• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

‘İşgale uğramış’ gibi [Kürşat Bumin]

4 Oct2008
 

‘İşgale uğramış’ gibi, Kürşat Bumin / Yeni Şafak

Türkiye’de bir şehri ya da daha küçük bir yerleşim yerini dolaşırken karşınıza çıkan harap bir kilise size ne düşündürür, sizi ne tür duygulara sevk eder.
Ama her şeyden önce şunu unutmadan tabii ki: Karşınızda bir duvar bile bulmuşsanız, şanslı sayılırsınız çünkü bir zamanlar bu ülkenin sayıları saymakla bitmeyecek olan bu yapılarının çok büyük çoğunluğunun direk taşları bile yerinde değildir.
Neyse, diyelim ki harap bir kilise ile karşılaştınız, ne düşünür, ne duyarsınız?
Sorunun cevabı şu olmalı: Bu yıkıntılar size ülkenizin nüfus yapısının yakın tarihte nasıl alt üst olduğunu öğretir. Çünkü bu kiliseler değil harap ilk günkü gibi bile kalmış olsalar tek başlarına hiçbir şey ifade etmez; onları dolduran cemaatle karşılaşmadıktan sonra…
Dolayısıyla Türkiye’nin hâlâ birçok şehrinde -kökünden kazınıp yeniden kurulanlar hariç- sokakları arşınlamak, size bir zamanlar bu sokakları dolduran “farklı” insanları hatırlattığı için hüzün vericidir.
Zamanında önce bir muhacire tahsis edilen ama sonra kim bilir kaç el değiştiren şu harap ama temeli sağlam evde kim bilir ne iyi-kötü günler geçmiştir… “İşgalciler”in eline düşmesine rağmen güzelliğinden bir şey yitirmemiş şu apartmanın sakinleri kimdi acaba? Bir sahil kasabasında tesadüfen karşınıza çıkan kapısına zincir vurulmuş şu kilisenin önünde yüzyıl önce bir pazar günü toplanan insanlar kimlerdi acaba… Taksim’deki büyük kilisenin görüntüsü eskiden de dönerci büfeleriyle kapatılmış mıydı acaba?
Evet, cemaatleri göçmüş çoğunlukla harap kiliseler…
Söylediğim gibi, Türkiye’de bir biçimde ayakta kalan şehir ve kasabalarının sokaklarında gezinmek gerçekten hüzün verici bir iştir.
Bayram tatilinden istifade Ayvalık’ın sokaklarını birkaç gün arşınlayınca yine hatırladım bu hüzünlü manzarayı.
Şehri bilenler hatırlayacaktır: Ayvalık’ın merkezinde yaşayanlar hâlâ büyük ölçüde eskinin Rum evlerini kullanıyor. Kimi büyük, kimi orta halli kimi küçük yüzlerce ev. Evler aynı kalınca sokaklar da değişmemiş tabii ki, dar ve eğri sokaklar.
Peki bugün “koruma” altındaki bu şehir eskiden de böyle bakımsız ve neşesiz miydi?
Şehrin bugün hüzün veren manzarasını hayalimizde diriltirsek, bir zamanlar bu evleri şenlendiren insanların başta zeytin ve denizin bereketiyle hayatlarından memnun bir ömür geçirdiklerini sezebiliriz.
Ne oldu, niçin ve nasıl oldu gibi soru/cevapları hiç mi hiç söz konusu etmiyorum bugün. Ama bütün bu soru-cevaplar bir yana, birçok yerleşim yeri gibi karşımızdaki Ayvalık-Merkez’in de “işgale uğramış” bir manzara arz ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz herhalde.
Evet “işgale uğramış” gibi… Ne yazık ki bu böyle. Ülkenin “kökü kazınamamış” yerleşim yerlerini kısa yoldan en doğru biçimde anlatan benzetme bu.
Demek ki, bir şehri diğerlerinden ayıran, kendisi yapan asıl özelliği, özniteliği hemşehrilileridir. Bir şehrin nüfus yapısıyla yap-boz misali oynarsanız, elinizde kalan “işgale uğramış” bir yerleşim yerinden başkası değildir. Ayvalık-Merkez, evi, sokağı, yarısı ayakta yarısı yerde kiliseleriyle bugün de olduğu yerde durmaktadır. Ama bu Ayvalık artık, milletinden yoksun bırakıldığı için o Ayvalık değildir.

 

Muhafaza edilen aslında ne? [Leyla İpekçi]

2 Sep2008
 

Muhafaza edilen aslında ne?, Leyla İpekçi / Taraf

Birkaç ay önce Kayseri’de kalırken tek tük memnuniyetsiz yerlilere de rastlamıştım. Gesi bağlarında rastlayıp konuşma fırsatı bulduğum bu kişilerden biri civardaki yerleşim yerlerinde terk edilmiş Ermeni binalarını, yıkılmaya yüz tutmuş birbirinden güzel evleri göstererek sıkıntılarını şöyle dile getirmişti:

“Bu evlerde vaktiyle oturan Ermenilerin çocukları geceleri (Amerika’dan vesaire) gizlice buraya gelerek yeraltında sakladıkları değerli eşyalarını alıp kaçırıyorlar. Burada altın yapıp kaçırdılar hep. Onlara ait binaların çoğu artık yaşanmayacak durumda ama tarihi mimarisine sadık kalarak onarılması gerekiyor. Buna da hiçbirimizin gücü yetmiyor. Hâlâ buralarda iş çeviriyorlar üzerimizden.”

Çevredeki yerleşimleri dolaşırken herkesin birarada mutlu yaşadığı o eski güzel günlerden bahsettikten sonra “bizim burada herkes Türktür, burası bizimdir” diyorlardı doğal olarak. Yeraltındaki taş kiliselerin, birbirinden ilginç taş oymacılığının, duvarlardaki belli belirsiz İsa ve Meryem figürlerinin, terk edilmiş tapınakların geçmişi yok olmuş gitmişti.

 

İttihat ve Terakki Hortlağı… [Mehmet Altan]

17 Jul2008
 

İttihat ve Terakki Hortlağı…, Mehmet Altan / Star

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk nüvesini, 1889’da Askeri Tıbbiye Mektebi’nde kurulan İttihad-ı Osmani Cemiyeti adlı gizli örgüt oluşturdu.
1895’ten itibaren Osmanlı Devleti’nin her yanında askeri birlikler içinde ‘ihtilal’ örgütlerinin kurulduğuna dair anlatımlar vardır.
Örgütlerin birçoğu daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne (İTC) katıldı.
Merkezi Selanik’te bulunan 3. Ordu, 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren bu örgütlenmelerin en önemli odağı oldu.
Örgüte katılan subay ve siviller silah üzerine yemin ediyor ve örgüt sırlarını dışa vurdukları takdirde öldürülmeyi göze alıyorlardı.
* * *
1907 Eylül’ünde Paris’te yapılan ikinci kongresinde Jöntürk hareketi İttihat ve Terakki Komitesi adını aldı ve II. Abdülhamit yönetimine karşı bir ihtilal örgütlenmesine karar verdi.
1908 Devrimi’ni Selanik’te bulunan İttihat ve Terakki Merkez Komitesi organize etti.
1908’den sonra Osmanlı siyasetinde ön plana çıkan İttihat ve Terakki liderlerinin hemen hepsi, başta Talat, Enver, Cemal, Cavit, Rahmi ve Şükrü Beyler olmak üzere, 1908 öncesinde Selanik’teki İTC örgütlenmesinde yer alan isimlerdi.
* * *
24 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra İTC doğrudan iktidara gelmedi; Hüseyin Hilmi Paşa, İbrahim Hakkı Paşa ve Sait Paşa gibi saygın kişiliklere kurdurulan hükümetleri dışarıdan kontrol etmeyi tercih etti.
Şubat 1909’da Osmanlı tarihinde ilk kez bir hükümet, mecliste İTC grubunun verdiği güvensizlik oyuyla düşürüldü.
Cemiyetin 1908, 1909, 1910 ve 1911’deki ilk dört kongresi Selanik’te gizli olarak yapılmış ve Merkez Komite üyeleri kamuya açıklanmamıştı.
Gizli bir cemiyetin siyasi sorumluluk taşımadan sahip olduğu iktidar, 1909 başlarından itibaren sert eleştirilerle karşılaştı. ‘Rical-i gayb’ (görünmez kişiler) deyimi siyasi hiciv diline girdi.
* * *
Nisan 1909’da cemiyete muhalif bir gazetecinin Galata Köprüsü üzerinde kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülmesi üzerine çıkan olaylar, İTC iktidarına karşı ‘31 Mart Vakası’ olarak bilinen ayaklanmaya yol açtı.
Kimi iddialara göre de, tamamıyla düzmece olan bu ayaklanma Selanik’ten gelen ordu birlikleri tarafından bastırıldı.
Cemiyet eskisinden daha güçlü bir şekilde iktidara yerleşti. Şubat 1912’de yapılan ve ‘Sopalı Seçim’ olarak anılan seçimi, hemen her yerde İTC adayları kazansa da 16 Temmuz 1912’de, Halaskár Zabitan grubu’nun muhtırası üzerine Sait Paşa başkanlığındaki İTC kabinesi istifa etmek zorunda kaldı.
23 Ocak 1913’teki Babıali Baskını’nda o sırada binbaşı rütbesinde olan Enver öncülüğünde silahlı bir grubun Babıali’de toplantı halindeki hükümeti basıp, Harbiye Nazırını öldürüp sadrazamın kafasına silah dayayarak istifaya zorlaması ile İttihat ve Terakki iktidarı yeniden ele geçirdi.
* * *
İktidarı, askeri darbe ile ele geçirdikten sonra da Cemiyet, kendi hükümetini kurmaktansa, saygın bir asker olan Mahmut Şevket Paşa’yı sadrazamlığa getirmeyi seçti. Ancak 11 Haziran 1913’te Mahmut Şevket Paşa’nın da bir suikasta kurban gitmesi üzerine, Sait Halim Paşa sadrazamlığında bir diktatörlük yönetimi kuruldu.
Aralarında muhalif siyasi liderlerin bulunduğu 24 kişi Mahmut Şevket Paşa suikastıyla ilgili görülerek idama mahkûm edildi. (Osmanlı Devleti’nde 1820’lerden bu yana infaz edilen ilk siyasi idamlardır.) İTC yönetiminin muhalifleri arasında bulunan, çoğu yazar, gazeteci ve milletvekili olan 250 dolayında kişi Sinop’a sürgün edildi. Tüm muhalif gazeteler kapatıldı.
* * *
İTC, Osmanlı’yı Birinci Dünya savaşı’na soktu…
Savaşın ilk aylarında Sarıkamış’ta, daha sonra Süveyş’te ve Irak’ta uğranan ağır yenilgiler Başkumandan Enver Paşa’nın siyasi konumunu sarsamadıysa da, stratejik becerisine ilişkin kuşkular doğurdu.
Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilginin kesinleşmesinden sonra Talat Paşa hükümeti 8 Ekim 1918’de istifa etti.
1 Kasım’da yapılan olağanüstü kongrede İTC kendini feshederek, Teceddüd Fırkası (Yenilenme Partisi) adıyla yeni bir parti kurulmasına karar verdi. 2 Kasım’da İTC liderleri Enver, Talat, Cemal, Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım yurt dışına kaçtılar.
Bu dönemde gerek Türkiye’de gerek İtilaf Devletleri kamuoyunda yaygın olan inanca göre parti örgütü tasfiye edilmemiş, daha sonra yeniden ortaya çıkmak üzere yeraltına çekilmişti.
* * *
Siyasetçisi ve medyasıyla ‘Ergenekon Cephesinin’ darbecilik konusundaki azmine bir kez daha şahit olunca, bu vahim patolojinin nedenlerini araştırırken, yeniden İttihat ve Terakki cemiyeti’ne geri döndüm…
Çünkü bu kadar yüzsüzce darbe savunuculuğuna soyunmak ancak İTC mantığıyla olur.
Kim bu Ergenekon Cephesi?
Galiba dönemin değiştiğinden habersiz İttihat ve Terakki hortlakları…

 

Taşnak arşivini bırak, Osmanlı arşivine bak [Ayşe Hür]

25 May2008
 

Taşnak arşivini bırak, Osmanlı arşivine bak, Ayşe Hür / Taraf

Geçtiğimiz günlerde Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu “Taşnak arşivlerinin açılması için 20 milyon dolar para teklif ettim. Bu parayla arşivdeki belgeler rahatlıkla tasnif edilebilir, ama buna kimse yanaşmadı” dedi. Teklifin yakışıksızlığı ve taraflar arasında böyle bir konuşma geçip geçmediği konusu bir yana (yazı matbaaya gittikten sonra Boston’daki Taşnak Arşivi’nden arşivlerin açık olduğu ve Halaçoğlu ile aralarında böyle bir konuşma geçmediğine dair tekzip geldi), Halaçoğlu’nun bu arşivlerde ne bulmayı umduğunu bilmiyoruz. Ancak yıllardır resmi tezi radikal biçimde sorgulayan Taner Akçam, tehcir konusundaki en savunmacı pozisyonda olduğu bilinen Osmanlı Arşivlerinde bile hala ‘Türk resmi tezi’ni çürütmeye yetecek sayıda ve nitelikte belgenin bulunduğunu iddia ediyor. Nitekim bu tezini İletişim Yayınları’ndan 2008 yılında çıkan kısa adıyla ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’ adlı kitabıyla ispat etmeye koyuldu.
RESMÎ TARİH . Bu kitapta aşağıda bir özetini sunduğumuz arşivlere ilişkin bilgiler ve Yusuf Halaçoğlu’nun Ermeni Tehciri ve Gerçekler, 1914-1918 (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2001) kitabında dile getirdiği bazı iddialara yönelik eleştiriler de var. Halaçoğlu henüz ne bu iddialara, ne de bu kitabın bütününe ilişkin bir yorumda bulunmadı. Hâlbuki, ağırlıklı olarak Osmanlı arşivlerine dayanarak hazırlanmış kitabın iddialarını Boston’daki Taşnak arşivinde bulmayı hayal ettiği belgelerle çürütmesi pek kolay görünmüyor. Halaçoğlu’nun resmi tezi savunmak için yaptığı bu sansasyonel atak eğer dikkatleri Akçam’ın kitabından uzaklaştırmayı hedeflemiyorsa, topu taca atarak, iç kamuoyunu bir süre daha oyalamayı hedefliyor. Peki, bu konuda gerçek durum nedir?
Önce olumlu olaylardan bahsedelim. Ermeni Tehciri konusunda çalışmak isteyen biri için çok önemli bir kaynak olan Başbakanlık Osmanlı Arşivi eskiden kataloglama işlemlerinin tamamlanmamış olması gibi teknik nedenlerle ya da hükümet politikaları nedeniyle araştırmacılar tarafından özgürce kullanılamıyordu. Bir zamanlar arşivde çalışan akademisyenlerin sorguya çekilmesi, belge verilmemesi ve hatta arşivden atılmaları gibi birçok tatsız olay yaşandı. (Bir örnek olarak bakınız; Ara Sarafyan, “The Ottoman Archives Debate and the Armenian Genocide”, http://www.gomidas.org/forum/archives.pdf ) Fakat özellikle son yıllarda Arşiv’de ciddi değişiklikler oldu. Hem yeni kataloglar araştırmacıların hizmetine sunuldu hem de araştırmacıların hakaret ve tehditlere muhatap olması son buldu.
ŞİFRE KALEMİ BELGELERİ . Başbakanlık Arşivi’nin içerdiği belgelere gelirsek; Ermeni Tehciri konusunda çalışmak isteyen biri için Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi belgeleri çok önemli bir kaynaktır. Bunlar esas olarak merkezden taşraya çekilen kısa telgraflardır. Vilâyetlerden bu telgraflara gelen cevaplar ise kısmen Emniyet Umum Müdürlüğü Birinci, İkinci ve Üçüncü Şube evrakı içinde dağınık olarak bulunur. Ancak bugün bu evrak arasında, doğrudan Ermeni sürgünleri ile ilgili evrak neredeyse yok gibidir. Bu evrakların nerede oldukları bilinmemektedir.
Yine aynı arşivde bulunan Hariciye Nezareti gibi başka dairelere ait belgelerden geniş bir seçme yapılmış ve internet ortamına konmuştur. http://www.devletarsivleri.gov.tr adresinden ulaşılabilecek bu belgelerin toplam sayısı 1.500’ün üzerindedir. Bunlar resmi tezi desteklemek amacıyla özel olarak seçilmiş belgeler olmakla birlikte, orijinal arşiv belgelerinin internet ortamına konulması son yıllarda arşivlerde yaşanan olumlu gelişmeleri göstermektedir.
MECLİS-İ MEBUSAN ZABITLARI. Bir başka önemli kaynak, 1918 Kasım-Aralık aylarında Ermeni tehcir ve öldürmeleri konusunda yoğun tartışmalara sahne olan Osmanlı Meclis-i Mebusan zabıtlarıdır. Bunlar, TBMM tarafından transkripsiyonu yapılarak yayınlanmıştır. Aynı döneme ait bir başka kaynak Osmanlı Meclis-i Mebusanı tarafından, savaş yıllarında hükümet üyelerinin (savaş ve tehcir) suçlarını araştırmak amacıyla oluşturulan ve 5. Şube olarak bilinen komisyona ait tutanaklardır. Bu tutanaklar Necmettin Sahir (Sılan) Bey tarafından tutulmuş ve İstanbul Meclis-i Mebusan Matbaası tarafından 1334 (1919) tarihinde basılmıştır. Kitabın yeniden basımını, Osman Selim Kocahanoğlu, İttihat ve Terakki’nin Sorgulanması ve Yargılanması (İstanbul, Temel Yayınları) adıyla 1998 yılında yapmıştır.
Ancak yine Meclis tarafından Ermenilere yönelik tehcir ve katliam suçlarını kovuşturmak amacıyla, 24 Kasım 1918 tarihinde kurulan Tedkik-i Seyyiat Komisyonu’nun belgelerinin nerede olduğu bilinmemektedir. Bunların 1922 sonrasında, İstanbul’un Ankara Hükümetinin kontrolü altına girmiş olması nedeniyle İstanbul Örfi İdare (Sıkıyönetim) Kumandanlığı tarafından Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’na aktarılmış olması gerekir ancak belgelerin Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt ve Denetleme Başkanlığı (ATASE) arşivinde olup olmadığına dair herhangi bir bilgi veya açıklama bugüne kadar yapılmamıştır.
TAKVİM-İ VEKAYİLER . Üçüncü grup önemli kaynak, dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’de yayınlandıkları kadarıyla, 1919-21 yıllarında İstanbul Divan-ı Harb-i Örfi’de görülen İttihat ve Terakki merkez ve yerel yöneticileri aleyhine açılan davalara ilişkin belgelerdir. Bu gazetede toplam 63 davadan sadece 12’sine ait bazı belgeler yayınlanmıştır. Bu davalardan İttihat ve Terakki Merkez Komite ve Teşkilat-ı Mahsusa sorumlularına karşı açılan dava ile dönemin Bakanlar Kurulu mensupları aleyhine açılan dava gerek iddianame gerekse sanık ifadeleri nedeniyle çok önemlidir. Önce ayrı davalar olarak başlayan sonra ortak bir kararla sonuçlanan 14 oturumluk bu yargılama sürecinin duruşma tutanakları, iki iddianamesi ve ortak karar sureti tam metin olarak Takvim-i Vekayi’de yayınlanmıştır. İttihat ve Terakki’nin parti sekreterleri davasının toplam 13 oturumundan sadece ilk üç oturumu ve karar sureti yayınlanmıştır. Geriye kalan 10 davanın ise ya Yozgat ve Trabzon davalarında olduğu gibi sadece karar suretleri ya da Erzincan ve Bayburt davalarında olduğu gibi, kararların Padişahça onayları yayınlanmıştır. (Ancak gazetede yayınlanan davaların da, yayınlanmayan davaların da belgelerinin asılları ortada yoktur.)Takvim-i Vekayi’de yayınlanmış bu belge tutanakları, V. N. Dadrian ve Taner Akçam kitap haline getirilmiştir ve yakında Bilgi Üniversitesi Yayınları arasında yayınlanacaktır.
İSTANBUL BASINI . Dördüncü önemli kaynak grubu 1918-22 arası İstanbul basınıdır. Her ne kadar, resmi tarih yazımında ‘Mütareke Basını’ diye yaftalanarak nesnellikleri üzerinde ciddi bir kuşku bulutu yaratılmışsa da, dönemi biraz araştıranlar, Mondros Mütarekesi’ni izleyen yıllarda üzerindeki İttihatçı ve Saray baskısından kurtulan basının başta Ermenilere yönelik politikalar olmak üzere, savaş dönemi olayları hakkında son derece ayrıntılı bilgiler aktardıklarını görebilir. İstanbul, Erzincan ve Bayburt davalarının karar suretleri gibi, Takvim-i Vekayi’lerde bulunmayan birçok belge ile tehcire doğrundan katılmış veya şahit olmuş kişilerin mahkeme ifadeleri veya anıları basınında yer bulmuştur. Örneğin Halep Valisi Celal Bey’in anıları Vakit gazetesinin 10-13 Kânunievvel (Aralık) 1918 tarihli sayılarında üç bölüm halinde; III. Ordu Kumandanı Vehip Paşa’nın mahkeme ifadesi 31 Mart 1919 tarihli Vakit gazetesinde yayınlanmıştır. Tehcirde görev alan Çerkez Hasan Amca adlı görevlinin “Tehcirin İç Yüzü” adlı yazı dizisi, Alemdar gazetesinde 19 Haziran 1919’da başlamış ancak 28 Haziran 1919’da yayınlanan 8. tefrikada arkası geleceği bildirilmesine rağmen kesilmiştir.
KUDÜS ARŞİVİ . Bir diğer önemli kaynak Kudüs Patrikhane Arşivi’dir. Bu arşivin özelliği, yukarıda sözünü ettiğimiz Tedkik-i Seyyiat Komisyonu’nun bugün kayıp olan bazı belgelerinin kopyalarını ihtiva etmesidir. Bu kopyalar, o yıllarda Divan-ı Harb-i Örfilerde çalışan bazı Ermeni memurlar tarafından mahkeme dosyalarından gizlice elle kopyalanmıştır. Ancak arşiv araştırmacılara açık değildir. Bu arşivin araştırmacılara kapalı tutulması son derece yanlıştır.
TAŞNAK ARŞİVİ . Halaçoğlu’nun 20 milyon dolarlık şovunun konusu olan Boston’daki Taşnak arşivi ise, Türk tarafına göre kapalı, Ermeni tarafına göre açık. Gerçek durumu ancak bu arşivlerde çalışmak üzere eyleme geçen araştırmacılar söyleyebilir. Velev ki Yusuf Halaçoğlu’nun dediği gibi kapalı olsun, bu arşiv ‘sosyalist-milliyetçi’ bir çizgide faaliyet gösteren Taşnaklar’ın o günlerde siyasi tartışmalarını anlatması açısından muhtemelen ilginç bilgiler içerir, ancak bu arşivlerden elde edilecek en uç noktadaki bulgular bile Taşnaklar’la hiç bir ilişkisi olmayan yüz binlerce insanın Türk milliyetçiliğinin kurbanı olmasını haklı çıkarmayacağı için Halaçoğlu’nun 20 milyon dolarına yazıktır.
ANDONYAN BELGELERİ . Önemli bir belge grubu da, 1914’teki seferberlik sırasında orduda mektup ve yazışmaları okuyan memur olarak görevli Aram Andonyan adlı bir Ermeni’nin tehcirden sağ çıkan Ermeni erkeklerin, kadınların ve çocukların şahitlikleri ile Halep’teki tehcir komitesinin genel sekreteri Naim Bey adındaki bir Türk yetkiliden aldığı, Naim Bey’in görevi sırasında edindiğini söylediği çok sayıda belge, telgraf ve kararnamenin de içinde bulunduğu anılarından oluşan The Memoirs of Naim Bey: Turkish Official Documents Relating to the Deportations and Massacres of Armenians adlı kitaptır. 1920’de Ermenice, 1965’te ise Fransızca ve İngilizce olarak basılan kitaptaki belgelerin asılları henüz bulunmadığı için, resmi tarihçiler bu kaynağı dikkate almama eğilimindedir. Halbuki, bu anı kitabı ile bazı arşiv belgeleri uyum içindedir.
Elbette başlı başına bir yazı konusu olmayı hak eden İngiliz, Amerikan, Alman, Fransız, Avusturya ve Rus arşivleri ile, o yıllarda Osmanlı ülkesinde bulunan misyonerler, gazeteciler, araştırmacılar, yardım kuruluşu mensupları ve bir dizi başka aktörün derlediği belge ve bilgiler de var. Üstelik bu kaynakların tümünden yararlanılarak oluşturulmuş binlerce kitap var. Kapalı tüm arşivlerin açılması elbette önemli ancak kamuoyunda, ‘Taşnak arşivleri açılmazsa gerçek ortaya çıkmaz’ havası yaratmak, en hafifinden etik değil.
Bazı Osmanlı Belgeleri Neden Ortada Yok?
Yerli ve yabancı arşiv belgeleri, mahkeme tutanakları, basında çıkan haberler, günlük ve hatıralar birlikte değerlendirildiğinde tehcir sırasında veya sonrasında bir çok belgenin bizzat zanlılar tarafından çalınmış ya da imha edilmiş olduğu anlaşılır. Bunların başında Teşkilat-ı Mahsusa’ya ait evraklar gelir. İkinci grup evrak, İttihat ve Terakki Merkez Komitesi’ne ait olanlardır. İstanbul’daki yargılamaların değişik oturumlarında, sanıklardan Midhat Şükrü (Bleda), ‘Küçük’ Talat (Muşkara) ve Ziya Gökalp verdikleri ifadelerde, bu evrakların Merkez Komite üyesi Doktor Nazım tarafından alındığını söylemişlerdir. (Takvim-i Vekayi, no. 3543, 8 Mayıs 1919)
EMVAL-İ METRUKE DEFTERLERİ . Üçüncü kayıp belge grubu Dahiliye Nezaretine ait bazı evraklardır. Örneğin, 30 Mayıs 1915 tarihli Meclis-i Vükela mazbatası ve 10 Haziran 1915 tarihli talimatnameyle oluşturulan tehcir edilen Ermenilerin mallarını takip için kurulan Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları’nın defterleri ortada yoktur. Şevket Süreyya Aydemir anılarında Talat Paşa’nın, yurt dışına kaçmadan önce “evvela bir bavul evrakla, Arnavutköy kıyı¬sında (…) bir yalıdaki dostuna” gittiğini; “bu evrakın yalının alt katındaki ocakta yakıldığını” duyduğunu söyler. (Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Cilt III, 1914-1922, Remzi Kitabevi, 1978, s. 468.)
ÇALINAN ASKERÎ BELGELER . Sadece yerli aktörler değil yabancılar da belge çalmıştır. Harp döneminde, Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunan Hans F. L. Von Seeckt, Almanya’ya dönerken, Osmanlı Genelkurmayına ilişkin önemli belgeleri beraberinde götürmüştür. Sadrazam İzzet Paşa 6 Kasım 1918’de yazdığı bir mektupla hem durumu protesto etmiş hem de belgelerle birlikte, Talat, Enver ve Cemal başta olmak üzere Almanya’da bulunanların iadesini istemiştir. Berlin belgeleri geri gönderme sözü vermiş ama hiçbir zaman yerine getirmemiştir. Hans von Seeckt, görevi sırasında, resmi emirleri, gizli kararların ve geçersizliğini gösteren imaların takip etmesinin bir kural olduğunu anlatır. (Aktaran V. N. Dadrian, Documentation of the Armenian Genocide in German and Austrian Sources, Yay. Haz. Israel Charny, New Brunswick: Transaction Publishers, s. 109-110)
ENVER VE TALAT’IN TELGRAFHANELERİ . Yüzbaşı Selahattin anılarında Enver’in, resmi kanallardan Almanların gönlünü hoş tutmak için çektiği resmi telgrafları, daha sonra kendi evinde bulundurduğu ‘telgrafhaneden’ çektiği telle iptal ettiğini aktarır. (İlhan Selçuk, Yüzbaşı Selehattin´in Romanı, Cilt 1, Remzi Kitabevi 1993, s. 292.) Tehciri yönlendiren beyin olan Talat’ın eski bir telgrafçı olarak evine özel bir hat kurduğunu ve haberleşmesini buradan yaptığını İTC Merkez Komitesi üyesi ve Hariciye Nazırı Halil Menteşe’nin anılarından öğreniriz. (Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe’nin Anıları, Yay. Haz. İsmail Arar, Hürriyet Yayınları, s. 216)
YAKILAN BELGELER . Başbakanlık Arşivi Dahiliye Nezareti kayıtları arasında bile “okunduktan sonra yakılması” istenen resmi devlet evrakına ilişkin kayıtlar mevcuttur. Örneğin, 22 Haziran 1915 tarihli, Talat Paşa imzasıyla Emniyet Umum Müdürlüğü tarafından bazı vali ve mutasarrıflara, isim verilerek çekilen şifreli bir telgrafta, sevk edilen kafileler içinde din değiştirenlere nasıl davranılması gerektiği bildirildikten sonra şunlar söylenir: “…ve bu tebligatımızın icab edenlere hususi surette tefhimi [bildirilmesi] ile işbu telgrafname kopyesinin telgrafhaneden ahz ettirilerek imhası [alınarak yok edilmesi]” (BOA/DH.ŞFR., nr. 54/100) Bir başka örnek, “bizzat hal olunacaktır” özel notu ile 23 Haziran 1915’te Musul ve Deyr-i Zor’a yollanan bir telgraftır. Telgrafta Ermenilerin yerleştirilmesi meselesine ilişkin son derece önemli bazı direktifler verilen telgraf şöyle biter: “işbu şifrenin lâzım gelenlere irâesinden sonra imhâsı tamimen tebliğ olunur.” (BOA/DH.ŞFR. nr., 54/41)
Belge yakma eylemi, yenilgi sonrası, mütareke döneminde de devam etmiştir. Talat Paşa kabinesinin istifa etmesi üzerine, 14 Ekim 1918’de kabineyi kuran Ahmet İzzet Paşa Harbiye Nazırlığını da üstlenmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın son başkanı Hüsamettin Ertürk’ün hatıralarına bakılırsa Paşa’nın yaptığı ilk işlerden birisi, “Teşkilat-ı Mahsusa Müdürlüğüne hemen çalışmalarını durdurması, arşivlerini yoketmesi (…) talimatını” vermektir.(Aktaran, Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul, İletişim, 1983, s. 147)
POSTADA İMHA . Belgelerin imhası savaşın yenilgi ile sonuçlanacağının anlaşılması üzerine devam etmiştir. İstanbul’daki Divan-ı Harb-i Örfi yargılamalarında, 1914-1918 dönemi Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında açılan davanın 3 Haziran 1919 tarihli oturumunda, eski Posta Bakanı Hüseyin Haşim, Harbiye Nezareti’ne ait belgelerin yakıldığı bilgisini verir. Bunun üzerine konu ile ilgili görülen Çatalca Posta ve Telgraf Müdür Vekil-i Sabıkı Osman Nuri Efendi hakkında evrak yakma suçu nedeniyle dava açılır. Dava 4 Ağustos 1919’da başlar. Sanık ifadesinde, “verilen emir üzerine bazı evrakı yaktım. Amirlerim kendi mesuliyyetleri tahtında olarak falan seneden falan seneye kadar olan evrakı yak dediler, yaktım” der. Davanın sonucu belli değildir. (Alemdar, 5, 6 Ağustos 1919)
Refik Halid Karay mütareke döneminde Posta Telgraf Genel Müdürlüğü yapmıştır. Bu döneme ait anılarını 1948 yılında Aydede dergisinde yayınlarken, P.T.T.’de (Posta Telgraf Telefon İdaresi) uzun yıllar hizmette bulunmuş H. Sadık Durakan adlı bir memurdan, oldukça uzun bir mektup alır. Refik Halid, daha sonra anılarını topladığı kitapta bu mektubu aynen yayınlar. Buna göre, söz konusu memur, Mütareke döneminde PTT merkezlerindeki devlet muhabere evrakının düşman eline geçmesini önlemek maksadıyla Mehmet Emin Bey tarafından bütün merkezlere, mevcut resmi evrakın, telgraf kopya ve asıllarının tamamen imhası için emir gönderdiği anlatmaktadır. (Minelbab İlelmihrab, Mütareke Devri Anıları, İnkılap Kitabevi, 1992, s. 271-2.)
KİŞİSEL İMHALAR . Önemli bir İttihatçı olan, kaymakamlık, valilik gibi çeşitli idari görevler yanı sıra son İttihat ve Terakki kabinesinde Nafia Bakanı olarak da görev yapan, Adana’daki tehcir olaylarına katıldığı için tutuklanarak Malta’ya sürülen Ali Münif “İtilafçıların teşvikiyle bir taraftan harb suçluları, diğer taraftan kalburüstü İttihatçılar tevkif ve muhakeme ediliyordu (…) evimin aranacağı haberini verdiler. Mühim bir şey bırakmadığımı zannederken, evimiz baskına uğradı ve buldukları bazı muhabere evrakı yüzünden tevkif edil(dim) (…) Suç olarak hakkımda isnad edilen mevzu, Ermeni muhaceratıyla ilgili olarak, bu işi tahrik edişim gösteriliyordu (…) bir bavulun cep kısmında (…) Adana’dan Dahiliye nazırına keşide eylediğim telgraf müsveddeleri ele geçmişti (…) Esasen daha mühim evrakı zamanında imha ettiğim halde, bunu bavulun küçük cebinde unutmuştum (…) İmhasını unuttuğum bu vesika aleyhimde şuç delili olarak kullanılıyordu.” (Taha Toros, Ali Münif Bey’in Hatıraları, İSİS, 1996, s. 96-7.)
Milli Mücadele yıllarında Adalet Bakanı olarak görev yapan Ahmet Rıfat Çalıka anılarında şöyle der: “Savcı bir gün Vilâyete şifreli bir telgraf geldiğini, Kayseri’ye karma bir komisyon gelerek tehcir işini inceleyeceğini, şüpheli görülenler hakkında soruşturma ve kovuşturma yapacağını, evleri arayacağını… bana bildirdi. Okul arkadaşımla birlikte eve geldik, belge ve anılarımı yaktım.” (Ahmet Rifat Çalika’nın Anıları, Hurşit Çalıka’nın özel yayını, 1992, s. 7, 15-6).
İNGİLİZ ARŞİVİNDEN . 24 Ocak 1919 tarihinde, İngilizler, Dahiliye Nezareti’nden Antep vilayetine çekilen bir telgraf örneğini ele geçirirler. Telgrafta, seferberlikten bu yana, bölgeye yollanmış resmi telgrafların orijinal örneklerinin imha edilmesi istenmektedir. (FO371/4174/15450: folio 182) 17 Haziran 1919 tarihinde, dönemin Dışişleri Bakanı Safa Bey, İngiliz Yüksek Komiserliği nezdinde, olayı protesto ederken, Diyarbakır Telgraf idaresinin kaza ve nahiyelere, 1914-1918 arasında aldıkları belgelerin orjinallerinin imha edilmesi konusunda bir tamim yolladığını kabul etmiştir. (FO371/4174/15450: folio 182) Şimdi Yusuf Halaçoğlu’na soralım: Acaba bu belgelerde neler vardı da imha edilmeleri gerekti?
Taner Akçam’ın Yusuf Halaçoğlu’na eleştirileri
Sorun sadece belgelerin yokluğunda değil. Mevcut belgelerin dürüstçe kullanımında da sorunlar var. Buna ilişkin bir örnek resmi Türk tezini savunmak amacıyla tehcir edilen Ermenilerden kalan malların bedellerinin Emval-i Metruke komisyonları tarafından sahiplerine gönderildiğine ilişkin iddialardır. Bu iddia Yusuf Halaçoğlu tarafından Ermeni Tehciri ve Gerçekler kitabında (s. 69) da tekrarlanıyor. Taner Akçam son kitabında buna ilişkin şunları söylüyor: “Resmi Türk tezini savunmak amacıyla kaleme alınmış bir çalışmada, ‘satılan malların bedelleri Emval-i Metruke komisyonları tarafından sahiplerine gönderilmiştir. Nitekim iskân mahallerine varan muhacirler, kendilerine aktarılan bu paralarla işlerini kurmuşlar ve bölgeye uyum sağlamışlardır”, iddiası ileri sürülür. (Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler, s. 69.) (…) bu tezi ileri süren kişi 1989-1992 yılları arasında Başbakanlık Osmanlı Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü yapmış ve 1993 yılından beri de Türk Tarih Kurumu başkanıdır. Yazar, iddiasına kanıt olarak da üç adet Osmanlı belgesi sunmaktadır. İlginç olan şudur ki, iddaya kanıt olarak gösterilen bu telgrafların hiçbirisinin içeriği açıklanmamış, belgelerden herhangi bir alıntı yapılmamıştır. Aslında yapsaydı görülecek olan şu idi: Bu üç telgraf da tek bir olaya ilişkindir ve konunun muhatabı olan 3 ayrı yere aynı gün çekilmiştir. Üstelik telgrafların, Ermenilerin bıraktıkları malların satışından elde edilen gelirlerin, kendilerine iade edilmesi sorunu ile hiçbir alakası yoktur.
(…) Görüldüğü gibi, telgraflar sadece Eskişehir’den Ermeni mallarının satışından elde edilen bir miktar paranın, tehcir sırasındaki Hükümet masraflarının karşılanması ile ilgili olarak Halep’e yollanmasına ilişkindir. Osmanlı arşivlerinde genel müdürlük yapan, arşivdeki her kayda ve her belgeye, her an ulaşma şansı olan bir kişinin Ermenilere gittikleri yerde, geride bıraktıkları malların karşılıklarının kendilerine verildiğine ilişkin tek bir belge bulamamış olması ve konuyla alakası olmayan bazı belgeleri kasıtlı olarak çarpıtarak kullanması bile tek başına birçok şeyi anlatmaya yeter.”
1397 KİŞİ YALANI . Taner Akçam söz konusu kitabında, tehcirin Ermenilerin imhası amacına yönelik olmadığını iddia etmek için sıkça kullanılan bir argümanı da sorgulamış. İlk kez Kamuran Gürün’ün Ermeni Dosyası adlı kitabında (s. 88) dile getirdiği, ardından Yusuf Halaçoğlu’nun Ermeni Tehciri ve Gerçekler kitabında (s. 62’de 205 no’lu dipnot) tekrarladığı iddiaya göre ‘tehcir sırasında bazı memurların suiistimalleri olmuştur ama özel soruşturma kurulu oluşturularak suçlu bulunanlar örfi idare mahkemelerine sevkedilmiş, 1397 kişi hakkında soruşturma açılmış ve bunların büyük bir kısmı, idam da dahil olmak üzere, çeşitli cezalara çarptırılmıştır.’
Şimdi tekrar Taner Akçam’ı okuyalım: “Halaçoğlu’nun ‘ağır cezalara çarptırılma’ya kanıt olarak gösterdiği 12 belgenin tek tek içeriklerine baktığımızda, bu belgelerin hiçbirisinin Ermenilere yönelik suç işleyen memurların yargılanmaları ve ceza almaları ile ilgili olmadıkları görülür. Belgeler, Ermenilerin geride bıraktıkları mallara yönelik, yağma, hırsızlık, rüşvet ve zimmete mal geçirme gibi suçlarla ilgilidir ve çoğu da zaten yargılama sorunu ile alakalı değildir. (…) Yukarıdaki belgeleri “Divan-ı Harp’te yargılanma” ve “ağır cezalara çarptırılma” örnekleri olarak sunan Halaçoğlu, yaptığı çarpıtmalarda bununla da yetinmemekte ve Ermenilere karşı faaliyetleri nedeniyle övülen devlet memurları hakkındaki belgeleri bile iddiasına kanıt olarak sunmaktan çekinmemektedir. Örneğin bir belge, Cemal Paşa tarafından görevden alınmış bir kaymakamın Talat Paşa tarafından övülerek yeniden göreve iade edilmesiyle ilgilidir. (…) Bu belgenin, Ermenilere karşı suç işleyen devlet memurlarının “idam da dahil değişik hapis cezalarına çarptırılmasının” örneği olarak sunulması bilim adına bir ayıp, bir cinayet telakki edilmelidir.”

 

“Ergenekon Terör Çetesi”: Tarihten bilinenler-bilinmeyenler… [Cengiz Çandar]

26 Jan2008
 

“Ergenekon Terör Çetesi”: Tarihten bilinenler-bilinmeyenler…, Cengiz Çandar / Referans

Bizim devlet geleneğimizde, “devlet görevlisi” oldukları dönemde “meşru görülen” ama “kanlı sonuçlar”a yol açan uygulamaların sorumlularının yargılandığı ve cezalandırıldıkları görülmüştür.
Dikkat çekici örnek, Mütareke yıllarında Osmanlı hükümetinin bir Yüce Divan (o zamanki adıyla “Divan-ı Âlî”) kurarak, “Ermeni tehciri”nden sorumlu tuttukları İttihatçı kadronun 1919-20 yıllarında yargılaması buna örnektir.
Bu yargılama sonucunda, Ermeni katliamından sorumlu görülen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal, idama mahkûm olmuş ve cezası 1919 Nisan ayında infaz edilmiştir. Bir dizi İttihatçı yetkili de ağır cezalara çarptırılmıştır. Bütün mahkeme safahatı, yani “mahkeme zabıtları”, Osmanlı Resmi Gazetesi’nde de yayınlanmıştır.
Daha yakın tarihteki çarpıcı olay, bizim siyasi ve adlî yakın tarihimizde “Muğlalı olayı” diyen anılan olaydır. Orgeneral Mustafa Muğlalı, 1943 yılında “Ordu Müfettişi” sıfatıyla Türkiye-İran sınırında, Van’ın Özalp ilçesi yakınlarında bir olaya karıştıkları sanılan 32 köylünün sorgusuz-sualsiz infazından sorumlu tutulmuş ve idam istemiyle yargılanarak 1950 yılında 21 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Karar, Askeri Yargıtay tarafından bozulmuşsa da, Muğlalı, ikinci yargılamayı göremeden 1951 yılında cezaevinde ölmüştür.
Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın parlak bir sicili vardır. 1901 yılında Silahlı Kuvvetler’e katıldıktan sonra, 1912-1913 yıllarında Balkan Savaşı’nda, 1914-1918 yıllarında ise Birinci Dünya Savaşı’nda savaşmıştır. Kurtuluş Savaşımız’da ise, Kuvayı Milliye’ye bağlı Zabitân Grubu’nun komutanlığını yapmıştır. Dahası, Menemen olayı sonrasında kurulan İstiklal Mahkemesi’ne başkanlık yapmıştır.
Böyle bir “sicil”in sahibinin, bugün “Ergenekon Terör Çetesi” adlı soruşturmanın odağında bulunan emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ten çok daha önemli bir şahsiyet olduğu su götürmez.
Mustafa Muğlalı da yargı önüne çıkabilmiş ve ceza almıştır.
Ordu Müfettişi Orgeneral Mustafa Muğlalı’yı yargı önüne götüren gelişmenin altında Adnan Menderes’in imzası bulunuyor. “33 Kurşun” adıyla Ahmet Arif’in ölümsüz şiirine konu olan “olay” ya da “katliam”, ilk olarak 7 Şubat 1948 tarihinde Demokrat Parti Kütahya Milletvekili Adnan Menderes, Kayseri Milletvekili Fikri Apaydın ve Eskişehir Milletvekili İsmail Hakkı Çevik’in önergesiyle TBMM’ye gelmiş ve ardından kurulan Tahkikat Komisyonu’na havale edilmiştir.
Muğlalı’yı sanık sandalyesine oturtan olayların gelişimine TBMM Araştırma Komisyonu’nun raporunda şu cümlelerle yer verilmiş olması çok ilginç:
“1943 senesi öncelerinde, Türk-İran hududunda, ilk kışkırtmanın hangi taraftan geldiği açık olarak saptanamayan talan ve yağma niteliğinde bazı hudut olayları yaşanır. Türk mahalli idare makamları İranlılar tarafından hudutlarımıza karşı girişilen bu olayları önleme iddiasıyla ve mümkün oldukça misilleme yapmak amacıyla, silahları jandarma teşkilatı tarafından verilmiş bir çete kurmayı kararlaştırırlar. Van Valiliği’nin ve o sırada İçişleri Bakanı olan Recep Peker’in de onayı ile böyle bir çete kurularak fiilen adı geçen harekât alanına sokulmuş bulunmaktadır.”
1943 tarihi ile örneğin 1993 veya 2003 tarihine yer değiştirseniz ve bazı isimleri ve sıfatları da “güncelleyerek” farklı yazsanız, konunun bugüne de aydınlatan “özü”nü anlamanıza yardımcı olmaz mı? Ne dersiniz?

 

Bir varmış [Kürşat Bumin]

20 May2007
 

Bir varmış, Kürşat Bumin / Yeni Şafak

Soner Yalçın’ı mutlaka tanıyorsunuzdur: Milletin kan bağını araştırmak gibi münasebetsiz bir merakın sarıp sarmaladığı şu çoksatan “popüler tarihçi”. Hürriyet’in yakın zamanda, sıra “Talat Paşa’nın not defterindeki Ermeni mülklerine” gelince yazı dizisine son veren bir önceki popüler tarihçisinin yeri boş kalmasın diyerek sayfa açtığı yazar…
Soner Yalçın, biraz önce tarihini verdiğimiz “Çankaya Köşkü’nün ilk sahibi Ermeni’ydi” başlıklı yazısı ile “masal”a dahil oluyor. Bu bir tam sayfalık yazının masalı ilgilendiren bölümü şöyle:
“Beğenilen ev, bölgede ‘Kasapyan Bağevi’ olarak biliniyordu; Ankaralı bir Ermeni tüccar tarafından yaptırılmıştı. Zengin kuyumcu ev sahibi, savaş sırasında kenti terk ederken, bağevini de eşyalarıyla birlikte Ankara’nın tanınmış ailelerinden Bulgurzadeler’e satmıştı. Mustafa Kemal’in bağevini beğendiğini öğrenen Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi, hemşehrilerinden topladığı paralarla evi, Bulgurzade Tevfik Efendi’den 4 bin 500 liraya satın aldı ve Mustafa Kemal’e hediye etti.”
İşte, Soner Yalçın’ın “masala dahil olması” dediğim böyle bir şey… (Bu arada bağevi için sıkı pazarlık yapan Bulgurzade Tevfik Efendi’ye teessüflerimizi iletmeyi de unutmayalım!)
Soner Yalçın’ın anlattığı bu pazarlık niçin mi “masal”? Şundan ötürü:
Meğerse (masal bu ya!) Kasapyan ailesinin 1957’de Kanada’ya göç etmiş bir ferdi varmış. 1857 Ankara doğumlu Ohannes Kasapyan’ın torunu Edward J. Çuhacı.
Bu torun Hürriyet’teki “masal”ı okuyunca haklı olarak dayanamayıp gazetenin popüler tarihçisine bir mektup göndermiş. Mektubun en “sıkı” bölümleri şöyle:
“Çankaya Köşkü’nü Kasapyan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir. (…) Ayrıca Kasapyan ailesinin sahip oldukları mülkler arasında Keçiören’deki bağ evi vardır ve bu bağa da Vehbi Koç ailesi sahip olmuştur. (…) Ayrıca Ankara’da dedemin ailesi ve kardeşleri kendi paralarıyla bir (Ermeni Katolik) kilise inşa etmişlerdi ki, bu kilise de yakılmış…”
Bu kadarı yeter herhalde…

 

Bilim insanları işbaşında [Yıldırım Türker]

7 May2007
 

Bilim insanları işbaşında, Yıldırım Türker / Radikal

Geçtiğimiz ekim ayında Gündem gazetesinde Nusaybin’in Kuru (Xirebaba) köyünde köylüler tarafından bulunan toplu mezardan fotograflar yayımlandı. Pek çok kafatası ve kemik fotoğrafları. Mezar yeri için kazılan araziden geniş odalı bir mağara, mağaradan birçok kemik çıkmıştı. İsveç’te ‘soykırım uzmanı’ olarak görev yapan Prof. David Gaunt, mezarın 1915 ve sonrasında katledilmiş Ermeni ve Süryanilere ait olabileceğini iddia etti. İddianın İsveç Parlamentosu’na taşınması üzerine Halaçoğlu, hodri meydanı çekip Gaunt’a ortak araştırma önerisinde bulundu. Önceki gün ilk araştırma yapıldı.
İsveç’ten kalkıp gelen profesör Gaunt’u sevimsiz bir sürpriz bekliyordu. Nitekim on beş dakika süren ‘saha çalışması’nın ardından durumun ‘bilimsel açıdan bir kâbus’ olduğunu söyleyecekti.

Radikal’de konuyla ilgili haberi hazırlayan İsmail Saymaz, haberine Mardin Süryanisi Sait Yıldız’ın dediklerini de eklemiş. Yıldız üzgünmüş. Ama bu topraklarda yaşayan bir doğal zanlı olarak herhalde şaşırmamıştır. Şöyle demiş: “Gelmeden önce mezarın temizlendiğini duymuştuk. Ama bu kadarını tahmin etmedik.”
TTK (Tarih Tahrip Kurumu) Başkanı Halaçoğlu, Cumhuriyetini seven mutlu bir Türk. Yani bir Mutlu Türk Bilim İnsanı.

Profesör Doktor Necla Arat, son ‘laik şahlanış’ mitinglerinin düzenleyicilerinden, militan ruhlu bir bilim insanı.
Geçen gün ekranlarda gururlu bir panelist olarak yerini almıştı. Karşısındaki düşman güçlerin askeri muhtıras konusundaki kaygı ve eleştirilerini içtenlikle anlamıyordu. Münazarasını üstüne kurduğu ‘fikir’ şuydu: ‘Mühendisler, işadamları, aydınlar, siyasetçiler fikirlerini söyleyebiliyor da askerler neden vatandaş olarak fikirlerini belirtmesin? Onların fikirlerini belirtmesinden neden rahatsız oluyorsunuz?’ Askerin hassas vatandaş olarak portresini demokrasi mücadelesi diliyle çizebilmek hanımefendi gibi yüksek rütbeli bir sosyal bilimcinin demokrasi tanımına değerli bir katkısı olarak geçmeyecek literatüre.
Askerin fikir ve taraf belirtmesinin silah çekmek anlamına geleceğini, silahlı olanın malumat değil ancak talimat vereceğini, kaldı ki arkasında onca darbe olan askerin ağzını hayra açmayacağını bu rütbeli bilim insanına kim öğretecek?
Cumhuriyeti konusunda son derece hassas ve kıskanç olan Arat, aynı hassasiyeti demokrasiden esirgediği gibi karşısındakilerden de esirgemekte bir beis görmüyordu. Sözgelimi idam edilmiş babasının resmi önünde oturmuş olarak programa bağlanan Aydın Menderes’in yüzüne karşı 60 darbesini savunuyor, darbeler içinde bir darbe bilirim edasından hiç taviz vermiyordu. Bu demokrasi uzmanı sosyal bilimciye göre darbenin iyisi de kötüsü olurdu.
Arat’ın askerinin apoletinden toz aldırmayan tavrı yeni değildi elbet. kendilerini bundan 4 yıl önceki kahramanlık performansından hatırlıyoruz.
2002 yılında Almanya Köln’de bir panele konuşmacı olarak katılan Avukat Eren Keskin’in söyledikleri üzerine Hürriyet gazetesi bir haber yapmış, aynı panele konuşmacı olarak katılan Necla Arat’ın da görüşlerine yer vermişti. Keskin panelde ordu-siyaset ilişkisinden söz etmiş, gözaltında tecavüzlerde, tecavüz eden asker sayısının polis sayısından fazla olduğunu ama Türkiye’de ordunun bir tabu olduğundan şikâyet edilemediğini anlatmıştı. Arat, duruma müdahale ediyor, askerine ‘tecavüzcü’ diyen avukatı milletine ve gerekli mercilere şikâyet ediyordu.
Bu haber ve demeç üzerine, Genelkurmay Başkanlığı Bağcılar Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
2003 yılının şubat ayında yapılan duruşmaya Prof. Dr. Necla Arat tanık olarak, Av. Eren Keskin de sanık olarak katıldılar. Arat’ın sözlerine dayanarak hazırlanan iddianamede Eren Keskin’in Türk ordusuna tecavüzcü dediği belirtiliyordu.
Arat orada da gururluydu. “Ben de düşünce özgürlüğünden yanayım.
Onun Köln’deki toplantıda kişisel düşüncelerini açıklaması hakkıdır. Ancak, Türk devleti ve ülke bütünlüğü açısından zarar veren ve Türkiye’nin zararına söylemleri karşısında bilinçli bir vatandaşlık davranışı şeklinde bir tepki verdim. Bosna’daki tecavüzleri bütün dünya biliyor.
Burada bir-iki münferit olay yaşanmışsa bile, bunların belgesi yok” diyordu. Arat, Eren Keskin’in sorusunu da yanıtlıyordu: “Almanya’dan döndükten iki-üç gün sonra bana telefon edildi, Genelkurmay Başkanı’nın benimle görüşmek istediği söylendi. Kendisi bana nezaketle, tepki ve duyarlılığım için silahlı kuvvetler adına teşekkür etti. Gazetede çıkan haberler üzerine beni aradığını söyledi. Genelkurmay Başkanı dışında pek çok vatandaş aradı ve teşekkür etti.” Av. Eren Keskin savunmasında, şimdiye kadar söylediklerinin hep arkasında durduğunu, söylediklerinden ceza almaktan korkmadığını belirtiyor ve karşısındaki bilim insanına, bilim adına da vazgeçilmez olan şu dersi veriyordu: “İnsan hakları savunuculuğunun milliyeti olmaz. Ben insan hakları adına bir şey söylüyorsam, kimin rencide olacağıyla ilgilenmem.”
Yerim yetse daha kimler var anlatacak. Şu kadarını söyleyerek bitireyim.
Türk bilim insanlarımız teyakkuzda. Çocuğum yüksekokullar okusun, bilim insanı olsun diye çırpınırken bir daha düşünün. Hem askeri okullar parasız.

 

“30 Ocak 1919 günü 30 kadar İttihatçı tutuklanır”

31 Jan2007
 

Levent Yılmaz’ın Radikal gazetesinde yayınlanan “Ermeni tehciri ve uluslararası hukuki durum” başlıklı yazısından:

İlk Divan-ı Harp’ler 8 Ocak 1919 tarihinde, irade-i seniye ile kurulur.

30 Ocak 1919 günü 30 kadar İttihatçı tutuklanır. Hüseyin Cahit, İsmail Canbulat, Kara Kemal, İzmir Valisi Rahmi, Emanuel Karasu, Mithat Şükrü, Hüseyin Kadri, Tevfik Rüştü ve Ziya Gökalp tutuklananlardan bazılarıdır.

4 Mart 1919’da Damad Ferid Paşa sadrazamlığa getirildiğinde ise ilk işi subaylardan oluşan bir Divân-ı Harb-i Örfi kurmak olur. Aynı gün Meclis-i Vükelâ’nın aldığı karar ile memleketi savaşa sokanları, İslam, Ermeni ve Rum ‘tehcir’ ve ‘katliamını’ düzenleyenleri ve vatandaşı birbirini öldürmeye teşvik edenleri ve ulaşım vasıtalarını vurgun yolunda kullananları da muhakeme etme yetkisi verilir.

10 Mart 1919’da Damad Ferid Paşa Kabinesi savaş sorumlusu ve ‘tehcir’ olayına karışanlardan oluşmak üzere eski bakanları, subayları ve İttihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinden 66 kişiyi tutuklar. Bunların arasında Sadrazam Said Halim Paşa, Musa Kazım Efendi, Fethi (Okyar) Bey, Abbas Halim Paşa, Ahmed Emin (Yalman) gibi isimler vardır.

15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’e çıkar, bu durum Türk ileri gelenlerinin ‘Ermeni kırımı ve tehcirden’ mahkûm edilmelerini neredeyse imkânsız hale getirir. Ancak İngilizler ve Damad Ferit Paşa İttihatçıları serbest bırakmayı göze alamadıklarından Malta sürgünü ve olası bir uluslararası mahkeme bir çözüm olarak belirir.

Öte yandan yurtta kalanlar için yargılamalara devam etmektedir.

Divân-ı Harb-i Örfi 13 Temmuz 1919’da önemli bir karar verir. Bu kararda Talat Paşa’yı, Enver Paşa’yı, Cemal Paşa’yı, Doktor Nazım Efendi’yi idama mahkûm eder. Bunun yanında pek çok sanığa da 15’er yıl kürek cezası verilir.

12 Ocak 1920’de daha önce kapatılan Meclis-i Mebusan’ın 80’i Kuvayı Milliyeci olmak üzere 140 milletvekili ile açılmasının ardından, 28 Ocak 1920’de yapılan gizli toplantıda Misak-ı Milli kabul edilir. Bu arada 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edilmiş ve Meclis İngilizler tarafından basılarak bazı mebuslar Malta’ya sürülmüştür. Bu olaydan sonra Meclis ilk önce tatil edilir ve 11 Nisan 1920’de resmen kapatılır.

23 Nisan 1920’de ise TBMM açılır.

Tam bu sırada, ‘Ermeni kırımından sanık’ olan sabık Urfa Mutasarrıfı ve Bayburt Kaymakamı Nusret Bey 20 Temmuz’da idam cezasına çarptırılır ve 5 Ağustos’ta Beyazıd Meydanı’nda asılır.

 

Mavi Kitap

31 Jan2007
 

Geçtiğimiz günlerde, CHP milletvekili ve emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ’ın öncülüğüyle meclisbir girişim başlattı. Britanya Parlamentosu’na gönderilen bir mektupla, Arnold Toynbee tarafından yazılmış olan ve daha çok ‘Mavi Kitap‘ olarak alınan kitabın, gerçek dışı bilgiler içerdiği ifade ediliyor ve zamanında Britanya Parlamentosu’nun tasarrufu ile basılmış olduğu da belirtilen bu kitabın gerçekleri yansıtmadığının parlamento tarafından kabul edilmesi talep ediliyordu.

Radikal gazetesi yazarı Murat Belge, 14 Kasım 2006 ile 31 Aralık 2006 tarihleri arasında yazdığı 6 yazıda, Şükrü Elekdağ öncülüğünde gerçekleşen bu girişimin akıbetini ele aldı. Türk siyasetinin niteliği konusunda çok anlamlı dersler çıkarılabilecek bu yazılar dikkatle okunmayı hak ediyor:

1- Mavi Kitap girişimi – 14/11/2006
2- Ermeni konusunda değişim – 17/11/2006
3- Mavi Kitap, mektup, münazara… – 02/12/2006
4- Masmavi Kitap – 10/12/2006
5- Elekdağ’ın yorumları – 30/12/2006
6- Elekdağ cevapları – 31/12/2006

 

Osmanlı Tapu Arşivleri [Etyen Mahçupyan]

23 Sep2006
 

İtiraf, Etyen Mahçupyan / Zaman

Osmanlı tapu arşivlerinin Türkçeleştirilerek bilgisayar ortamında şeffaflaştırılmasıyla ilgili TARBİS adlı proje kapsamında Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü ile MGK arasında bir yazışma olmuş… Genel müdür yardımcısının tapu tahrir defterlerine ilişkin değerlendirme isteği üzerine MGK Seferberlik ve Savaş Hazırlıkları Planlama Daire Başkanı Tuğgeneral’in verdiği ‘gizli’ ibareli yanıt şöyle: “Osmanlı Devleti dönemine ait söz konusu defterlerin içerdiği bilgilerin etnik ve siyasi (asılsız soykırım, Osmanlı vakıfları mülkiyet iddiaları ve benzeri) istismara malzeme olabileceği ve ülkemizin içinde bulunduğu koşullar dikkate alındığında, kısmen ya da tamamen çoğaltılarak dağıtılmamalarının, genel arşiv çalışması yapılan merkezlere devredilmemelerinin, dolayısıyla bulundukları Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde muhafaza edilmelerinin ve kullanılmasının ülke menfaatleri açısından sınırlı tutulmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir.”

Yazının devamı »