AKP’nin oy vermeyenlerin yüzdesini hesap etmek suretiyle mevcut hükümetin meşruiyetini sorgulayan çok sayıda (sözde) siyasi analizci var Türkiye’de. Mesela 2007 genel seçimlerinde AKP’nin %47 oy almış olmasını, halkın %53′ünün AKP’ye güvenmediği şeklinde okumayı tercih ediyorlar. Benzeri bir hesabı başta CHP olmak üzere diğer partiler için de yapmak istemiyor olsalar da, yürüttükleri mantık bu.
İnsanlar hakkında yazı yazmaktan hiç hoşlanmasam da, kimi haksızlıklar karşısında sessiz kalmak da zor oluyor. Şöyle ki, Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan bugünkü yazısında, Genç Siviller’in bugüne kadar hep risksiz eylemler yaptıklarını, yaptıkları en büyük eylemin “Çankaya Köşkü’ndeki resepsiyona spor ayakkabıyla gitmek” olduğunu söylemiş. Sonra da, 1 Mayıs sabahı The Marmara Oteli’nin penceresinden pankart sarkıtmalarını cesur bir eylem olarak nitelendirmiş ve övmüş.
İsrail’in Haaretz gazetesi yazarı Zvi Ba’rel bir yazı yazdı.
Ne dedi?
Dedi ki, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Gaze saldırısı başlamadan kısa bir süre önce Ehud Olmert’i aradı, ama Olmert telefona çıkmadı.
Neden çıkmamış Olmert telefona?
Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan, 27 Temmuz 2008 tarihinde yayınlanan yazısında, Turkcell’in yeni reklamlarında Recep İvedik karakterinin kullanılıyor olmasından hareketle, kendisinin söz konusu reklamın hedef kitlesinde yer alanlardan olamayacağını belirterek aboneliğini iptal edeceğini duyurmuştu. Bir telefon şirketinin sunduğu hizmeti kullanıyor olmak, kişinin söz konusu şirketin (hatalı ya da hatasız bir şekilde) tespit ettiği hedef kitle ile kendisini özdeşleştirme gereği duyması için herhangi bir neden teşkil etmese de, Ahmet Hakan bu durumdan gocunabilmeyi bir şekilde başarmış. Ancak aynı Ahmet Hakan, daha sonra Turkcell yetkililerinin kendisiyle bu konuyu görüştüklerinde söz konusu reklamı beğeniyle izleyenler arasında AB grubuna giren tüketicilerin de bulunduğunu aktarmaları üzerine bu duruma şaşırdığını da gizlemiyor. Zira bu acı(!) gerçekle yüzleşmesinin ardından çıkar yol bulamayınca, “Çekip gideceğim ulan bu memleketten” diye (kendi ifadesiyle) sayıklamaya da başlamış.
Güngören’de patlayan bombanın ardından Hudson Senaryosu tekrar gündeme geldi. Söz konusu senaryonun Türk kamuoyunca bir tür eylem planı (ya da eylem hazırlığı) gibi değerlendirilmekte olması, aslında bu tür düşünce egzersizlerine alışkın olunmamasından ileri geliyor.
Hürriyet gazetesinin internet sitesinde manşetten girilen ve ‘hürriyet.com.tr özel’ damgasıyla sunulan ‘Terör ininde teknoloji harikası telsiz‘ başlıklı haberde, Güneydoğu’da önceki gün yapılan operasyonlarda Şırnak ve Diyarbakır’ın dağlık kesiminde kimi elektronik malzemelerin ele geçirildiği bilgisi veriliyor. Habere göre, ele geçirilen cihazlar arasında “en dikkat çekici” olanı, “çok gelişmiş özellikler”e sahip olan “teknoloji harikası” telsizler. Zira haberde, söz konusu telsizlerin (dizüstü bilgisayar yardımıyla) internete bağlanabiliyor, çevredeki tüm frekansları yakalayabiliyor(!) ve hatta “en ilginci”, uçakların haberleşmesini bile dinleyebiliyor oldukları gibi örnekler verilerek PKK’nın elinde ne denli ileri teknoloji ürünleri bulunduğu fikri uyarılıyor.

Haberde telsizin Japon yapımı Yaesu marka olduğu ve hatta fiyatının 500 doların altında olduğu bilgisi verilse de, haberin sunuluş şekli ve metnin genel üslubu, söz konusu telsizlerin temin edilmesi son derece güç olan ileri seviyede casusluk araçları gibi anlaşılmasına neden oluyor. Yani Hürriyet, açık ve net bir şekilde yalan söylemiyor, ancak haberi, “Bu telsiz sayesinde teröristler her türlü arazi koşulunda çevredeki telsiz konuşmalarını dinleyebiliyor, televizyon yayınına ulaşabiliyor ve internete bağlanıp tüm dünya ile iletişime geçebiliyor” gibi cümlelerle öyle bir şekilde kurguluyor ki, Türkiye’de zihinlerin arka planında her zaman güçlü bir şekilde var olan ‘dış güçler’, ‘teröre destek olanlar’ ya da ‘etrafı düşmanlarla çevrili Türkiye’ gibi kaygıları harekete geçirecek kimi sinyallerin alınmaması imkansız hale geliyor.
Yazının devamı »
Kişisel sitemin aphorisms bölümüne geçenlerde şöyle bir cümle eklemiştim: “Since childhood, people who knew me tended to either like or hate me so much. For some reason, there has rarely been a midway between extremes.” Bugün tekrar düşündüğümde bu durumun sadece Türkler için geçerli olduğunu fark ettim ve cümleyi şöyle değiştirdim: “All the Turkish people who got to know me personally tended to either like or hate me so much. For some reason, there has rarely been a midway between extremes.” (Dikkat edilirse, burada beni site üzerinden değil, şahsen tanıyan insanlardan bahsediyorum.)
Aradan bir asra yakın bir zaman geçmiş olmasına karşın hala her yıl 18 Mart’ta Türkiye’nin farklı bölgelerinden pek çok insan Çanakkale şehitliğini ziyarete gidiyor. Bu ilgi her ne kadar ilginç ve hayret uyandırıcı olsa da, kimi insanların her yıl aynı yere Avustralya’dan kalkıp geliyor olmaları, bu durumu daha da ileri bir boyuta taşıyor. Zira milliyetçi hislerin her daim canlı olduğu bir ülkede Çanakkale’ye olan ilginin azalmamasını açıklamak çok zor olmasa da, aynı nedenselliği Avustralyalılar için kurabilmek mümkün değil. Bu durum da, bundan bir asır kadar önce, yaşadıkları yere çok uzak bir cephede savaşmış ve dahası yenilgiye uğramış olan Avustralyalılar için Çanakkale’yi cazip kılan şeyin ne olduğu sorusunu akla getiriyor.
Problemlerimizi yasaklar yoluyla ‘ortadan kaldırarak’ çözmeye o kadar alışmışız ki, önümüze ister sosyal, ister politik, isterse ekonomik bir sorun gelsin, çözüm adına doğal refleksimiz o konuyla ilgili sakıncalı(!) unsurları derhal yasaklama yoluna gitmek oluyor.
Yaklaşık üç yıldır makale yayınladığım bu sitenin geçtiğimiz günlerde ‘hack’lenmesinin ardından, bu durumun günümüzde yaşadığımız terör problemine yansıyan bir yönünü de görmüş oldum. Şöyle ki, konuyu haber yapan BlogKazani.com adlı siteye (bana destek olma adına) yorum bırakan biri, saldırganlara yönelik, ‘Kişisel siteleri hackleyeceklerine şu videoları engelleseler ya’ mealinde bir eleştiride bulundu. Site yorumcusunun nasıl bir videodan söz ettiğini anlayabilmek için, verilen YouTube linkini takip ederek PKK’nın 1992 yılında Taşdelen Karakolu’na yaptığı saldırının kaydına ulaştım.
Seçim sonuçları hakkında kısa notlar:
1- AKP’nin oy oranının %46′yı aşmış olması, sadece 2002 yılından bugüne %12′lik bir artış olmasından hareketle nominal bazda değerlendirilmemeli. Çünkü 2002 yılında oy veren kitle, AKP’yi bir ümit olarak görmüş ve öyle oy vermişti. 2007 yılı itibariyle ise, (doğal olarak) AKP’nin 5 yıllık icraatı ön planda oldu. Somut icraatlarının ardından çok yüksek bir oranla seçimi kazanan AKP’nin artık tam anlamıyla bir merkez partisi haline geldiğini, buna karşılık AKP’yi uç bir parti olarak göstermeye çalışanların marjinalleştiğini söylemek mümkün.

