• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

“Kürtler 1915’i hiçbir zaman inkar etmediler”

25 Nis2011
 

Taraf gazetesi yazarı Orhan Miroğlu’nun “1915, inkâr ve Kürtler” başlıklı yazısından:

1890’da Hamidiye Alaylarını kuran Sultan Abdülhamit şöyle diyordu: ‘Rumeli’de ve bilhassa Anadolu’da, Türk unsurunu kuvvetlendirmek ve her şeyden evvel de, içimizdeki Kürtleri yoğurup kendimize mal etmek şarttır.’

Hamidiye Alayları bu fikrin hayata geçmesi için kuruldu. Kürdistan’ın en güçlü aşiretlerinin silahaltına alınmasını sağlayan bu alaylar; bazı Kürt aydınlarının düşündüğü gibi, Kürt toplumunun modernleşmesine öncülük etmek amacıyla kurulmuş askeri birlikler filan değildi.

Yazının devamı »

 

“Cumhurbaşkanlığı, eşlerinin başı açık olan bir azınlığa mı ait?”

15 Eki2010
 

Taraf gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın “CHP ve başörtüsü” başlıklı yazısından:

CHP’liler, eşinin başı kapalı birinin Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkıyorlarsa, bu, ülkenin erkek vatandaşlarının yaklaşık yüzde altmış-yetmişinin Cumhurbaşkanı olamayacağını söylüyorlar demektir.

Böyle mi söylüyorlar?

Cumhurbaşkanlığı, eşlerinin başı açık olan bir azınlığa mı ait?

Yazının devamı »

 

“Müslümanlar kötü insanlar, adaletlerini kaybetmiş insanlar”

10 Eki2010
 

Tuğba Tekerek’in Taraf gazetesinde yayınlanan Enver Aydemir röportajından:

Müslümanlarla karıştırılmak istemiyorum. Çünkü Müslümanlar kötü insanlar, adaletlerini kaybetmiş insanlar. Peres tartışmasında kim Tayyip Erdoğan’ın haklı olduğunu söylerse adaletsizlik yapmış olur. Peres haklıydı. Peres “Önce kendi ülkene bak. Ülkenin güneydoğusuna bak” gibi bir şey söyledi. Sonra Tayyip fıttırdı. Çünkü suçluluk duygusu vardı, Peres doğruyu söyledi.

İsrail hapishanelerinde üç bin küsur Filistinli çocuk var; taş atmak, benzeri eylemlerden dolayı tutulan. Türk hapishanelerinde benzer eylemlerden tutulan çocukların sayısı dört binin üzerinde. 14-15 çocuk İsrail hapishanelerinde işkenceden şikâyetçi. Türkiye’de bu sayı 400’ün üzerinde. Müslüman adam alkışlayamaz Tayyip’i “Peres sen de namussuzsun ama bu sözün doğru” der. Tayyip’e “Önce kendi bahçeni temizle, ya da iki bahçeye beraber müdahale et” der. Söyleyenin adı biraz bize benzeyince, onun adı Tayyip, benimki Enver olunca, aynı dinin isimleri olunca hemen taraf oluyoruz… Ama işin bir de gerçeği var. Eğer Filistinlilerin İsrail’de geliştirdiği gibi bir mücadele Türkiye’de Kürtler tarafından geliştirilse, ben çok daha ağır bedellerin Kürtlere ödetileceğini çok iyi biliyorum. Kendim de yaşadım. 93-94 serhildanları Filistin’e benzer. Orada insanların üzerine tankları sürdüklerini biliyoruz.

İki sene önce yaşadık, Van’da bir çocuğu polisler copluyorlar, çocuğun kolunu kırdılar. Burada hiçbirimiz sokağa düşmedik. Muhammed diye bir çocuk öldürüldü Filistin’de babasının yanında. Biz Türkiye’deki Müslümanlar onun için ilahi, marş ne zıkkım deniyorsa ondan besteledik, eylemler yaptık. Kızıltepe de iki yaşında bir çocuk…

Bak [Uğur Kaymaz'ın] ismini bile bilmiyorum. Ama Filistin’dekini biliyorum. Uğur öldürüldüğü zaman çıtımız çıkmadı. Ben onlardan değilim… Benim için Uğurla Muhammed arasında hiçbir fark yok. Uğur benim için daha öncedir çünkü benim burnumun dibindedir. O sesini çıkartamayan, Kürt meselesi için sadece kıllarını kıpırdatan zalimlerden değilim.

 

“Bakın” dedi, “eğer anadilde eğitim hakkı verilmezse, bu yaşımda şu dağlara çıkarım ben”

28 Eyl2010
 

Radikal gazetesi yazarı Cengiz Çandar’ın “Siz, dilsizlik nedir bilir misiniz?” başlıklı yazısından:

Yıl 1995. Van’dan Ahlat’a giderken Tatvan’da durmuştuk. Sokakta tanıyanlar çıktı.

İçlerinden orta yaşın biraz üzeri ve iyi giyimli biri yaklaştı bana, “Cengiz Bey değil mi” diye sordu ve onaylanınca Tatvan’ın yaslandığı Hizan yönündeki yüce dağları işaret ederek “Bakın” dedi, “eğer anadilde eğitim hakkı verilmezse, bu yaşımda şu dağlara çıkarım ben”.

Nefes almadan sürdürdü söyleyeceklerini: “Ama ben çocuğumu Kürtçe okutan bir okula göndermeyebilirim. Hatta, imkânım olsa, Türkçe okutana da değil, İngilizce eğitim verene gönderirim…”

Soru sırası bana geçmişti, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” dedim: “Beş saniye önce dağa çıkıyordunuz, ardından ne diyorsunuz?”

Gülümsedi, konuşmayı istediği noktaya getirmişti: “Anadilde eğitim, benim hakkım. Hakkımı elde etmek için kellemi verebilirim. Ama sahip olduğum hakkı nasıl kullanacağım ya da kullanıp kullanmamak bana ait…”

Bence, hadise budur. Bu kadar basit.

 

Kral Çıplak

23 Eyl2010
 

Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’un “Kürtçe konuşabilen Bakanlar Kurulu” başlıklı yazısından:

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu kadar cumhurbaşkanı, başbakan geldi geçti. Neden sadece Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın mezarları İstanbul’da.

Halkçı Ecevit bile Ankara’da devlet mezarlığına gömüldü. Aydınlı Menderes, Malatyalı Özal’ın mezarları neden İstanbul’da? Hem de yan yana iki anıtmezar olarak herkese açık, korumasız bir yol kenarında…

Yazının devamı »

 

“Yakın zamanda; Şırnak’tan bir öğrenci Amsterdam merkezli ilkokula kayıt yaptıracak ve internetten eğitimine devam edecek”

23 Eyl2010
 

Sivilay Abla‘dan:

Soru: Sevgili Sivilay Abla, Kürtlerin talepleri her geçen gün artıyor. Şimdi de okullarda anadillerini öğrenmek istiyorlar. Bu gidişat beni korkutuyor. İstekler gittikçe artıyor. Bu gidiş nereye varacak? (Fehmi Göktürk)

Cevap: Sevgili Fehmi, geciken çözüm çözüm değildir. Dünya değişiyor. İhtiyaçlar, talepler de değişiyor. Bugün, ağzımdan yel alsın sözün gelişi, Demirel yeniden ortaya çıksa “herkese aş herkese iş” dese oy alabilir mi? Alamaz! “Nasıl iş”, “Nasıl aş” diye sorar insanlar.

Yazının devamı »

 

“[İ]nsan selleri aktı İmparatorluğun küçülen topraklarına”

11 Eyl2010
 

Taraf gazetesi yazarı Halil Berktay’ın “Mühtedi ve muhacir” başlıklı yazısından:

Neresinden bakarsanız bakın, bugünkü Yunan, Bulgar, Sırp, Romen, Sloven, Makedon, Boşnak, Arnavut, Hırvat ve Karadağ arazisinin tamamı ile Macaristan’ın önemli bir bölümü, yerine göre iki-üç yüzyıl, yerine göre dört veya hattâ beş yüz küsur yıl Osmanlı egemenliğinde kaldı. Fetih sırasında bütün nüfus Hıristiyandı. Gelgelelim, Osmanlı yenilir ve geri çekilirken, buralardan insan selleri aktı İmparatorluğun küçülen topraklarına. 18. yüzyılda azar azar başlayan kaçış, Sırp ve Yunan devrimleri, Bulgar ayaklanması ve 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı, sonra 1912-13 Balkan Savaşlarıyla birlikte, muazzam bir göç dalgasına dönüştü. Üstüne Lozan’ın Türk-Yunan nüfus mübadelesi bindi. Milyonlarca insan doğduğu topraklara elvedâ dedi. “Türkiye”ye dönüşen çekirdeğe, kaybedilen dış halkadan en az birkaç milyon Müslüman-Türk girdi.

Yazının devamı »

 

“Ne yani, benim atalarım Rum muydu, Hıristiyan mıydı? Hâşâ!”

9 Eyl2010
 

Taraf gazetesi yazarı Halil Berktay’ın “İhtida ve Türklük” başlıklı yazısından:

[H]em Müslümanlığı en ileri tektanrıcı inanç sistemi sayacaksın. Habire tekrarlayacaksın. Dolayısıyla başka dinlerden İslâmiyete geçişi “doğal” sayacaksın. Hem de bu, apayrı bir “din dersi” kompartımanında duracak. Tarihin diğer iplik ve eksenlerini hiç etkilemediği farzedilecek.

Dolayısıyla bu diyarın nasıl Turchia ve sonra Türkiye olduğunu, “Orta Asya’dan göç yoluyla” diye açıklamaya devam edeceksiniz.

Yazının devamı »

 

“Yunan ordusunu denize dökmedik”

9 Eyl2010
 

Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç’ın “Yunan ordusunu denize dökmedik” başlıklı yazısından:

“Denize döktük” deyimi, çok hoşumuza gittiği için “mecazi” anlamda kullanılmıştı.

26 Ağustos sabahı saldırıya geçtik, dört günde Yunan ordusu çözüldü. İzmir yolu açılmıştı, oraya varmamız da on gün sürdü.

Onları yendik ama yok edemedik.

Yazının devamı »

 

“Konuşmak ve anlaşmak için ille de ‘millet’ olmak gerektiğini varsaydığınız anda, demokrasi de ancak ulus-devlette yaşayabiliyor”

27 Ağu2010
 

Taraf gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan’ın “Ahmaklar evi (2)” başlıklı yazısından:

‘[D]emokrasi’, farklı görüş ve fikirlere sahip kişiler arasında işlevsel olması beklenen, bu fikirlerin bazısını çoğunluk oluşturdukları ölçüde hayata geçiren rejimin adı. Bu sonucun alınması için ise aynı kimlikten olmak hiç de gerekli gözükmüyor. Ulus-devletleri demokrasi için gerekli hale getirmek, dolayısıyla şu varsayıma muhtaç: Farklı kimliklerdeki kişiler fikirlerde de anlaşamazlar ve birlikte karar alamazlar. Acaba niçin? Çünkü çıkarları, istekleri ve talepleri ‘özsel’ olarak farklıdır… Yani onlar farklı ‘milletlerden’ gelmektedirler.

Böylece totolojik bir sonuca ulaşıyoruz: Ulus-devletler kendilerini demokrasi ile ilişkilendirmek istiyorlar, ama bunu ancak aynı ‘milletten’ olmayanlara demokrasi yolunu kuramsal olarak kapatarak yapabiliyorlar. Konuşmak ve anlaşmak için ille de ‘millet’ olmak gerektiğini varsaydığınız anda, demokrasi de ancak ulus-devlette yaşayabiliyor…

Ne var ki bu akıl yürütme tümüyle ideolojik olup, ulus-devletin meşru bir devlet biçimi olarak gösterilmesini hedefliyor. Oysa insanları tek bir kimliğe hapsetmenin olası bir demokrasiyi engellemek anlamına geldiğini, çünkü hiçbir toplumun tek bir ‘millete’ indirgenecek kadar homojen olmadığını biliyoruz.