• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

"Türkiye'deki yaygın siyasi zihniyet, farklı düşünenlerin o düşüncelerde samimi olabileceğini kabul edemiyor"

16 Ara2009
 

Star gazetesi yazarı Mustafa Akyol’un “Hiç kimse vatan haini değildir” başlıklı yazısından:

Türkiye’deki yaygın siyasi zihniyet, farklı düşünenlerin o düşüncelerde samimi olabileceğini kabul edemiyor. Çoğu insan, kendisine belletilen ideolojinin mutlak doğruluğuna iman ettiği için, farklı düşünenlerin en iyi ihtimalle ” aldatılmış”, daha yüksek ihtimalle de “satılmış” olduğunu düşünüyor.
‘Dahili ve harici bedhahlar’
Bu siyasi zihniyeti nereden edindiğimiz sorusuna gelince, sanırım diğer pek çok “Cumhuriyet kazanımı” gibi bunu da en başta sevgili Atamız’a borçluyuz. Rahmetli, mâlum, iktidarını serbest seçimlere girerek değil siyasi rakiplerini tasfiye ederek kurmuştu. Bu tasfiye sırasında da söz konusu rakipleri, örneğin muhafazakar/liberal çizgideki Terakkiperver Fırka yöneticilerini ” en hain dimağlar” olmakla suçladı. Dahası, “dahili ve harici bedhahlar”, “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlar” gibi kavramlar üretti ki, bunlar geçtiğimiz yetmiş yıl boyunca tüm Cumhuriyet çocuklarının beynine özenle kazındı.
Bugün de “vatana ihanet” söyleminin, hemen her kesimde görülse de, en çok Kemalistlerce kullanılması bir tesadüf olmasa gerek.
Gerçekte ise bence hemen hiç kimse “vatan haini” değildir. Öyle tipler belki binde bir çıkar, ama insanların ezici çoğunluğu nasıl ailesini, mahallesini, köyünü seviyorsa ülkesini de sever. Tabii bir durumdur bu. (Onun için aslında bence “vatanseverlik” öyle çok yüksek bir meziyet de sayılmaz.)
Türkiye’deki farklı siyasi çizgilerin hiçbiri de “vatan haini” değildir. Sadece vatanın selametini farklı yerlerde görmektedirler.

 

"PKK ile Kürtlerin ilişkisi şudur"

15 Ara2009
 

Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’un “PKK’ya onurlu veda” başlıklı yazısından:

Evet, kabul ediyorum. Maalesef PKK olmasaydı bugün ben Kürt meselesiyle ilgili bu yazıyı yazıyor olmayacaktım. Hükümet Kürt açılımı yapmaya çalışmayacaktı. Kürtlerin sorunları gündeme gelmeyecekti.
Bu Kürtlerin çığlıklarına yıllarca kulaklarını tıkamış bütün Türklerin ayıbıdır.
Yine doğrudur. Yüzlerce Albay Temizöz 1990′lar boyunca Kürtlere yapmadığını bırakmazken, 17 bine yakın faili meçhul cinayet olurken, Kürtlerin yanında biz değil PKK vardı.
Ama yine de kimse beni, bu çağda, elinde silah dağlarda dolaşmanın anlaşılır ve meşru olduğu konusunda ikna edemiyor.

Evet, Kürtler “Siz PKK’nın, Öcalan’ın bizim için ne demek olduğunu anlamıyorsunuz” diye sitem ederken haklı.
Babasını devlet öldürünce bir aylık bebeğini bırakıp dağa çıkan Hamiyet’i, 17 yıl sonra Habur’dan gelip teslim olmasa belki o bıraktığı çocuğunun karşısına asker olarak çıkabilme ihtimalini biz değil en iyi Kürtler anlıyor.
Tokat Reşadiye’deki katliamı PKK’nın üstlenmesine bir anlam veremeyen, kafası karışan Kürtleri de daha ciddi ve daha derin bir özeleştiriden koruyan bu duygusal bağ ve anlam.
Diyarbakır’da tanıştığım DTP çizgisinde de olmayan bir Kürt arkadaşımın verdiği örnek bu karışık duyguyu çok iyi anlatıyordu.
“Bak,” demişti, “PKK ile Kürtlerin ilişkisi şudur: Bir gün sana bir adamın çok büyük bir iyiliği dokunur. Adam hayatını kurtarır. Gel zaman git zaman adam bu iyiliği başına kakmaya başlar, seni kendine esir eder. Utanır, bir şey diyemezsin. Bu arada kötüler de boş durmaz. Adam seni bir defa daha kurtarır onların elinden. Yine ona mahkûm olursun, ses çıkarmazsın. Tam bu iyiliğin üzerinden de zaman geçer, ‘Tamam bana çok iyiliğin dokundu ama senin bu hallerin de hiç hoşuma gitmiyor’ diyecek cesareti bulursun, başına bir hal daha gelir, o adam seni bir daha kurtarır, bir daha bir daha. Şimdi kötülük el çekmeye başlayınca, biraz rahata kavuşunca, beni defalarca kurtarmış o adamı nasıl satarım, nasıl ‘tamam artık git başımdan’ derim, ‘sana ihtiyacım kalmadı’ derim.”
İşte böyle.

 

"[H]azret kendi yazmış, adamlarına onaylatmış"

14 Ara2009
 

Taraf gazetesi yazarı Sevan Nişanyan’ın “Meşrutiyet” başlıklı yazısından:

Peki hocam, “iktidar şartlı olarak padişahındır” diyen rejimden “iktidar kayıtsız şartsız milletindir” diyen rejime geçtiğimiz zaman ileri mi gitmiş oluyoruz geri mi?
Şöyle anlatayım isterseniz. O ikinci cümlede anlam ifade eden deyim “kayıtsız şartsız” deyimidir. “Millet” süstür. Ne demek “millet” yani? “Millet”in iktidar olduğu nerede görülmüş? Millet eğer bir ortak irade ise, memlekette basın diye bir şey kalmamış, gak diyeni götürüp asıyorlar, o irade nasıl oluşacak? Meclis dediğin şey, devlet başkanının iki yardımcısı ile beraber bir gece oturup hazırladığı bir liste, milletin iradesi nasıl dışa vuracak? Hükümdar desen eskisi gibi ailenin ekber ve erşed evladından bile seçilmemiş, kendi kendini baş ilan etmiş. Eski anayasayı hiç olmazsa bir başbakan (Midhat Paşa), birkaç politikacı, bir şair (Namık Kemal) ve bir Ermeni hukukçu (Odyan Efendi) kavga ede ede yazmışlardı, yenisini hazret kendi yazmış, adamlarına onaylatmış.
E, “kayıtsız şartsız” kelimesi burada ne manaya geliyor peki?

 

"Bu kapatma kararı, İslâmi kesimin 28 Şubat deneyimine benzer bir zihniyet kırılması yaratabilir"

13 Ara2009
 

Taraf gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan’ın “Kürtlerin 28 Şubatı” başlıklı yazısından:

Bu kapatma kararı, İslâmi kesimin 28 Şubat deneyimine benzer bir zihniyet kırılması yaratabilir. Çünkü aynen o dönemde İslâmi kesimde olduğu üzere, bugün Kürtler arasında bir zihniyet kırılması adım adım yaşanıyor, ancak siyasete tahvil olamıyor. 28 Şubat, kendilerini Müslüman kimlikle bağdaştıranların zaten yanlış olduklarını bildikleri ama razı geldikleri ilkel bir siyaset anlayışından kopmalarına neden olmuştu. Askerler Müslüman kimliği siyasetin dışına itmeye çalışırken, o kimliğin baş edilemeyecek bir zihniyetle geri dönüşüne de yol açmış oldular. Aynı şekilde Kürtlerin de önemli bir bölümü PKK’yı bir ‘yanlış siyaset’ olarak görüyor ama ona razı oluyorlar… DTP bu razı gelmenin kurumsal çatısını oluşturuyordu. Çünkü bir yandan barış güzellemeleri yapılıyor, öte yandan da siyasete avdet edildiğinde “İmralı’dan sonra açılım bitmiştir” türünden ahmakça bir sığlığa tutsak olunuyordu.
DTP’nin kapatılması bir fırsat… Kürtlerin bu kez gerçekten şiddete mesafe alan ve barışa layık olan bir siyaset üretmeleri, böylece toplumu kerhen değil gerçekten yanlarına çekmeleri için bir fırsat. PKK adam öldürebilir, hayatı herkese zindan edebilir… Ama bu ülkeyi yönetebilecek, hatta bu ülke üzerindeki tartışmanın tarafı olabilecek bir özne olamaz. Bunun nedeni ne devlet ne de ‘Türkler’, doğrudan ‘Kürtler’dir. Çünkü PKK bugün siyaseten Kürt toplumunun vasati algı ve beklentilerinin çok gerisinde kalmıştır. Müslümanlar geçmişteki ideolojik damarı mahkûm ettiler ve onun küllerinden bir demokratlık arayışı çıkardılar. Ne denli başarılı oldukları ayrı konu, ama kıymetli olan bu niyet, irade ve samimiyettir. O nedenle bugün AKP’nin yanlışlarının kıymeti harbiyesi yok. Zaten hep yanlış yapılmış bir ülkede doğruyu yapabilecek bir partiye sahip olmanın değerini biliyoruz. Aynı şekilde Kürt toplumu da artık kendi zihniyet kırılmasını siyaset sahnesine taşıyabilecek durumda. İhtiyaç duyulan şey niyet, irade, samimiyet ve ilave olarak da biraz cesaret.

 

"Kale düşünce Kürtler de Türk olmuştur"

13 Ara2009
 

Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’un “Kasri Kanco’ya dönüş” başlıklı yazısından:

Mardin Derik’te çölün ortasında bir şato. İçi içe iki surla çevrili. Dış surlarda siperler. Düz çatı tepelerden gelecek tehlikelere karşı yüksek duvarlarla örülmüş. Büyük dış kapıdan içeri girince bir kapı daha. Arada bir çeşit tampon bölge var. Gece yarısı büyük kapı kapandıktan sonra gelenlerin tek çaresi o aralıkta kalmak.

[B]uranın adı 1905′de şatoyu yeniden yapan Genç Hüseyin ağadan geliyor. Kürtçe’ye özgü bir hoşlukla isimlerin sonuna eklenen ‘o’ harfiyle söylenince Hüseyin Genco’dan. Şatonun adı Kasrı Genco. Ya da Kasri Kanco.
Burası önceki gün hakkında Ankara’dan tehcir kararı çıkarılan Ahmet Türk’ün çekileceği kalesi. İki yıldır hem Türk hem de Kürt şahinlerle, hem Türk hem de Kürt generallerle uğraşan 67 yaşındaki Ahmet Türk beş yıllık siyasi sürgününü “nefes aldığım yer” dediği bu kalenin duvarlarının arkasında geçirecek. Karacadağ’ın kalın kara taşları onu dışarıda bir çılgınlığa doğru koşan Türk ve Kürtlerden koruyacak.
Aslında bu kalenin duvarları hiç geçit vermedi değil. Kalede açılan o gediğin izlerini sonsuza kadar taşıdı Ahmet Türk. Hem de adı her söylendiğinde.
Yıl 1925′tir. Cumhuriyet girilmemiş kale bırakmamakta kararlıdır. Kasri Kanco’ya ulaşmaz bu haber. O kalın duvarların ardında hayat rejim değişikliğine aldırmadan devam etmektedir.
Ankara Kasrı Kanco’nun bu dik başlılığını öğrenince Mardin’den bir bölük jandarma askeri gönderir üzerine. Kasır kuşatılır. Ama kırık dökük piyade tüfekleriyle düşürülmeyeceği anlaşılır bu kalenin. Ankara’ya bildirilir durum. Ankara neyle karşı karşıya olduğunun hâlâ farkında değildir. Bu kez bir tabur jandarma gönderilir kalın kale duvarlarının üstüne. Yine olmaz.
Ve Ankara sonunda anlar karşısındaki çetin cevizi. Bu kez Diyarbakır’dan kalkan bir topçu birliği kuşatır Kasri Konca’yı. “Yapmayın, teslim olun” seslerine aldırış etmez kalenin ahalisi. Kapılar yeni rejime açılmaz. Bir rivayete göre doğrudan Atatürk’ten gelen bir talimatla şatoya top atışı başlar. Mermilerden birisi Kasri Kanco’nun çöle bakan mazgallarından birini parçalar. Yıllar sonra ilk kez bir gedik açılır duvarlarda. Kasrın ahalisi topçulara karşı dayanmayacaklarını anlar ve teslim olurken şöyle der:
Ere ere, bese lo, Kemalo başo. (Evet evet, peki yeter, Kemal en büyük.)
Şatonun cumhuriyet tarafından fethi şerefine bizzat Atatürk Kancolara verir yeni soyadlarını: Türk.
Kale düşünce Kürtler de Türk olmuştur.
Ahmet Türk kalesine çekilecek mi bilmiyoruz. Ama çok zor geçeceği anlaşılan önümüzdeki bu beş yıl içinde hepimize bazen sığınacağımız bir kale gerekeceği açık. Hepimiz bir gün Ahmet Türk’ün kapısını çalmak zorunda kalabiliriz. O güne kadar hoşça kal Ahmet Türk!

 

"Kürt siyasal alanı çoğulculaşmazsa, hepimizin işi çok daha zor olacaktır"

11 Ara2009
 

Yeni Şafak gazetesi yazarı Ali Bayramoğlu’nun “PKK, Tokat, DTP” başlıklı yazısından:

Örgüt açıklamasındaki “varlık gerekçemiz Önder Apo’nun yaşam koşulları üzerindeki saldırılar…” cümlesini es geçmemek gerek…
Kürt sorununu örgüte, örgütü Öcalan’a kilitleyen bu dar alan şiddet politikası artık Kürtler tarafından da görülmelidir.
Kürtler bu olup bitene itiraz etmezlerse, ses yükseltemezlerse, özellikle onları kuşatan demokratik açılım politikasının gücü, hali nice olur?
DTP’li politikacılar da bir yol ayrımına yaklaşıldığını görmelidir. Bugün kapatma davasının sonucu ne olursa olsun (ki gerginliği arttıracak kapatmayı teşvik edecek, belki de amaçlayan bir eylemdi Tokat pususu).
Siyasete karşı şiddeti körüklemek, sokak eylemlerinin destekçisi görünmek Öcalan’ın gölgesinde hareket etmek sadece sorumsuzluk değildir, artık açık bir demokrasi karşıtlığıdır.
Ahlaklı ve demokrat olduklarını ifade eden politikacılar yollarını risk alarak ayırmazlarsa, diğer bir ifadeyle Kürt siyasal alanı çoğulculaşmazsa, hepimizin işi çok daha zor olacaktır.

 

Barış için… [Ahmet Altan]

10 Ara2009
 

Taraf gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın “Barış için…” başlıklı yazısından:

“Barış istiyoruz” derken aslında ne istiyoruz?
Herkesin ırkına, dinine, mezhebine bakılmaksızın eşit olduğu, herkesin çocuklarına anadilini özgürce öğrettiği, anadilini rahatça konuştuğu, dağdakilerin yeniden hayata karışabildiği, delikanlılarımızın gösterilerde vurulmadığı, genç kızlarımızın otobüslerde yakılmadığı, askerlerimizin şehit edilmediği, isteyenin din dersi gördüğü istemeyenin görmediği, türbanın özgür olduğu, başını açanın bir baskı hissetmediği, Alevilerin cemevlerinde yapacağı ibadetlerin açık bir hak olarak kabul edildiği, ordunun siyasetten çıktığı, seçim sisteminin her fikrin parlamentoya girmesine izin verecek şekilde düzenlendiği, düşünce açıklamalarına kısıtlamaların getirilmediği, silahların sustuğu, yargının adil ve tarafsız olduğu, emeğin hakkını aldığı, özgür bir ülke istiyoruz.
Bütün bu hakların anayasa ve yasalarla güvence altına alındığı bir ülke istiyoruz.
Silahların susması, böyle bir ülke kurmamız için yolumuzu açacak.
Herkes kendi ırkına, dinine, diline, yaşama biçimine özgürce sahip çıkacak ne birbirinden, ne de devletten bir baskı görecek.
Bu istekler bir bütün, bunlardan bir kısmını yapalım, bir kısmını yapmayalım dediğinde barışa ulaşamıyorsun.
Ya hepsini yapacaksın ya da hiçbiri olmayacak.
Böyle bir ülke istiyor musunuz?
Böyle bir ülke istiyorsan barışı desteklersin.

 

"DTP etnik ayrımcılık partisi midir?"

3 Ara2009
 

Radikal gazetesi yazarı Necmiye Alpay’ın “Etnik Ayrımcılık” başlıklı yazısından:

DTP etnik ayrımcılık partisi midir? Ayrımcılık nedir, ne değildir?
DTP etnik odaklı bir siyasal parti ama, bu partinin mücadelesine “etnik ayrımcılık (İngilizcesi ‘ethnical discrimination’)” adı verilemez. Tam tersine DTP belirli bir ayrımcılığa karşı birikmiş tepkiyi dile getiriyor ve o tepkiye dayalı bir mücadele yürütüyor; tıpkı Bulgaristan’daki, Yunanistan’daki, Almanya’daki ve daha başka yerlerdeki Türklerin mücadeleleri gibi.
‘Ayrımcılık’ kavramı, bilerek ya da bilmeyerek ‘ayrılıkçılık’ kavramıyla karıştırılıyor. Bu nedenle, bir kez daha yazmak gereğini duyuyorum:
Ayrımcı tavrın belirleyeni, dışlama ve ikincilleştirmedir. Dışlamak, yani ilgili kesimin özgül haklarını tanımamak, bazen varlığını bile inkâr etmek. İkincilleştirmek, yani eşit değil, ikinci sınıf saymak, hor görmek.

 

Sadri Maksudi Arsal

1 Ara2009
 

Taraf gazetesi yazarı Sevan Nişanyan’ın “Tesbit” başlıklı yazısından:

1930′lardaki Dil Cinneti günlerinde tesbit etmek karşılığı bekütmek, berkitmek, bolcamak, dölendirmek, örüklemek, pergitmek, toktamak, tulandırmak, yağşırmak gibi özlü sözler önermişler. Yüce Makam bunların hiç birini beğenmemiş. Efendiler, demiş, tesbitin Türkçesi bundan böyle saptamak olacaktır. Fikri hür, vicdanı hür Türk Dilcileri bir kez daha Yüce Makam’ın dölenliğini, uzgörüsünü alkışlamak zorunda kalmışlar. “Türkçede böyle bir şey yok, sakın zaptetmenin z-b-t’si ile tesbitin s-b-t’sini karıştırıyor olmasın Hazret, geç de yattı dün gece” diye eğer düşünmüşlerse belli etmemişler, neme lazım, başımıza bela almayalım diyerek.
Dil Cinnetinin ilk öncüsü ve teorisyeni olan zat bir keresinde Yüce Makam’ın önerdiği bir kelimeyi beğenmeyince başına neler gelmiş, … Yanlış Cumhuriyet‘te anlatmıştım. Sadri Maksudi Arsal diye indeksten bakın.

 

Ruhumuzdaki faşist [Ahmet Turan Alkan]

14 Kas2009
 

Ruhumuzdaki faşist, Ahmet Turan Alkan / Zaman

Bundan yıllarca önce Dersim harekâtına katılmış yaşlı bir adamla, evlerinin çardaklı avlusunda ayaküstü sohbet etmiş, “Neler oldu, anlatsana” demiştim.
Hâtırımda kalan iki mühim anekdot: “Eşkıyanın köyüne girip arama yaptığımızda” demişti, “Tabii çoktan savuşmuş oluyorlardı; biz de bulgurdan, yağdan, pekmezden ne varsa yiyecek, toza toprağa buluyor, bir daha yenilemez hâle getiriyorduk!”
Dağ başında yoksul bir köylünün evinde yağını, pekmezini, ununu, bulgurunu tahrip ederseniz ne yer o insanlar bir sene boyunca; neyle geçinir?
Bu hafifi; daha ağırı var: “Boş bir çuvala dürter gibi süngülüyorduk.” demişti de bunu söylerken gözlerine bakmıştım: Suçluluk, nedâmet, bir cürmün itirafı esnasında duyulan ezikliğe bezer bir hâlet aradım edâsında; hiç oralarda değildi, olmamıştı; “Öyle gerekiyordu, öyle yapıldı” der gibiydi. Haklı mıydı, askerî harekât esnasında emir gereği yapılan şenaat, şahsî sorumluluklar listesinden siliniyor muydu? Beş vakit namazında, mûtekid, Müslüman, mazbut bir adam… Vaktiyle bir futbol karşılaşmasında veya aile düğününde yaşanan sıradan şeyleri anlatır gibi anlatıyordu; onun sorumluluğu yoktu ki; kendini olup bitenlerden tecrîd etmiş, alıp kenara çıkarmıştı. Zihnini ve vicdânını anlattığı şeylerin kanlı hâtırasından böyle bir cam fânus içinde yalıtabilmişti demek ki…
Mağaraların ağzına saman doldurup çakıyorlardı çakmağı; tayyareler vızır vızır tepelerde dolaşıp bomba yağdırıyordu! Onun kabahati yoktu; o emir kuluydu, emri yerine getirmiş, askerliğini -bilmem kaç yıl- aslanlar gibi yapmış, dönüp memleketine gelmiş, evlenip barklanıp çoluğa çocuğa karışmıştı.
Suçlamıyorum, çünkü hepimiz biraz öyleyiz, öyleydik; zihnî bir değişim geçiriyoruz. Rûhumuzdaki faşisti zincirlemeye, sâkinleştirmeye, ağzına biber sürmeye çalışıyoruz; tedavi oluyoruz, yaralarımızı otamaya, ufûnetlerimizden kurtulmaya çalışıyoruz. Ayıba ayıp, günaha günah, cürüme cürüm diyebilmek için o kahrolası rekâketimizi yenmeye çabalıyoruz, dilimiz dönmüyor, çizik plâklar gibi tekleyip duruyoruz, “Ama onlar da isyan etmişlerdi, kılıç çekmişlerdi…”