuştuğu bir Özbekistanlı, “Polisin üzerimize ateş açacağını da bilsek yürüyeceğiz” demişti. Belli ki dayanılmaz hale gelen bu saçmalıklardan artık iyice usanmıştı ve belki de en azından çocuklarının daha farklı şartlar altında büyüyebilmesini istiyordu. O bu beyanatı verdikten 1 saat kadar sonra Özbekistan polisi halkın üzerine ateş açtı. Ancak orada haksızlığa karşı yollara dökülen orta yaş üzeri kadınlar dahil herkes dünyanın belli bir kesiminin gözünde isyancı terörist kimliğindeydi. Çünkü onların üniformaları ya da resmi görevleri yoktu.
Özbekistan yıllardır İslam Kerimov adlı acımasız bir diktatör tarafından yönetiliyor. Kerimov rejiminin göz altına aldığı kişilere sistematik olarak canavarca işkenceler uygulanıyor. Gaz maskesiyle boğulan, penseyle el ve ayak tırnakları çekilen ve kaynatılarak öldürülen insanlar yıllar öncesinden kayıtlara geçmiş durumda. Her ne kadar gündeme gelmese de, dünyanın gözleri Irak’a çevriliyken bütün bunlar her gün yaşanmakta. İnsan hakları örgütleri ülkede şu an 6 binin üzerinde siyasi suçlunun bulunduğunu tahmin ediyor. Tabii suç kavramının anti-demokratik yasalarca tanımlandığında ne anlamlara gelebileceği malum.
Özbekistan, büyük doğal gaz ve petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen, ülkedeki ortalama aylık ücret sadece 30 dolar! Ekonomik bir ilerleme söz konusu değil. Serbest piyasa yok. Herşey sıkı bir devlet kontrolü altında. Özbekistan’da – hemen her türlü diktatörlükte olduğu gibi – hukuk, asayiş ve ekonomi organları olabildiğince merkeziyetçi ve monolitik bir yapıya sahip. Yaşanılan sosyal ve ekonomik kısıtlamaların da tesiriyle, devlet halk nezdinde meşruiyetini yitirmiş durumda.


