• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

“Müslümanların en temel inançlarını bile bu kadar açık bir şekilde tahkir eden bir kurumda benim yer almam söz konusu olamaz”

30 Dec2009
 

Taraf gazetesi yazarı Hilal Kaplan’ın “Müslümanların ‘vicdan’ları ile imtihanı” başlıklı yazısından:

Enver Bey’in vicdani retçi tavrından dolayı maruz kaldığı olaylar zinciri ise şöyle gerçekleşiyor: Kendisi 24 Temmuz 2007’de zorla askerlik yaptırılmak üzere evinden alınıp Bilecik Jandarma Er Eğitim Tugayı’na getiriliyor. İlk ‘içeri’ alındığında üniforma giymeyi reddediyor fakat 10 asker tarafından zor kullanılarak üniforma giydiriliyor. Ailesi Bilecik’e ziyarete geldiğinde ise annesi ve eşine başörtülerini ‘kelebek’ diye tabir edilen biçimde örtmeleri ‘emrediliyor’! Emre uyduklarında ise bu sefer de pardösülerini çıkarmaları ‘emrediliyor’! Pardösülerini çıkarmayı reddettikleri için de Enver Bey ile görüştürülmüyorlar. Enver Bey görüşebildiği babasına ağır psikolojik baskı ve linç tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu iletiyor.

Annesi ve eşinin maruz kaldığı uygulamanın ardından bu cesur Müslüman adam aşağıdaki metinle vicdani reddini kamuoyuna beyan ediyor:

“Ben Enver Aydemir, 24.07.2007 tarihinde zorla askerlik yaptırılmak üzere evimden alınarak Bilecik Jandarma Er Eğitim Tugayı’na getirildim. Burada, beni oraya getiren yetkililere, TSK Seçkinlerinin laik değerlere dayanarak dini inançlarıma karşı hasmane duygular beslediğini bu yüzden laik bir ülkede askerlik yapmayacağımı ve böyle bir düzenin asla ve asla bir neferi olmayacağımı beyan ettim.

Bilecik’te kaldığım süre içerisinde bu yaklaşımımın ne kadar doğru bir yaklaşım olduğunu, iki gün sonra beni görmeye gelen annemin ve eşimin başörtülü olması gerekçe gösterilerek nizamiye kapısından geri döndürüldüğünde daha iyi anladım. Hayattaki en önemli değeri inançları olan birisi olarak, özellikle TSK Seçkinlerinin İslami değerlere karşı gösterdiği tutumu kabul etmem mümkün değildir. Müslümanların en temel inançlarını bile bu kadar açık bir şekilde tahkir eden bir kurumda benim yer almam söz konusu olamaz. (…)”

Vicdani ret beyanını takip eden günlerde Eskişehir 1. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askerî Cezaevi’ne konuyor. Nizamiyede yine işkence ve kötü muameleye maruz kalıyor. Hatta linç teşebbüsünde bulunuluyor. Burada da karısı ve annesi inançlarına göre giyindikleri için Enver Bey’i göremiyor.

 

Özel Harp Dairesi

30 Dec2009
 

Radikal gazetesi yazarı İsmet Berkan’ın “Ecevit’i dinlerken…” başlıklı yazısından:

Yıl 1974… Bülent Ecevit Başbakan olmuş. Bir gün Genelkurmay’dan bir yazı geliyor Başbakanlığa, örtülü ödenekten yüklü bir para isteyen. Örtülü ödenekte de para yok, zaten bir de Ecevit titiz, buradan harcanacak parayı kendince belgeye bağlamak istiyor.

Soruluyor Genelkurmay’a, ‘neden istiyorsunuz bu parayı’, diye. Cevap: Özel Harp Dairesi için istiyoruz, oluyor. Yahu nedir bu Özel Harp Dairesi? Ecevit, böyle bir resmi yer bilmiyor. Bütçeye bakılıyor, bu daire için açılmış bir fasıl da yok. Yeniden soruluyor, ‘Nedir bu Özel Harp Dairesi’ diye.

Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, ‘Ben size anlatayım’ diyor, Ecevit ve Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık birlikte dinliyorlar. Ecevit, ‘Ağzımız açık kaldı’ diye hatırlıyor, ‘İkimiz de dehşete kapıldık.’

Ecevit öğreniyor ki o güne kadar bu gizli ötesi birimin parasını doğrudan Amerika ödermiş ama artık para göndermiyormuş. Bu birimin karargâhı da zaten Ankara’da Amerikan Askeri Yardım Kuruluşu’nun uzantısı bir binadaymış.

Ecevit talimat veriyor, ‘Bu birimi hesap verebilir hale getirin’ diye, sonra da takip ediyor ama araya Kıbrıs savaşı giriyor, derken erken seçim falan, iş unutuluyor.

Sonra Ecevit 1978’de yeniden başbakan olduğunda bu kez Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’e soruyor aynı birimi, hatta talimat veriyor, kapatın bunu, diye. Evren de söz veriyor kapatacağız diye.

Ama dinleyen kim… Özel Harp’in adı değişiyor, kendisi aynı kalıyor. Hâlâ Seferberlik Tetkik Dairesi onun içinde. Hâlâ ülkenin sağında solunda ‘güvenilir sivil kişiler’ ve onlar için gömülmüş silahlar.

Daha önce İtalya’da, Belçika’da ortaya çıkan, her NATO ülkesinde olduğundan şüphe duyulmayan Gladio işte.

 

“60’lı yıllarda 10 bin civarındaki Rum nüfus, bir anda ne oldu da evini, yurdunu, tarlasını, bahçesini terk edip soluğu başka memleketlerde aldı”

27 Dec2009
 

Sabah gazetesinin İş’te İnsan eki yazarı Burçan Güven’in “Gökçeada Rumları ve iki yüzlülük” başlıklı yazısından:

Korkunç hikayeler dolaşıyor kulaktan kulağa… Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan ilişkilerinin gerildiği her dönemde, bu adadaki Rumların ağır bedeller ödediğine dair tüyler ürpertici hikayeler bunlar. Örneğin 70’lerin başında sonunda Kıbrıs çıkarmasıyla sonuçlanın gerginlik sürecinde adadaki cezaevi mahkumlarının bir süreliğine (Rum köylerine dehşet saçmak üzere) salıverildiği anlatılıyor. Bu bir – iki günlük süreçte olanlarla ilgili anlatılanlarda ise ne ararsanız var; tecavüz, yağma, cinayet, kundaklama… Bazen adanın Rumlarına kendini sevdirmeyi başarmış bir Türk, hafifçe başıyla işaret ederek birini gösteriyor ve başlıyor anlatmaya: “Bu kadının kızı tecavüze uğramış, bunun evi yanmış içinde çocukları ölmüş, şunun kocasına böyle olmuş” diye.

60’lı yıllarda 10 bin civarındaki Rum nüfus, bir anda ne oldu da evini, yurdunu, tarlasını, bahçesini terk edip soluğu başka memleketlerde aldı, konuşulmuyor bile. Müthiş bir sessizlik hakim. Adada sonradan yapılan kişiliksiz, tek nizam yapılarıyla ruhsuz köylerine Doğu Karadeniz’den, Orta Anadolu’dan getirilip yerleştirilen ailelerin burada doğmuş çocuklarından birinin yazdığı Gökçeada kitabında bile bu zulümden eser yok.

 

“Çarmıh yok ama darağacı ve linç var”

27 Dec2009
 

Taraf gazetesi yazarı Ayşe Hür’ün “‘Oksijeni kalmayan’ Fener Rum Patrikhanesi” başlıklı yazısından:

Patrik Hazretleri “İbadet özgürlüğü var deniyor ama mümin yok” diyor. “Cemaatimiz üç bin kişiye indi, eğer Yunanistan’dan hafta sonu gelen hacılar olmasa kiliselerimiz bomboş” diyor. “Ben 70 yaşındayım, benden sonra kim Patrik olacak, çünkü Heybeliada Ruhban Okulu 1971’den beri kapalı” diyor. “İstiklal Marşı’nı en güzel okuyan Gökçeadalı Marina kızımızın iki yıl önce evini yaktılar, kardeşini öldürdüler” diyor. “Patrikliğimize defalarca bombalı saldırı yapıldı, Ergenekoncuların ‘Kafes’ planlarında adımız geçiyor, Ermeni Patriği Mesrop’la beni öldürmeyi planlıyorlarmış” diyor. “Hazine’nin el koyduğu mülklerimizden çoğunu hâlâ geri alamadık” diyor. Ve soruyor: “Bunlar çarmıha gerilmek sayılmazsa ne sayılır?”

Aslında, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, ortada bir mecaz olduğunu görmezden gelip, tipik bir ‘millet-i hâkime’ nazırı edasıyla “umarız bir sürçü lisandır, çünkü bizim tarihimizde çarmıha gerilmek yok” demesine, “çarmıh yok ama darağacı ve linç var” diye cevap verebilirdi. Mesela, 1657’de Patrik III. Partenios’un ve dört metropolitin, Eflak Voyvodası Konstantin’i Osmanlı’ya karşı isyana teşvik ettiği gerekçesiyle asıldığını; 1821’de Patrik V. Gregorios’un, Mora ayaklanmasına destek verdiği gerekçesiyle Patrikhane’nin kapısında asıldığını ve ölü bedeninin üç gün darağacında bekletildikten sonra denize atıldığını, Patrikhane’nin önünden geçen caddenin adının hâlâ idam fermanını veren Sadrazam (Benderli) Ali Paşa’nın adını taşıdığını; 1922’de İzmir Metropoliti Hrisostomos’un Yunanlılarla işbirliği yaptığı için Sakallı Nurettin Paşa’nın örgütlediği güruh tarafından linç edildiğini hatırlatabilirdi ama hatırlatmadı.

 

“Oysa hepimiz biliriz ki Rumlar burada çok hoş karşılanır, çok sevilir”

23 Dec2009
 

Taraf gazetesi yazarı Roni Margulies’in “Patrik Bartholomeos ve Tekel işçileri” başlıklı yazısından:

Patrik Bartholomeos bir Amerikan televizyonuna konuşmuş ve Radikal’in muhabirine göre, “olağanüstü suçlamalarda” bulunmuş: “Muhabirin de Bartholomeos’tan geri kalmadığı program, ‘Adı Bartholomeos.. İstanbul’da yaşıyor.. günümüzün Türkiyesi’nde Patrik, kendini çok da hoş karşılanmış hissetmiyor’ denilerek başladı.”

Gerçekten de “olağanüstü” bir suçlama! Tüm haklarını yaşadığını hissedemiyormuş! Hoş karşılanmadığını hissediyormuş!

Oysa hepimiz biliriz ki Rumlar burada çok hoş karşılanır, çok sevilir. O yüzden kala kala 2000 kadar Rum kalmıştır. Onlar da sevilmenin sarhoşluğu içindedir. Geri kalanı bu sevgi selinde boğulmamak için kaçıp gitmiştir.

 

“Bizler durup dururken TSK üzerine yazmıyoruz”

18 Dec2009
 

Taraf gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan’ın “Davete icabet” başlıklı yazısından:

Öncelikle şu gerçeği okuyucunun iyi anlaması lazım: Bizler durup dururken TSK üzerine yazmıyoruz. Yaşanan olaylar nedeniyle mecburen bu kurum üzerine yazmak durumunda kalıyoruz. Ayrıca Genelkurmay Başkanı ile de özellikle ilgili olduğumuzu, örneğin onu yıpratmaktan hoşlandığımızı söyleyemem. Ama davetlere de icabet etmememiz düşünülemez… Ve Genelkurmay Başkanı’nın medyada değerli bulunup canlı verilen her konuşması bir davettir.

 

“Afrika’daki açlığın sebebi zenginlerin “çok yemesi” veya fakirlere yardım etmemesi değildir”

18 Dec2009
 

Atilla Yayia’nın Zaman gazetesinde yayınlanan “Dinî önderler, kriz ve açlık” başlıklı yazısından:

Şüphesiz, zengin ülkeler aç ve fakir bölgelere yardım etmelidir. Ama bunun, acil durumlar dışında, doğrudan gıda yardımı yerine salgın hastalıklarla mücadele, doğal afet alanlarının ıslah edilmesi, işgücüne üretim bilgi ve becerisinin kazandırılması, mülkiyeti kayıt altına alma ve koruma sistemlerinin kurulması gibi yollarla yapılması daha doğru ve yararlıdır. Ve, başkaları ne yaparsa yapsın, açlıktan kurtulmak uzun vadede ancak açların kendilerinin başarabileceği bir şeydir. Bugün Afrika’da korumacılık egemen iktisat politikasıdır. Afrika ülkeleri arasındaki ticaret engelleri, zenginlerin Afrika’nın önüne diktiği ticaret engellerinden çok daha fazladır. Kıta birbirinden kopuk siyasi toprak parçalarından müteşekkildir. Afrika’da bir ülkeden diğerine seyahat, korumacılık yüzünden, çok zor ve meşakkatlidir. Ülkeler arasında doğrudan uçuşlar neredeyse yoktur. Bu yüzden, Afrika’da bir yerden diğerine gitmenin en iyi yolu, önce Avrupa’ya (özellikle Londra’ya) gitmek ve sonra tekrar oradan gidilecek yere uçmaktır. Kıta içi korumacılık o kadar kötüdür ki, Afrika ülkeleri arasındaki ticaret engellerinin ortadan kaldırılmasının tek başına kıtanın genel durumunu yüzde elliye varan oranlarda iyileştirebileceği iddia edilmektedir.

 

"[H]akiki bir barıştan bahsedilecekse, o zaman her iki tarafın açığını aynı dille eleştirebilmeli"

17 Dec2009
 

Taraf gazetesi yazarı Evrim Alataş’ın “PKK, DTP, Kürtler ya da vurun abalıya” başlıklı yazısından:

Irkçı duyguların esiri olmamışlaradır sözüm. Elinizi vicdanınıza koyun. PKK diye bir hareket olmasaydı, Kürdün kara kaşına kara gözüne bakıp da mı hak hukuktan bahsedilecekti? Bu denli örgütlenmiş, yıllarca kavga vermiş, halk desteği kazanmış ve kendince “güç” haline gelmiş bir hareketi şimdi hangi esaslara göre “terbiye” edeceksiniz? Orta yerde iki güç var ve savaş var. Barış temennisi var. Eğer pusulada sorun yok ise ve hakiki bir barıştan bahsedilecekse, o zaman her iki tarafın açığını aynı dille eleştirebilmeli. Mesela, PKK çatışmasızlık kararı aldığı zamanlarda parçalanmış gerilla cenazeleri bölgeye geliyor ve kimse sesini çıkarmıyorsa, vicdanın terazisi şaşmış olmaz mı? Derdim, ölüleri yarıştırmak ve kimin daha çok öldüğünün çetelesini çıkarmak değil. Ölülerin, vicdanın ve hafızanın uyumadığını hatırlatmaktır.
Ve sokak gösterileri… Sözüm herkesedir. Medya, “kaldığımız yerden devam edelim” dercesine aynı çığırtkanlığa başladı. Kendilerine göre çok sağduyulular. “Kırıp döken PKK yandaşları”… “DTP’nin kapatılmasını protesto eden göstericilere ırkçı bir grup saldırdı”, “Irkçı bir grup DTP’yi yaktı” demediğiniz müddetçe, o sokaklara dökülenlerin elindeki molotoflar maalesef patlar. Çünkü hakkaniyet şaşmıştır. Facebook’ta bir grup oluşturulmuş. Reklam olmasın, adını yazmayacağım. Binlerce üyesi var. Orada parçalanmış gerillalar, bir gösteride kafasından vurulup ölen üniversite öğrencisinin video kaydı vs. var. Ve yetiştirdiğiniz evlatlarınız (ki kızlar çoğunlukta), fotoğraflara bakarak “tam bir sanat eseri” yorumunu yapmaktalar. “Kürtlere soykırım yapalım” diye gruplar oluşmuş. Hiç gördünüz mü asker kulağı kesen bir militan, duydunuz mu? Ya da Kürtlerin internet sitesinde parçalanmış asker görüntüleri? Bunu neyle izah edeceksin? Bu denli tahrikin içinde Kürdün hassasiyeti hiç yok mu? Yok! Niye biliyor musunuz? Kürt hareketi var çünkü. Kürt hareketi Kürdü terbiye ediyor. Etmesin, o zaman “korkutucu sahneler”in ne olduğunu göreceksiniz. Hakkâri’de yirmi polis bir çocuğu öldüresiye döverken, iki polisi köşeye sıkıştıran gençleri engelleyen de DTP’lilerdir. Öfkeyi iyi hesap edelim derim.

 

"Silahsız bir PKK sadece Kürt sorununu çözmez, bu sivil direnç Türkiye'nin demokratikleşmesine de büyük katkı sağlardı"

17 Dec2009
 

Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’un “PKK’yı kimler gaza getiriyor” başlıklı yazısından:

PKK’yı yakından takip eden bir arkadaşımın büyük bir iddiası var.
Diyor ki “Eğer PKK Berlin Duvarı çöktükten sonra 90′larda silahlı mücadeleden vazgeçseydi, şiddet dışı siyasi yollar kullanan sivil bir direniş örgütüne doğru evrilseydi ya Türkiye Kürt sorununda en radikal anayasal değişiklikleri yapmaya mecbur kalmıştı ya da bölünmüştü.
Bu olsaydı büyük ihtimalle Abdullah Öcalan da Dalay Lama’nın, Mandela’nın yanında dünyanın bütün ülkelerinde en prestijli toplantılarda, Davoslarda falan konuşan Nobel Barış Ödülü sahibi bir direniş lideriydi.”
Silahsız bir PKK sadece Kürt sorununu çözmez, bu sivil direnç Türkiye’nin demokratikleşmesine de büyük katkı sağlardı.
Ama PKK bu zihniyet dönüşümünü gerçekleştiremedi. Şiddette ısrar etmesi uluslararası alanda onu yalnızlaştırdı. Dünyanın pek çok yerinde terörist ilan edildi. Bu yalnızlaşmaya PKK “uluslararası komplo” gibi komplo teorileriyle cevap verdi, dört tarafımız düşmanlarla çevrili edebiyatıyla kendini avuttu.

1980′lerde “dağlardaki bir avuç eşkıya” olarak anılan PKK’nın yeni katılımlarla büyük bir askerî güce kavuşması ve Türkiye kamuoyunda tanınmasında en büyük halka ilişkileri yapan kim diye baktığımızda ise kaşımıza Doğu Perinçek’in 2000′e Doğru dergisi çıkıyor.
1991 seçimlerine Kürtlerle siyasi ittifak içinde girmek isteyen Perinçek’in dergisinin “PKK Ordulaşıyor” gibi PKK’nın şehirlerden ‘heval’ bulmak için propaganda malzemesi olarak kullandığı kapakları, Ergenekon davasında da gündeme geldi. Halkın Emek Partisi 1991 seçimlerinde SHP ile ittifak yapınca Perinçek PKK ile ilgili fikirlerini değiştirdi.
Halbuki aynı tarihlerde PKK içinde “Artık gerilla mücadelesi yeter, şehre siyaset yapmaya gidelim” diyen sesler yükselmeye başlıyor. 1990′da toplanan ikinci kongrede bu öneriyi getiren kişi örgütün o dönem en önde gelen isimlerinden ve kongrenin genel sekreterliğini yapan Mehmet Şener. Şener ve ona destek verenler önce tutuklanıyor. Bir süre sonra da Şener ihanet ettiği gerekçesiyle yeni bir örgüt kurma çalışmalarını yürüttüğü Suriye’de öldürülüyor.
1993 yılında 33 er olayıyla kaçırılan barış şansını artık herkes biliyor. Peki, o yıllarda kim devreye giriyor: Yalçın Küçük.
PKK’nın kendini Berlin Duvarı sonrası yeni dünyaya uyarlamayı tartıştığı bir dönemde eski usul sol gerilla teorileriyle Bekaa’da görünen Küçük, Ergenekon’da ifade veren ve üst düzey bir eski PKK’lı olduğu anlaşılan gizli tanık Deniz’in anlattığına göre APO’nun kafasında kıvılcımlar çıkarmayı da başarıyor. Hem de ona karşı yapılacak bir suikastı haber ederek güvenini kazandıktan sonra. “Dünyanın en büyük başı Kürt başı çünkü başkaldırıyor” gibi süslü cümlelerin sahibi Yalçın Küçük bir ara neredeyse örgütün ikinci adamlığına çıktıktan sonra birden saf değiştiriyor.
İşte bu yüzden bugün PKK’nın silahlı mücadelesine söz söyletmeyenlere, eleştirilerin önüne atlayıp fedailik yapanlara, sanki Kürtlerin dostu gibi görünüp Kürtleri dağlara hapsedenlere en çok PKK’lıların şüpheyle bakması gerek.

 

"Ermeni kökenli olduklarını kişiler unutsalar ya da önemsemeseler dahi, devlet önemsiyor ve unutmuyor"

16 Dec2009
 

Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz’ün “Ermeni kökenli Türklerin maskeli yaşamları” başlıklı yazısından:

Fethiye Çetin’in 2004′te yayınlanan ‘Anneannem’ adlı kitabı bazılarımızın çok iyi bildiği, bazılarımızın ise hiç işitmediği bir Türkiye gerçeğini su yüzüne çıkarmıştı: Hıristiyan/ Ermeni kökenli Müslüman/Türkler!
Çetin kendi yaşamından yola çıkmıştı: ‘Seher’ adlı anneannesi Ermeni kökenliydi ve asıl adı ‘Heranuş’ idi. Yazar bu gerçeği ancak anneannesi 70 yaşını aştıktan sonra öğrenmişti.

915 katliamından kurtulup Anadolu’da kalanlar, hem ilginç, hem de hüzün veren bir Türkiye gerçeğini oluşturuyor.
Bu kişilerin büyük çoğunluğu kadındı. Çünkü katliamda erkekler öncelikli hedefti.
Bazı Müslüman (Türk, Kürt, vs.) aileler, küçük/genç Ermeni kızlarını, özellikle de güzel olanları, yanlarına aldı. Onları hizmetçi olarak çalıştırdı. Kızların kimi kuma oldu, kimi ailenin oğluyla evlendirildi. (Başlık parası vermeye gerek kalmamıştı!)
Kimi oğlan çocukları da aynı şekilde tehcirden kurtarılarak uşak, ırgat, çırak olarak çalıştırıldı.
Müslümanlaştırılan bu oğlanlar da zamanla birer “Türk” olarak toplumsal hayata karıştı.
Ocak 2007′de Ergenekoncuların operasyonuyla katlettirilen gazeteci Hrant Dink, böyle bir geçmişe sahip ‘torunların’ 500 binlik bir kitle oluşturduğunu tahmin ediyordu.
Peki, torunların hali niceydi? Nasıl yaşıyor, nasıl düşünüyorlardı?
Fethiye Çetin ve Sabancı Üniversitesi hocalarından sosyal bilimci Ayşe Gül Altınay, ‘Torunlar’ adlı kitapta onların öykülerini kendi ağızlarından anlatıyor. (Metis Yayınları)
Bir kere şunu görüyoruz: Ermeni kökenli olduklarını kişiler unutsalar ya da önemsemeseler dahi, devlet önemsiyor ve unutmuyor.
Hatırlarsınız: Hani Türk Tarih Kurumu’nun eski Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu, bir ara Kürtleşen, Alevileşen Ermenilerden söz ederek tepki toplamıştı.
Halaçoğlu, o sırada ellerinde hane düzeyine varan kayıtlar olduğunu ama bunları açıklamayacağını söylemişti.
Bazı “torunların” yaşamı devletin böyle bilgilere sahip olup zaman zaman da bunları kullandığını gösteriyor.
Mesela “Mehmet”, Ermeni kökenli olduğunu 12 Eylül (1980) döneminde askerlik yaparken, “sünnet oldun mu” sorgulamaları, dayak ve hakaretler eşliğinde öğreniyor. Devletin gözünde bir sakıncalıdır o!