• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

Uzun Bıçaklar Gecesi [Toktamış Ateş]

1 Jul2010
 

Star gazetesi yazarı Toktamış Ateş’in “Uzun bıçaklar gecesi” başlıklı yazısından:

Kimi değerli arkadaşlarımız Hitler’in iktidara gelmesini sivil bir hükümet darbesi olarak değerlendiriyorlar. Evet son tahlilde görüntü öyle. Ama unutmamak gerekir ki; 1934’te SA’ların (Sturm Abteilung) sayısı 25 milyona çıkmış ve böyle bir (sözde) sivil örgütlenme ordunun asker sayısının üstüne yükselmişti.

Yazının devamı »

 

Hiç Kimse Vatan Haini Değildir [Mustafa Akyol]

16 Dec2009
 

Star gazetesi yazarı Mustafa Akyol’un “Hiç kimse vatan haini değildir” başlıklı yazısından:

Türkiye’deki yaygın siyasi zihniyet, farklı düşünenlerin o düşüncelerde samimi olabileceğini kabul edemiyor. Çoğu insan, kendisine belletilen ideolojinin mutlak doğruluğuna iman ettiği için, farklı düşünenlerin en iyi ihtimalle ” aldatılmış”, daha yüksek ihtimalle de “satılmış” olduğunu düşünüyor.

‘Dahili ve harici bedhahlar’

Bu siyasi zihniyeti nereden edindiğimiz sorusuna gelince, sanırım diğer pek çok “Cumhuriyet kazanımı” gibi bunu da en başta sevgili Atamız’a borçluyuz. Rahmetli, mâlum, iktidarını serbest seçimlere girerek değil siyasi rakiplerini tasfiye ederek kurmuştu. Bu tasfiye sırasında da söz konusu rakipleri, örneğin muhafazakar/liberal çizgideki Terakkiperver Fırka yöneticilerini ” en hain dimağlar” olmakla suçladı. Dahası, “dahili ve harici bedhahlar”, “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlar” gibi kavramlar üretti ki, bunlar geçtiğimiz yetmiş yıl boyunca tüm Cumhuriyet çocuklarının beynine özenle kazındı.

Bugün de “vatana ihanet” söyleminin, hemen her kesimde görülse de, en çok Kemalistlerce kullanılması bir tesadüf olmasa gerek.

Gerçekte ise bence hemen hiç kimse “vatan haini” değildir. Öyle tipler belki binde bir çıkar, ama insanların ezici çoğunluğu nasıl ailesini, mahallesini, köyünü seviyorsa ülkesini de sever. Tabii bir durumdur bu. (Onun için aslında bence “vatanseverlik” öyle çok yüksek bir meziyet de sayılmaz.)
Türkiye’deki farklı siyasi çizgilerin hiçbiri de “vatan haini” değildir. Sadece vatanın selametini farklı yerlerde görmektedirler.

 

Bu kötü yapılaşmanın sebebi İmar Şebekesi’dir [Sevan Nişanyan]

13 Sep2009
 

Bu kötü yapılaşmanın sebebi İmar Şebekesi’dir, Sevan Nişanyan / Taraf

Bir zamanlar dünyanın en güzel kasaba ve kentlerinden yüzlercesine sahip bir ülkeydi burası. Bunları bir örnek, ucuz, kişiliksiz, sefil, sağlıksız apartman yığınlarına çeviren kaçak yapılaşma mıdır yoksa memleket çapında örgütlenmiş imar çeteleri mi?

Şimdi insanlar öldü ya, güzide basınımız gene başlar döğünüp bağırmaya, “Kaçak yapılaşmaya hayır” diye. Refleks gibi bir tepki, vur dizine tokmağı bacağı zıplasın. İnsanlar neden ölüyor? Kaçak yapılaşma yüzünden ölüyor! Tak, zınk! Beyne gerek yok, omurilik neyine yetmez?

Halbuki memlekette herşey Devlet’imizin gözetim ve denetiminde olsa ne güzel olur değil mi? Vatandaş yasalara ve yönetmeliklere uyar, yapılaşma planlı olur, kimsecikler ölmez. Basit.

Belanın başı Devlet

Ben size açık açık söyleyeyim. Bu ülkenin başındaki birinci büyük bela Yeniçeri ise, ikincisi ‘İmar Şebekesi’dir. Kökünden sökülüp atılmadığı sürece Türkiye’nin medeni bir ülke olma ihtimali yoktur, hiç hayal kurmayın.

Bir zamanlar dünyanın en güzel kasaba ve kentlerinden yüzlercesine sahip bir ülkeydi burası. Hepsi bir örnek, ucuz, sefil, zevksiz, sağlıksız, kişiliksiz apartman yığışmaları diyarına çeviren kimdir, bir düşünün. Kaçak yapılaşma mıdır?

Yoksa “Kafana göre ev yapamazsın, ne yapacağına Devlet karar verir” diyen, memleket çapında örgütlenmiş imar çeteleri mi?

Önceki gün Kalkan’daydım, zihnimde henüz taze. Yirmi yıl önce orada olan dünya şekeri küçük köyün etrafında şimdi azgın bir vahşetle dağları tepeleri sarmış bir Ucubekent var. Sizce kaçak mıdır? Yoksa muteber bir üniversitede şehircilik okumuş biri imar planını çizmiş, belediye çatır çatır haracını kesmiş, denetimini yapmış, mimarı, mühendisi, boku, teki çarşaf çarşaf projelerini yapıp yağmadan yasal paylarını almış mıdır?

Kalkan misal sadece. İstanbul deyin, Tirebolu deyin, Çemişgezek deyin farketmez. Yürürlükteki yasalara uygun olarak yapılanıp da güzel, insancıl, akla uygun, kalıcı olan BİR TEK yerleşim yeri söyleyin bana, bu yazıyı yiyeyim.

Halkın suçu değil

Hayır, ahaliyi suçlamanın anlamı yok. Bin seneden beri güzel ev, güzel kasaba yapmayı iyi kötü becermiş bir halk durduk yerde bozulmadı herhalde.

Efendim göçebe geleneğiymiş, şuymuş buymuş, bunlar da inandırıcı değil.

Safranbolu’yu yaparken göçebe değildiler de şimdi mi göçebe genleri depreşti?

Benim için esas ipucu şudur. Küçük Oteller Kitabı yüzünden memleketi fellik fellik dolaştığım şu son onbeş yılda gönül hoşluğuyla “budur” dediğim ya yirmi ya otuz tane yeni yapılaşma örneği hatırlıyorum.

Hani içinde güzellik vardır, zekâ pırıltısı vardır, teknik beceri vardır, görünce yüzün güler, ne güzel yer, burada yaşasaydım keşke duygusuna kapılırsın, öyle.

Şimdi bakın, bu yirmi-otuz örneğin hemen hepsi “kaçak”! En az yarısının kapı gibi YIKIM EMRİ var.
Ya da insan ömrünü tüketen mücadeleler sonunda, binbir güçlükle, zorla, rüşvetle, torpille “kitabına uydurulmuşlar.” İstisnasız hepsini İmar Çetesi’nin şu ya da bu şubesi durdurmaya çalışmış.

Büyük çoğunluğuna mimar ve mühendis eli değmemiş; ya da değmişse yasal mecburiyet yüzünden değmiş, ona RAĞMEN iş başarılmış. Sonuç: Güzel (insanî, akılcı) yapılaşmanın önündeki esas engel İmar Şebekesi’dir.

O şer örgütünü yok etmedikçe, bireysel kahramanlık eseri olan münferit işler dışında, memlekette iyi bir şey yapmanın imkânı yoktur.

Bürokrasi bozar

Böyle olmasının sebebi meçhul mü? Değil. Sayalım:

Bürokrasi sorumsuzdur. Kalkan’ı neden rezil ettin diye kendisinden hesap sorulmayacağını bilir.

Bürokrasi akılsızdır. Çünkü akıl, ancak bireysel vicdanın olduğu yerde serpilir. “Mevzuat böyle, amirim de emretti, ama BENCE bunlar yanlış” diyemeyen insanın akılla işi olmaz.

Bürokrasi çirkindir. Çünkü estetik duygusu da bireyseldir. “BEN bunu beğendim” deme özgürlüğüne malik olmayan adam güzelliği ne yapsın?

Bürokrasi kıskançtır. Kendi üç kuruş maaşa ömür tüketirken iş ve ev ve kent kuran adamdan için için nefret eder, kötülük üretir.

Bürokrasi bencildir. Temel içgüdüsü, vatandaş aleyhine kendi iktidarını büyütmektir.

Güçlü bir ahlaki-felsefi öğretiyle zapturapt altına alamadığın bürokrasi, bir süre sonra kendi kurumsal çıkarı dışında hiçbir şeyi düşünemez olur.

Bürokrası zalimdir. Eline yıkma ve öldürme gücü verdiğin, kendi kendini besleyen bir kontrolsüz şebekeden hayır bekleme!

Deprem faciası

1999 depreminin neden olduğu felaketlerin en büyüğünü büyükşehir ahalisi pek bilmez.

Depremi izleyen bağrış çağrış ortamında 3194 sayılı İmar Kanunu’nu şipşak değiştirdiler. Eskiden belediye alanları dışındaki köylük yerlerde (bir sürü istisnayla da olsa) yapı işleri nisbeten özgürdü; muhtarı ikna edip iki ustayla kendine bir ev yapabilirdin.

99’dan sonra o da kalktı, dağ başındaki tarlada tavukların için kümes yapmak bile İmar Şebekesi’nin iznine bağlandı.

Nedenmiş? Ruhsatsız yapılaşma yüzünden depremde insanlar ölüyormuş! Siz depremde hiç köylü yapısı ev yıkıldığını gördünüz mü? O yıkılanların hepsi izinli, ruhsatlı, onaylı, imar planlı, projeli apartmanlar değil midir?

Devlet eli bir yere ne kadar çok değmişse yıkım şansının o kadar arttığı görülmemiş midir? İmar kanserinin sebep olduğu felaketi önleyelim derken o kanseri daha da büyütmenin mantığı var mı?

Yasa değişikliğinin sonucunu görüyorsunuzdur ama farkında mısınız bilmem. 1999’a dek Türkiye’de binde bir de olsa güzel, terbiyeli köy evleri yapılıyordu. 99’dan sonra bitti.

Yarın bu ülkenin sosyal tarihini yazacak olanlar, beşbin yılda oluşmuş bir mimari kültürün 1923’ten sonra yozlaştığını, 1999’da sona erdiğini anlatacaklar.

Nalıncı keseri iş başında

Bu sel afetinden sonra da İmar lobisi yaygarayı başlatacaktır, şüpheniz olmasın:

“Kaçak yapılaşmaya son,” “Denetimler sıklaşsın,” “Planlı kalkınma,” vs. vs.

Mühendisler Odası Başkanı selin ertesi kalkıp konuşmuş bile. Ne demek istemiş ben size mealen aktarayım: Oda harçları artsın, üç mühendis yerine beş mühendisten rapor istensin, çark dönsün, çorba kaynasın, gücümüze güç katılsın…
Kanmayın sakın.

 

Sokak köpekleri nasıl yobazlığın simgesi olmuştu? [Emre Aköz]

24 Jun2009
 

Sokak köpekleri nasıl yobazlığın simgesi olmuştu?, Emre Aköz / Sabah

İttihat ve Terakkiciler, II. Abdülhamit’i tahttan indirdikten bir yıl sonra, yani 1910’da, İstanbul’daki sokak köpeklerinin kökünü kazımaya karar verdi.

Zaptiyeler ve bu iş için tutulmuş adamlar başıboş köpekleri yakalayıp kafeslere koydular.
Kafesleri de arabalara yüklediler.

Ama köpekler durumu fark etti. Uluyarak, havlayarak birbirlerini uyardılar. Böylece direniş başladı.

Yazının devamı »

 

Ve/veya [Sevan Nişanyan]

25 May2009
 

Ve/veya, Sevan Nişanyan / Taraf

Türkçe bağlaçların ezici çoğunluğu neden Arapça ve Farsçadır? Hadi soyut kavramların (adalet, şükran, ilim, tövbe…) yahut yabancı kültür ürünlerinin (kitap, nohut, terazi…) başka yerden devşirilmesini anladık da, ve, veya, fakat gibi dilin somunu ile civatası mesabesinde olan edevat nasıl yabancı dilden alınır?

Yazının devamı »

 

Özcülükten medeniyet ittifakı çıkar mı? [Etyen Mahçupyan]

20 May2009
 

Özcülükten medeniyet ittifakı çıkar mı?, Etyen Mahçupyan / Zaman

‘Medeniyetler İttifakı’ başlığı altında ortaya konan çabaların anlamlı olmakla birlikte yüzeysel kalma tehlikesi taşıdığını belirten yazıma, yine bu sayfalarda bir katkı/cevap geldi… Medeniyetler ittifakı arayışının temel felsefî handikabı, esas itibarıyla kendisini ayrı ve farklı ‘medeniyetler’ olarak tasavvur eden kimliklerin ittifak kurma çabalarının pazarlıkçı bir hüviyet arz etmesidir. Çünkü bu medeniyetlerin gerçekte ‘ittifak’ etmeleri için temel bir neden yok. Söz konusu ittifakın anlamı, güncel ve konjonktürel bir duruma verilen bir cevap niteliği taşımasından ibaret. Diğer bir deyişle bu ‘ittifak’ tarafların felsefî kabullerinden doğmayıp, bazı işlevsel amaçlarına yanıt olarak aranıyor. O zaman da karşımıza samimi olmayan, âdet yerini bulsun misali yaşanan bir durum çıkıyor. Söz konusu makalede bu durumu irdelerken, meselenin zihniyet olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Çünkü medeniyetler arası ittifak arayışı, öncelikle medeniyetin nasıl tasavvur edildiğiyle, bu da zihniyetle bağlantılı. Eğer medeniyeti bir kimliksel hal olarak algılar ve diğerlerinden farklılaştırma gayreti içinde tanımlarsanız, çatışmayı doğallaştıran bir zihniyete gönderme yaparsınız. Ve eğer bütün taraflar böyle yapmaktaysa, oradan sadece görünüşte ve epeyce ikircikli ittifaklar çıkar.

Oysa tam tersine ‘ittifak’ kavramını bizzat medeniyet tanımının temeline oturtmak da mümkün. Yani medeniyet yaratabilmek için ötekine muhtaç olduğumuzu, kendimizin ve diğerlerinin de aslında melezleşmiş kültürler olarak tarih sahnesinde yer aldığımızı idrak ederek. Ne var ki kendimize ve tarihe böyle bakmak farklı bir zihniyeti, yani demokrat bir bakışı ima ediyor. Diğer taraftan taraflardan birinin böyle bir yaklaşım geliştirmesi kendiliğinden o yöne gidileceğini garanti etmiyor. Bu açıdan belki de bir ütopya önermiş oluyorum… Ama Obama’nın sembolize edebileceği bir yeni dünyanın, en azından potansiyel olarak eşiğindeysek eğer, demokratlığı bir kuşatıcı zihniyet olarak tasavvur etmenin de zamanı gelmiş olabilir…

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. İlhami Güler’in bu yazıyla ilgili değerlendirmesi iki nokta üzerinde şekilleniyor. Birinci olarak Güler, niçin ‘medeniyetler ittifakı’ diye bir çabanın olduğuna vurgu yaparak, bunun bir yerde Huntington’un ‘medeniyetler çatışması’ tezinin karşıtı olarak ortaya çıktığını söylüyor. Meselenin ‘çatışma’ tezini çürütmek olduğunu anlıyoruz… Ayrıca bu ‘çatışmanın’ taraflarının da simetrik olmadığı, Batı’nın yeknesak ve kendi içinde bütünleşen yapısına karşı, diğer medeniyetin parçalı olduğu öne sürülüyor. Güler’in ikinci argümanı ise benim ‘ittifak medeniyeti’ diye adlandırdığım bakışın tarihte üretildiğini ve yapılması gerekenin geçmişte yaşanılandan hareketle, aynı kültürü yeni bir biçim ve tarzda geliştirmek olduğunu öne sürüyor.

SORUMLUYU DIŞARIDA ARAYAN DA ÇATIŞMACIDIR

Birinci nokta, benim işlevsel bulduğum ‘medeniyetler ittifakı’ tezinin gerçekten de ilkesel bir temeli olmadığını teyid ediyor. Anlaşılan Huntington’un malum görüşleri olmasaydı, bir ‘medeniyetler ittifakı’ çabası ile de karşılaşmayacaktık. İkinci nokta ise bu bakışla niçin hiçbir zaman bir ‘ittifak medeniyeti’ yaratılamayacağına ilişkin ipuçları ile dolu. Yeni başlayan ve açılımlara gebe bir tartışmanın bir polemiksel ayrışma şeklinde yaşanma tehlikesine karşı, bu yazıda Güler’in makalesi üzerinden adım adım giderek sadece bazı görüş farklılıklarımı sunmak istiyorum.

1. Huntington’un ‘medeniyetler çatışması’ tezi bilimsel içeriğiyle şunu söyler: İçinde olduğumuz dönemde artık uluslararası dinamiğin aktörleri ulus-devletler değil, ‘medeniyetlerdir’. Hedeflerimiz, tercihlerimiz ve kaygılarımız, medeniyetler arası farklılaşmaların neden olduğu gerilimlerden beslenecektir. Dünyada halen birçok medeniyete atıfta bulunulduğuna göre, Huntington’un yaklaşımı farklı alanlarda farklı medeniyet koalisyonlarını ima eder. Bunu Huntington’un ‘siyaseti’ ile karıştırmamak gerek. Huntington, Doğu ile Batı’yı karşı karşıya getirmeye hevesli diye, karşı bir tez üretmenin fazla bir anlamı yok. Ayrıca bu siyasete fazlaca ‘takılmak’, teorinin güçlü noktalarını da göz ardı etmeye yol açar. Çünkü halihazırda medeniyet adı verilen kimliksel/tarihsel kültürlerin gerçekten de birbirini dışlayıcı ve çatışmacı nitelikleri var. Dolayısıyla ortada ironik bir durum var: ‘Medeniyetler ittifakı’ görüşünün felsefî öncülleri aslında Huntington’u doğruluyor. Bu ittifak arayışının arkasında, aslında ittifak etmeyeceğinden neredeyse emin olduğumuz ‘medeniyetler’ gerçeği yatıyor…

2. Güler, Huntington’un siyasetinde söz konusu edilen Batı ve Doğu tanımları arasında dengesizlik olduğunu, Doğu’da “asgari ideolojik, davranışsal ve maddî unsurlardan oluşan bir totalite” olmadığını vurguluyor. Ama bununla kalmayıp İslam medeniyeti için de aynı yargıyı serdediyor: “İslam cephesinde (de) bütün boyutlarıyla, geliştirimleri, farklılaştırımları ve inceltimleri ile bir beden yoktur.” Diğer bir deyişle diğer medeniyetleri bir kenara koyduğumuzda, Batı’nın sahip olduğu ‘bütünlüğün’ İslam medeniyetinde olmadığı vurgulanıyor. Bu durumun nedeninin ise İslam dünyasının Batı’nın kültürel ve ekonomik etkisinde kalmış olması olduğunu anlıyoruz. Sorumluyu dışarıda arayan bu bakışın çatışmacı medeniyetlerin de felsefî öncüllerinden biri olduğunu düşünüyorum. Kendi eksiklik veya yetersizliğinizi öteki medeniyetlerin suçu olarak sunduğunuz sürece, gerçek bir medeniyetler ittifakı üretmek mümkün mü? Dolayısıyla Güler’in İslam medeniyetinin Batı karşısındaki kırılganlığı üzerinde düşünmesinde ve bu zayıflığın içsel nedenlerini irdelemesinde yarar var.

3. Güler, benim ‘kadim kimliklerin yüzyıllara yayılmış büyülü çekiciliğinden veya bu kimlikleri oluşturan kültürlerden kurtulma arzusu’ taşıdığıma hükmetmiş. Ancak açıktır ki ne o kimliklerden ne de kültürlerden ‘kurtulma’ arayışının gerçekçi bir yönü olamaz. Buna karşılık söz konusu kimlik ve kültürleri zihnimizde yeniden üretmenin, onları bir tür ideolojiye dönüştürmenin çekiciliğinden kendimizi kurtarabiliriz. Mesele sahip olduğumuz kimlikleri yok saymak değil, o kimlikleri bir farklılaşma siyasetinin aracı kılmamaktır. Bu ise bir zihniyet meselesi… Kimlikleri araçsallaştıran yaklaşımlar çatışmacıdır ve nihayette otoriter zihniyete hizmet eder. Demokratlık ise aksine kendi kimliğinizi kültürel olarak yaşarken, ona aynı zamanda siyaseten mesafe almayı gerektirir.

4. Bir ittifak medeniyeti yaratacak zihniyet konusunda Güler epeyce iddialı bir yargıda bulunuyor. Buna göre “insanlık şimdiye kadar bu ihtiyacı duyup ve bu ihtiyaca cevap verecek bir veya birden fazla kültür ve medeniyet üretmemiş ise bundan sonra ‘insanlık’ kapasitesi olarak bunu üretebileceğinden kuşku duymak gerekir.” Eğer bu değerlendirmeyi veri alırsak, insanlığın geçmişte olmayan bir insanlık değeri üretemeyeceğini kabul etmemiz lazım. Oysa en azından ‘modern’ deneyim relativist zihniyetin kuşatıcı hale gelmesiyle, daha önce olmayan bir kültür ve medeniyet üretmiş durumda. Bu gerçek bize yeni olanın yeni bir zihniyeti ima ettiğini söylüyor. Nitekim demokratlığın günümüzde tartışılıyor olmasının nedeni de bu. Çünkü şimdi tek tek kişilerin veya davranışların demokratlığını değil, bu zihniyetin kuşatıcı ve tanımlayıcı işlevini konu ediyoruz. Şimdiye kadar ortaya çıkan medeniyetlerin ittifak anlayışına sahip olmaması, dayandıkları zihniyetin buna müsait olmamasıyla ilişkili. Dolayısıyla temel mesele, bir medeniyetin kültürü ve kimliği değil, zihniyeti.

5. Bazı düşünürlere atıfta bulunarak insanlığın medeniyetsel ‘hallerinin’ nasıl kategorize edilebileceği üzerine örnekler sunan Güler, kendisini de bunlardan birine oturtuyor. Ne var ki bu hallerin “üretilişinin veya birbirlerinin yerini alışının bilinmeyen bir yasası vardır” diyerek, bu kategorizasyonların altının boş olduğunu da itiraf ediyor. Çünkü söz konusu mega tasnifler birer spekülasyondan öte anlam ifade etmiyorlar. Bunun nedeni, geniş bir zamanı ele almaları veya tüm insanlığı tek bir kuramla açıklamaya çalışmaları değil. Bu tür yaklaşımların bilimsel sınavı, geçiş dönemlerinin açıklamasına sahip olup olmamalarıyla bağlantılıdır. Eğer bir insanlık durumundan diğerine nasıl dönüşüldüğünü anlatamıyorsanız, o insanlık durumu tanımlarınızın da pek fazla hükmü kalmaz. Güler hem bir yasanın olduğunu hem de bunun bilinmediğini söylüyor. Oysa ne olduğu bilinmeyen bir yasanın varlığını öne sürmek, ya bir psikolojik ihtiyacın ya da inancın sonucu olabilir. Böylesi inançlar bizleri rahatlatsa da, ne kendimizi ne de diğer medeniyetleri gerçekten anlamamıza yardımcı olmaz.

6. Güler, benim ‘ittifak medeniyeti’ dediğim yaklaşımın geçmişte yaşanmış olduğunu ve yeniden yaşanabileceğini öne sürerek, yöntem olarak da Molla Sadra’nın ‘hareketli özcülük’ yaklaşımını öneriyor. Buna göre “insan zaman içinde biyolojik/bedensel ve manevî olarak oluşan bir totalite (öz) olduğu için, bir özü vardır ve olmalıdır.” Bu fazlasıyla sorunlu cümleyi uzun uzadıya tahlil etmenin anlamı yok. Totalitenin özle özdeş sayılması, özün hem oluşan hem de zaten var olan ve hele ‘olması gereken’ bir nitelik olarak sunulması, en azından açıklanmaya muhtaç. Ama bizi asıl ilgilendiren, Güler’in bu önermeden bir davranış biçimi, etik bir siyaset kodu üretmesi. Buna göre kendisinin bir ‘vazifesi’ var: Ortaçağlarda Akdeniz havzasında medeniyet haline gelmiş öncülleri bugün yeniden insanlığın sorunlarını çözecek tarzda geliştirmek. Tabii diğer kültürler de kendi geçmişlerine dönüp kendi medeniyetlerini ihya etmek isteyebilirler. Bu durumda bir medeniyetler çatışması nasıl engellenebilir, o da ayrı bir soru. Güler, felsefî açıdan ‘doğru’ bir kurama sahip olanın, insanlık için kendiliğinden ‘doğru’ siyasî önermeler yapabileceğini varsayıyor sanki… Ne var ki ‘doğru’ kuramlar da medeniyetlere ve işin temelinde zihniyetlere göre farklılaşabiliyor ve sonuçta iş farklı ‘doğru’ kuramların mücadelesine dönüşebiliyor.

NEREYE GİDECEĞİMİZİ Mİ BİLİYORUZ NASIL GİDECEĞİMİZİ Mİ?

7. Bu bağlamda Güler’in ilginç bir tespiti var… Bugün kendisine biçtiği ‘vazifenin’ geçmişte İslam dünyasında başarılamadığını ve İslam medeniyetinin de bu nedenle çöktüğünü söylüyor. O zaman ‘acaba niçin başarılamadı?’ diye sormak durumundayız. Acaba İslam medeniyetinin ‘hareketli özcülük’ bağlamında ürettiği değerler, medeniyetin korunması için gereken entelektüel ve psikolojik enerjiyi üretmede niçin yetersiz kalmıştır? Buradan hareketle İslam medeniyeti hakkında ne söyleyebiliriz? Bu açık uçlu sorulara ilişkin olarak Güler’in ve diğer ilahiyatçı/tarihçi/felsefecilerin düşünceleri herhalde çok ilginç olacaktır.

8. Nihayet son nokta olarak, bütün bu tartışmanın zihniyetsel temelini ima eden bir husus üzerinde duralım. Makalesinin son cümlesinde Güler şöyle diyor: “Sonuç olarak, nereye gideceğimize ilişkin skeptik bir tutuma sahip isek veya bunun farkında değil isek, nasıl gideceğimize ilişkin doğru bir tutum (demokratik zihniyet) havada kalmaktadır.” Yani Güler’e göre önce nereye gidildiğini biliyor olmanız gerekiyor. Bunun hem farkında olmak hem de o konuda skeptik davranmamak öneriliyor. Aksi halde demokrat zihniyetin ‘havada’ kaldığı söyleniyor… İlk soru Güler’in ve insanlığın ‘nereye gidildiğini’ nasıl bilebildiği, Güler’in nasıl bundan böylesine emin olduğudur. Bu ancak özcü bir yaklaşıma sahipseniz mümkündür ama iç dünyanızda bunun ‘mümkün’ olması önerinizin gerçekleşeceğini kanıtlamaz. Sadece sizin bir ‘dindar’ olduğunuzu, hayata ataerkil zihniyet içinden baktığınızı gösterir…

Demokratlık ise nereye gidildiğini bilmeyen insanların, tam da bunu bilmedikleri için birbirlerine muhtaç olmalarını ifade eder. İnsanoğlu sadece şu anki davranışından sorumludur ve ahlâken ona sahip çıkma yükümlülüğünü taşır. Dolayısıyla Güler’in söylediğinin aksine, bizler ancak nasıl gidileceği üzerine konuşabilir ve nitekim ‘ittifakı’ da ancak burada oluşturabiliriz. Yoksa herkesin gidilen yeri bildiğini varsaydığımız bir dünyada, bu ‘yerin’ herkes için aynı olmasının hiçbir garantisi olamaz. Velev ki herkes ‘dindar’ olsun ve aynı ‘dine’ mensup olsun… Burada kastedilen, uhrevî dinleri de aşan bir biçimde ideolojiler ve mega inanışlardır. Görünen o ki, kendisi ‘dindar’ olanların hayalindeki ‘doğru’ dünya, herkesin o ‘dine’ bağlanmasıyla mümkün olabiliyor. Bu ise medeniyetler ittifakı değil, totaliter nüansları olan bir medeniyetler bütünleşmesidir ve böyle bir zihniyetin yüzeyselliği aşarak hakiki insan ittifakları kurması olanaksızdır.

 

Osmanlıca

19 May2009
 

Taraf gazetesi yazarı Sevan Nişanyan’ın Türkü başlıklı yazısından:

Osmanlı okuryazar zümresi Türkçe yazmaz: Arapça ile Farsça ve Türkçenin karışımı olan olağanüstü sun’i ve rafine bir dili yazarlar. Üstelik bu dilin -hayrettir- bir adı yoktur, “elsinei selase” (üç diller) diye geçer. Bir dilden ziyade bir tür emperyal üsluptur, edebi bir janrdır. Mecbur kalınca “lisanımız” derler, ama isim vermekten özenle kaçınırlar. “Osmanlıca” da demezler, çünkü o deyim de ilk 1850’lerde icat edilmiştir.

Çağdaş önyargıları geçmişe yansıtmaktan vazgeçip “tam olarak nasıl olmuş”u açık zihinle anlamaya çalışırsak belki bugünü de daha iyi anlayacağız, öyle sanıyorum.

 

Şeyh Bedreddin.. [Abdullah Muradoğlu]

3 May2009
 

Şeyh Bedreddin.., Abdullah Muradoğlu / Yeni Şafak

Bostancı’da polisle girdiği çatışmada öldürülen Orhan Yılmazkaya, “Şeyh Bedreddin” ismini Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya ile birlikte anmıştı hatırlarsanız.
Peki nedir bu Şeyh Bedrettin hikayesi?

Nazım Hikmet hapisteyken Prof. Mehmet Şerafeddin Yaltkaya’nın “Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin” isimli kitabını okur.

İsmet Paşa’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirdiği bir ilahiyat profesörüdür Yaltkaya..

Olaya şöyle girelim isterseniz..

Timur’un Yıldırım Beyazıd’ı yenilgiye uğrattığı Ankara Savaşı’ndan sonra şehzadeler arasında “fetret dönemi” dediğimiz saltanat kavgaları başladı.

Bu hengamede bazı isyanlar vuku buldu..

Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa isyan girişimleriyle ilişkilendirilen Şeyh Bedreddin idam edildi..

Nazım Hikmet de Yaltkaya’nın kitabından yola çıkarak “Şeyh Bedreddin Destanı”nı yazdı 1936’da..

Yaltkaya’nın olumsuzladığı şeyler, Nazım Hikmet için olumludur..

Şeyh Bedreddin’in “İlk Osmanlı sosyalisti” nitelemesiyle anılmasının hikayesi böyle başladı.
Aslında Türk komünistlerinin tarihte bir dayanak aramalarının bir sonucudur bu.

* * *

İşin aslı Şeyh Bedreddin ‘Hanefi fıkhı’ üzerine eserler vermiş Sünni bir alim ve sufidir.

Bir süre Edirne’de saltanat süren Musa Çelebi’nin Kazaskeri’dir.

Mehmet Çelebi, kardeşi Musa Çelebi’nin saltanatına son verince Şeyh Bedreddin’in payına da sürgün düşer.

Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in isyan girişimlerinde yer almadığı halde, muarızları tarafından “kendi adına saltanat davası güdüyor” diye Sultan Mehmet Çelebi’ye şikayet edilir..

Kimi rivayetlere göre Şeyh Bedreddin peygamberlik iddiasında da bulunmuştur.

Bizanslı tarihçi Dukas’ın Börklüce Mustafa’ya atfettiği, “topraklar, kıyafetler, hayvanlar ve erzaklar ortak maldır” şeklindeki cümlesi dönüp dolaşıp Şeyh Bedreddin’e yamanıyor.

Şeyhi komünistliğe bağlayan cümle budur.

Yaltkaya da Dukas’ın iddialarına dayanarak olumsuz bir Şeyh Bedreddin portresi çizmiş..

Anlayacağınız, Şeyh Bedreddin dayanaksız olarak “Osmanlı komünisti” diye nitelenmiş bir şahsiyet..

Söylenecek çok söz var ama en iyisi siz Müfit Yüksel’in “Şeyh Bedreddin” isimli araştırmasını okuyun.

Tarihi belgelere dayanarak yapılmış olan bu çalışma hem önceki araştırmaların zaaflarını ortaya koyuyor, hem Şeyh Bedreddin’in sağlıklı bir portresini veriyor.

Ezber bozan bu önemli araştırmanın raflarda unutulması da ayrı bir tuhaflık.

 

Filistin [Sevan Nişanyan]

3 Jan2009
 

Filistin, Sevan Nişanyan / Taraf

En eski zamanlara gidersek Filistin bugünkü kadar geniş bir alan değil, şimdiki Gazze şeridi ile onun hemen devamındaki Aşdod ve Aşkelon kentlerini içeren daracık sahil bandının adı. Geç Bronz Çağında buraya muhtemelen denizden gelen ve yerli Sami dillerine benzemez bir dil konuşan bir kavim yerleşmiş. İç kesimde oturan İbrahim oğullarıyla durmadan çatışmışlar. Tevrat bunlara Peliştî adını verir, İbranice çoğulu Peliştîm. İlk sesli şewa, yani Türkçe ı’ya yakın kısa bir ses.
Bu marjinal kavmin adını Romalılar meşhur etmiş. Milattan sonraki 100-150 yılda Roma İmparatorluğu, eski adı Iudaea (Yahudiye) olan ülkede durmadan isyan çıkartıp teröristlik eden Yahudilerden yaka silkmiş, 132 yılındaki son isyandan sonra hepsini memleketten sürüp, ta Lübnan sınırına ve Ürdün’e kadar olan vilayetin adını da Palestina yapmışlar. Maksat belli ki Yahudileri ve Yahudiliği anıştıran her şeyi haritadan silmek. Yahudistanın başkenti olan Ierusalem kentinin adı bile zamanın imparatoru onuruna Aelia Capitolina diye değiştirilmiş, tıpkı bin yıllık Eğin’in Kemaliye edilmesi gibi.

7. yüzyıldaki Arap işgaline dek Bizans-Roma vilayetinin adı Palestina kalmış. Falestîn veya Filistîn bunun Arapçası. Arapçada /p/ sesi yok, malum, her zaman /f/ olur.

İslam ve Osmanlı asırlarında bu isim büyük ölçüde unutulmuş, ya da tarihî bir ad olarak tek tük anımsanmış. Osmanlı devrinde bugünkü İsrail’in kuzeyi Şam veya Beyrut vilayetinin bir parçası. Güneyi ise Kudüs sancağı, gayrıresmî kullanımda çoğu zaman Yahudiyye olarak anılmış. Ahım şahım Yahudi nüfusu olduğundan değil, memleketin eski adı bu olduğundan.

1918’de ülke İngiliz işgaline girince ortaya gene isim sorunu çıktı. Avrupalıların öteden beri bildiği adıyla Judaea deseler olmaz, Araplar kızar. Yahudilerin istediği Eretz İsrael hiç olmaz. Nötr olsun diye bir süre Jordan adı üstünde durduktan sonra, eski Roma vilayetinin adını canlandırmaya karar verdiler. Ülkenin adı bir kez daha Palestine oldu. İngilizlerin yarattığı bu ülkede oturan Araplara da Palestine/Filistin Arapları dendi.

 

‘Şehirli’ Türklerin ‘köylü’ zihniyeti [Mustafa Akyol]

24 Dec2008
 

‘Şehirli’ Türklerin ‘köylü’ zihniyeti, Mustafa Akyol / Star

Hürriyet editörü Sefa Kaplan’ın geçen hafta yayınlanan ‘Köylü İslam’ konulu yazı dizisi, oldukça iyiydi. Söz konusu gazetede köşe yazarlığı yapan isimlerin en az yarısını cebinden çıkarabilecek bir entelektüel olan Kaplan, sosyal bilimci ve ilahiyatçıların görüşlerine başvurarak, Türkiye’deki İslami pratiğin neden ‘kentlilik’ten uzak olduğunu sorguluyordu. Bu soruya orada verilen cevapların çoğu da kanımca doğruydu.
Ancak ‘ülkemizdeki İslami pratik niçin şehirliden çok köylü’ diye sorarken, bu soruyu soran, hatta aslında sormaya bile zahmet etmeyip daha ziyade ‘bu köylüler etrafımızı sardı şekerim’ diye yakınan Türkler’in de vaziyetine biraz bakmak lazım. Acaba bu ‘şehirli’lerimiz gerçekte ne kadar şehirli?
Aslında ‘şehirli’ ne demek, önce bir ona değinelim. Yerimiz dar, onun için bu konudaki tek bir tanıma atıfta bulunayım: Alman sosyolog Tönnies’in ünlü ‘cemaat-cemiyet’ ayrımına. Buna göre, tarıma dayalı geleneksel yaşam, insani ilişkilerin sık dokulu ve senli-benli olduğu ‘cemaat’ler; endüstriye dayalı modern yaşam ise, bireyselliğin ön plana çıktığı ‘cemiyet’ler oluşturur. Yani modern anlamda ‘şehirli’ olmanın en büyük ölçüsü, kendi başına düşünüp karar veren bir ‘birey’ olmaktır.
90’lı yıllarda Boğaziçi Üniversitesi’ndeki sosyoloji derslerimde okurdum bunları. Ama dersten çıkıp da okulun ünlü ‘sosyete kantini’ne gidince, karşıma enteresan bir tablo çıkardı: Neredeyse herkes birbirine benzerdi. O zamanlar siyah ‘tayt’ üzerine giyilen siyah Harley Davidson marka çizmeler modaydı; ‘havalı’ kızların hemen hepsi tornadan çıkmış gibi onları giyerdi. Zevkler, renkler ve hatta mimikler bile birbirine yakındı. Okulun bir de ‘orta kantin’i vardı; bu ‘sosyetik’ler oraya ayak basmaz, o tarafa ancak solcu veya İslamcı ‘ideolojik’ler giderdi.
Kısacası bizim Boğaziçi de (yani orası bile!) bir ‘cemiyet’ten çok, bir kaç ‘cemaat’in birbirlerine fazla dokunmadan bir arada bulunduğu bir yere benziyordu.
O zamanlar aynı sıraları paylaştığım, şu aralar California Üniversitesi’nde doktora yapan bir arkadaşım var. Bir defasında sohbet ediyorduk. ‘Beni en çok ne şaşırttı burdaki kampüste, biliyor musun’ dedi. ‘İnsanlar birbirine hiç benzemiyor. Kimi botla geliyor derse kimi terlikle, çoğu da ne giydiğini hiç umursamıyor.’
Amerika’ya gittiğimde beni de en çok etkileyen şeylerden biri budur: Bu ülkenin şehirlerinde herkes kendine göre bir havadadır. Hangi kılıkla gezerseniz gezin, kimse dönüp size bakmaz. (New York’ta gelip geçene dönüp dönüp bakan birini görürseniz, bilin ki Türk olma ihtimali yüksektir.) Hem insanların acelesi vardır, hem de sizden görmeyi bekledikleri standart bir şekil yoktur ki, oturup ‘bu da kimmiş böyle’ diye süzsünler.
İşte bu bireysellikle kıyaslandığında, bizim ‘şehirli’ Türklerin çoğu, özellikle de kendilerini ‘çağdaş’ addedenler, aslında epey cemaatçi ve dolayısıyla da ‘köylü’dür. Kuşkusuz Batı’daki şehirli yaşamın ‘lezzet’lerini iyi bilirler. Hangi şarap hangi peynirle gider, neyle ne giyilir, vesaire… Ama ‘zihniyet’ itibarıyla hiçbiri birer ‘birey’ değildir. Onun için tornadan çıkmış gibi giyinir, yaşar ve düşünürler. Kendi kalıplarına uymayan herkesi de yargılar ve ayıplarlar.
Baksanıza, bir gazete, Hac’dan dönen THY Genel Müdürü’nün ‘havaalanına terlikle girdiğini’ tespit etmiş. Bu müthiş buluşu da haber yapıp, ‘Temel Kotil’in VIP’deki terlikli fotoğrafı, Sefa Kaplan’ın ‘Köylü İslam’ yazısına cuk oturdu’ diye yazmış. Ama ne yazık ki, bunu yaparken, böyle saplantıların ancak insanlara dönüp dönüp bakan o ‘ayıplayıcılar’a has olduğunu fark edememiş. Ne yapalım, köylülük işte…