• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

Paragraf [Sevan Nişanyan]

16 Nov2008
 

Paragraf, Sevan Nişanyan / Taraf

Paragraf kelime anlamı itibariyle “kenar yazı” demek. Ne alaka?
Eski elyazmalarıyla uğraşmış olanlar bilir, bunların çoğunda metin tek bir blok halinde akar. Ancak ara sıra yeni bir konuya başlarken sayfa kenarına “Battal Gazi’nin üçüncü cengidir” gibisinden bir not düşülür. Paragraf işte bu notun adı. Batıda bu notun yerine bazen ¶ şeklindeki paragraf işaretini de kullanmışlar. Matbaanın icadından kısa bir süre sonra metni bloklara bölüp ilk satırı içerlek yazma usulü yaygınlaşmış.

Türkçede paragraf usulünü yanılmıyorsam ilk kez 1860’larda Tasvir-i Efkâr gazetesinde Şinasi popülarize etti. Yazı Türkçesinin yapısını kökünden değiştiren bir devrimdir. Batı tarzı noktalama işaretleri de yaklaşık aynı yıllarda Türkçe yazıya girmeye başladı. Ondan önceki Osmanlıca inşa, yeni başlayanlar için kâbustur. Bir cümlenin noktasız virgülsüz beş sayfa sürdüğü olur.
Demek ki neymiş? Bir, Batı’dan akla gelmeyecek şeyler almışız. İki, o zamanlar daha bunu Devrim ilan edip kanun çıkarmayı akıl edememişler. Fena mı olurdu? Şapka Devrimi, Metre Devrimi, Pantolon Devrimi, Paragraf Devrimi, Virgül Devrimi…

 

Liberal düşüncenin ve Türkiye’nin geleceği [Atilla Yayla]

14 Nov2008
 

Liberal düşüncenin ve Türkiye’nin geleceği, Atilla Yayla / Zaman

Locke, Hume, Smith, Constant gibi klasik filozoflardan günümüzün etkili yazarları David Friedman, David Schmidtz, Randy Barnett ve diğerlerine çok güçlü yazarlarca temsil edilegelmiş ve insanlığın temel problemleriyle ilgili mühim tezler geliştirmiştir. Bu büyük gelenek, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, ülkemiz entelektüellerini de tesiri altına almış ve Prens Sabahattin ve Mehmet Cavit Bey gibi şahsiyetlerin çalışmalarında ifadesini bulmuştur. Tek Parti Cumhuriyeti dönemi diğer siyasi-iktisadi fikir akımları gibi liberal düşünce geleneğini de zor şartlara mahkûm etmiş ve gelişmesini ve yaygınlaşmasını engellemiştir. Bu dönemde liberal fikir adamları pek çıkmamış, bazı liberal fikirlere sahip kimseler de ya resmi ideolojinin fikir dünyalarına sızmasını önleyemediklerinden ya da resmi görüşleri liberalizmle birleştirmeye çalıştıklarından Kemalizm’in içinden konuşmaya çalışmıştır. Bu yüzden, haliyle, liberalizm gelişememiştir.
Liberaller sahneye çıkmaya başlıyor
Tek Parti Cumhuriyeti’nden çıkış işaretleriyle beraber liberal düşünce de canlanmaya başlamıştır. Bunun ilk sonucu Ali Fuat Başgil ve Ahmet Emin Yalman’ın öncülüğünde kurulan ve İstanbul’da faaliyet gösteren Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti’dir (HFYC). Cemiyet kısa ömründe önemli işlere imza atmıştır. Ne yazık ki, Başgil ile Yalman arasındaki ihtilaf cemiyeti duraksatmış ve demokrasinin çalkantılı ilk yıllarındaki tehlikeli kutuplaşma HFYC’deki liberallerin bazılarını Kemalizm’e saplanma vahim hatasına düşürmüştür.
HFYC’nin batmasıyla ülkemizde liberalizm derin bir sessizliğe bürünmüştür. 1960 darbesinden sonra, dünyadaki havanın da bir yansıması olarak, Türkiye sosyalist kollektivist akımların müthiş bir atağına sahne olmuştur. Sosyalist fikirler emin adımlarla entelektüel hayatı adeta işgal etmiş ve pek çok aydının kafasına ve gönlüne yerleşmiştir. Sosyalist kollektivizme cevap, olması gerektiği gibi, liberalizmden gelmemiş, gelememiştir. Büyüyen sosyalist akımlar başka bir kollektivist akımı, milliyetçiliği teşvik etmiştir. Çok geçmeden, özellikle İran İslam Devrimi’nden sonra, bunlara canlanan İslamcılık eklenmiştir. 1980’lerin başında Türkiye’de sosyalizm, milliyetçilik ve İslamcılık adı verilen üç kollektivist akım vardır. Bu akımlar yer yer birbirlerine rakip görünseler bile birçok bakımdan iç içedir. O yıllarda sosyalistler özde milliyetçi, milliyetçiler hayli sosyalist ve İslamcılar biraz milliyetçi ve ciddi ölçüde sosyalisttir.
Turgut Özal’ın Türkiye’yi dünyaya açma ve Türkiye ekonomisinin sosyalist devletçi yanlarını törpüleme çabaları çeşitli geleneklerden gelen fakat yıllardır bağlandıkları paradigmaları ciddi biçimde sorgulayan bazı aydınların dönüşümlerini ve liberalleşmelerini hem kolaylaştırmış hem hızlandırmıştır. Bu süreçte özellikle Ankara ve İstanbul’da bir kısmı birbirinden habersiz, bir kısmı birbirini tanıyan bazı entelektüeller liberal tezleri öğrenmiş ve kendilerini liberal olarak adlandırmaya hazır hale gelmiştir. 1980’lerin sonunda Doğu Avrupa’nın, 1991’de SSCB’nin sosyalist rejimlerinin çökmesi bu kimselerin yeni etiketlerini ilan etmelerini kolaylaştıran son etken olmuştur. Böylece, 1990’ların başında liberaller sahneye çıkmaya başlamıştır. İtiraf etmek gerekir ki, bu çok kolay olmamıştır. Bir avuç liberal, çok geçmeden, Kemalist, sosyalist, İslamcı çevreler ve yayın organları tarafından çeşitli şekillerde taciz edilmiştir.

 

Devr-i Hüseyin [Gökhan Özgün]

8 Nov2008
 

Devr-i Hüseyin, Gökhan Özgün / Taraf

Amerika’da bir Science Fiction dergisi bir milyon satıyor. Siz her gün bir internet sitesi yasaklıyorsunuz. Geleceğin kapısı aralandığı anda kapatıyorsunuz.

Bir gün başınıza göktaşı düştüğü zaman bir Allah’a, bir de Amerikalı’ya yalvaracaksınız. Şu göktaşını başımızdan al diye. O göktaşını uzayda yok edecek teknolojiye bir Amerika sahip.

Amerika senin gibi gelecek kavramından yoksun taşralıyı niye işine karıştırsın? …

Merkeze karşı o kadar komplekslisin, o kadar taşralısın ki, Amerikan demokrasisi denen ‘yarım demokrasi’nin tek erdeminin ‘geleceği karşılayabilmek’ olduğunu anlamıyorsun.

Amerikan özgürlük anlayışının geleceği karşılamak için kurgulandığını anlamıyorsun. Bu özgürlüğün, somut, elle tutulur bir amacı olduğunu idrak edemiyorsun.

Geleceği ilk karşılayan, senin gelmişini de, geçmişini de, geleceğini de yönetir, bu kafana dank etmiyor. Çünkü milliyetçilikten, bağımsızlıktan, birini birinin üzerine pompalı tüfekle salmayı anlıyorsun.

Amerika’da gelecek hep biraz bilinmezdir. Bilinmezliğine saygı gösterilir. Geleceğe saygı gösterilir. Amerikan kültürünün tek erdemi, geleceğe bütünüyle hükmetme kibrinden vazgeçip geleceği karşılama gücüne odaklanmasıdır.

Bunu Avrupa anladı. Avrupa bir alternatif merkez olabilir. Ya da merkeze ortak olabilir. AB’nin ehemmiyeti buradadır. AB, eski dünyanın geleceğe ezbere hükmetme kibrinden, geleceği karşılama tevazuuna geçişidir.

Sen olan biteni anlayamazsın. Çünkü aniden taşralı bir aşağılık duygusuyla bir taraftan çocuklarına Melisa, Lara, Maya, Aksel gibi ‘uyanık’ isimler koyar, bir taraftan da anti-emperyalist, ulusalcı, laik-cuntacı, faşizan, ‘sözde bağımsız’, ‘gözü kapalı’ taşra siyaseti yaparsın.

Kendini merkezden ‘bağımsız’ zanneden, geleceğe çocuğunun ismiyle ortak olabildiğini sanan zavallı bir ‘shopping mall taşrası’ndan daha kolay ne yönetilir?

 

Sabahattin Ali Olayı

20 Jan2008
 

Taraf gazetesi yazarı Ayşe Hür’ün “Bir başka ‘derin’ cinayetin anatomisi: Sabahattin Ali Olayı” başlıklı yazısından:

İlk kez, 1931 yılında, bir ihbar sonucu Türkiye Komünist Partisi ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle tutuklanmıştı. Neyse ki üç ay sonra beraat etti. Ertesi yıl Konya’ya tayin oldu. Ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf’u ilk kez burada, Yeni Anadolu gazetesinde tefrika etmeye başladı. 1932’de, biri (Cemal Kutay olduğu söylendi) ‘Gazi’ye hakaret eden bir şiiri dost meclisinde birden çok kez okuduğunu’ ihbar etmişti. Yeniden tutuklandı. Halbuki iki yıl önce yazdığı ‘Memleketten Haber’, bir zamanlar Sivas’ta yaşanmış bir Bektaşi olayını anlatan şiirin sözcüklerinin değiştirilmesiyle oluşturulmuş bir şiirdi ve içinde Mustafa Kemal adı geçmiyordu. Ama savunması inandırıcı bulunmadı, çünkü ‘sicili’ ortadaydı!

Mahkemede gösterdiği şahitlerin dinlenmesine gerek olmadığına karar verildi. Bir süre sonra dava gizli celsede görülmeye başladı. Cezası 12 ay hapis olarak açıklanmış, temyizden sonra 14 aya çıkarılarak gözdağı verilmişti. …

Sinop Cezaevi’nden tahliye olduğunda tekrar öğretmenliğe dönmek istemişti Sabahattin Ali. ‘Hay hay’ demişti yetkililer, ama küçücük bir şartları vardı: Eski görüşlerini değiştirdiğini kanıtlamalıydı! 15 Ocak 1934 günlü Varlık dergisinde yayınlanan ‘Benim Aşkım’ başlıklı Mustafa Kemal güzellemesini, rejimin istediği diyeti ödemek için yazdı. … Ama daha sonra yaşadıkları rejimin onu affetmediğini gösterecekti. … [B]u ülkede rejime muhalefet edenlere ekmek yoktu! Ne yazsa soruşturma konusu oluyor, mahkemenin birinden çıkıyor diğerine giriyordu. Aziz Nesin’le birlikte yayınladıkları Marko Paşa adlı mizah dergisi, kısa sürede 100 bin tiraja ulaşınca iktidarın paçaları tutuştu. Sıkıyönetim makamları tarafından defalarca toplatılan, en sonunda kapatılan derginin yerine çıkardığı Malum Paşa, Merhum Paşa, Hür Marko Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz (Hasan) Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Ali Baba gibi dergilerle muhalefete devam eden Sabahattin Ali, 1947’de kesinleşmiş bir cezasını çekmek için hapse girdi ve üç ay yattı. Aynı yıl Sırça Köşk adlı hikaye kitabı. Bakanlar Kurulu’nca toplatıldı. Arkasında gizli polisin ayak sesleri, sağcı basının saldırıları, derken, 1948’de Mehmet Ali Aybar’ın çıkardığı Zincirli Hürriyet’teki bir yazısından dolayı başlatılan kovuşturma sonrasında pes etti ve matbaa makinelerini satarak kamyon nakliyeciliğine başladı. Ne arkadaşları ne kendi bu işi kendine yakıştıramıyordu ama ne çare… Arkadaşlarına Türkiye’den gitmek istediğini söylemeye başlaması ilk bu zamanlar oldu. Ancak yazmasına izin vermeyen devlet, Türkiye’den gitmesine de izin vermiyordu. Pasaport başvurusunun reddedilmesinden sonraki bir gün, 29 Mart 1948’de kamyonuna atladı ve Kırklareli’ne doğru yola çıktı. Anlaşılan kısıldığı kapandan kurtulmak için bir plan yapmıştı. Çıkış o çıkış…

Sabahattin Ali’nin o günden sonra yaşadıklarını hala bilmiyoruz. Kendisinden ancak 9,5 ay sonra haber alındı ama bu haber çok acıydı: 12 Ocak 1949 günlü gazetelerde üç sütuna ‘Sabahattin Ali öldürüldü’ yazıyor ve devam ediyordu: Huduttan Bulgaristan’a kaçarken öldürüldü. …

Resmi makamların ‘komünist komplo’ dediği cinayetin Nisan ayında başlayan duruşmalarında, bu sorulara cevap almak bir yana kafalar iyice karıştı. Mahkemeye sunulan bir belgeden, Sabahattin Ali’nin ölü bedeninin aslında, 16 Haziran 1948’de, sınırdan 35 kilometre içerde, Hedye köyü civarında çobanlar tarafından bulunduğu, 4-5 ay önce öldürülüp üstünkörü gömüldüğü anlaşılan cesedin çakallar tarafından ortaya çıkarıldığının sanıldığı, kimliğinin tespit edilememesi yüzünden, tekrar bulunduğu yere gömüldüğü öğrenilmişti. Ceset daha sonra babasını kaybeden bir kişi tarafından teşhis edilmek üzere yerinden çıkarılmış, ancak söz konusu kişinin ölü bedenin babasına ait olmadığını söylemesi üzerine yeniden gömülmüştü. Yani olaydan polisin bir şekilde haberi vardı.

… Sabahattin Ali ailesinin iddiasına göre Kırklareli Emniyet Müdürlüğü’nde işkencede ölmüştü, ama bu iddia ispatlanamadı.

 

Hangi ‘mahalle baskısı’ yahu! [Taha Kıvanç]

29 Sep2007
 

Hangi ‘mahalle baskısı’ yahu!, Taha Kıvanç / Yeni Şafak

İlişkim olduğu için hergün uğradığım iki medya kuruluşu var: Yeni Şafak ve Kanal-7… Her iki kuruluşta yüzlerce kişi çalışıyor. Bir bölümü kadın; kimi başı örtülü, kimi başı açık kadınlar… Her iki kuruluşta da kadınlar en az erkekler kadar faal, en az onlar kadar önemli görevleri omuzlarında taşıyorlar.
Kanal-7’de haberin başındaki isim Nazmiye Yılmaz… Gece yarısı programlarında çekimi yapan ekip içerisinde başörtülü bir kadın kameraman olabiliyor; program yapımcısı, yapımcı asistanı da genellikle kadın oluyor. Kimi başı örtülü kimi başı açık kadınlar…
Yeni Şafak da farksız: Bazen odama girene kadar on kişiyle karşılaşıyorsam, bunların yarıdan fazlası genç kız veya kadın çalışanlarımız… Kiminin başı açık, kiminin başı örtülü. Bizim kattaki sekreter arkadaşlardan birinin başı örtülü, diğerlerinin açık… TV-Net daha da renkli; pek çok çalışanı ve ekran yüzü başı açık – kapalı kadınlardan oluşuyor.
‘Bizim mahalle’ sayılabilecek iki kuruluşta durum bu.
Peki baskı var mı, baskı? Sözgelimi, başı açık olarak girdiği işinde ‘mahalle baskısı’ yüzünden başını kapatmak zorunda kalmıyor mu kadın çalışanlar? Araziye uymak veya işini kaybetmemek için başını örten biri çıkmıyor mu?
Saatlerdir düşünüyorum, bunca yıldır ilişkim olan iki kuruluştan tek bir örnek çıkaramıyorum. Bu “Yoktur, hiç olmadı” anlamına gelmiyor elbette; Türkiye ortalaması neyse bu alanda, herhalde her iki kurumda da o ‘sosyolojik gerçek’ cereyan etmiştir; ancak benim bildiğim, zorla veya gönüllü tek bir ‘baş örtme’ olayı yok… Yeni Şafak’ta da yok, Kanal-7’de de yok…
Türkiye’yi bir büyük mahalle kabul ederseniz, ‘Türkiye Mahallesi’ üzerinde baskı uygulaması beklenecek iki kuruluştan söz ediyoruz; hani Ertuğrul Özkök’ün ‘dinci medya’ filân diye küçümsediği yerlerden… Ancak her iki kuruluşun kendi içinde ‘mahalle baskısı’ denebilecek olaylar yaşanmıyor. Ne dersiniz buna?
Hürriyet’te Türkiye ortalamasını filân bir tarafa bırakalım, yazı işleri ve muhabir kadrosunda tek bir başı örtülü kadın çalışmıyor, bildiğim kadarıyla… Acaba orada çalışan bir kadın eleman başını örtmeye kalksa ne olur? Hürriyet’te hiç başı örtülü kadın bulunmaması oradaki ‘mahalle baskısı’ yüzünden olabilir mi?

 

Hayrünnisa Gül’ün davası [Emre Aköz]

16 Aug2007
 

Hayrünnisa Gül’ün davası, Emre Aköz / Sabah

Kafayı ‘göbeğini kaşıyan adama’ takanların köşe yazılarından ve internette dolaşan mesajlardan şunu anlıyorum:
Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül’ün, türban yüzünden üniversiteye alınmadığı için 2002 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptığı başvuru, “doğru bir davranış” olarak görülmüyor. “İnsan ülkesini yabancılara şikâyet eder mi” deniyor.
Külliyen saçma bir itiraz.
Tam bir cehalet örneği.
Niye mi? İşte sebepleri:
1) AİHM’de niye Türk yargıç da bulunuyor sanıyorsunuz? Bu tip uluslararası antlaşmalar “yabancı” yasalar değildir. Onlar özbeöz bizim hukukumuzun parçasıdır. Bana inanmıyorsanız Anayasanın 90’ıncı maddesine bakın: “… milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz” diyor.
2) Dahası da var: Eğer iç hukuktaki bir madde ile uluslar arası antlaşmadaki bir madde çelişirse ne olacak? Hangisi uygulanacak? Bilmeyenler sıkı dursun: Esas olan uluslararası antlaşmadır! Onu da yine Anayasanın 90’ıncı maddesinden okuyalım: “… temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”
3) Hukuk herkesindir. Adalet herkese gerekir. Mesela TV stüdyosunda, milyonların gözü önünde 10 kişiyi öldürmüş bir katilin dahi avukat tutma ve kendini savunma hakkı vardır. Hatta… Eğer parası yoksa, devletin avukat sağladığı bu kişi, mahkeme karar verene kadar suçsuzdur.
İç hukuk yollarını tüketen herkes hakkını aramak için AİHM’ye başvurabilir. Vurmalıdır da!
AİHM’ye gitmenin, duruma göre Yargıtay’a ya da Danıştay’a başvurmaktan farkı yok ki!
Hayrünnisa Gül, eşi “siyasi” eleştirilere maruz kalmasın diye başvurusunu 2004 yılında geri çekmişti.
Burada acı olan, eleştirilme korkusudur. Üstelik bu hayali bir korku, bir kuruntu da değildir. Maalesef o korkuyu yaratan somut nedenler bulunuyor.
Türkiye’de öylesine saçma bir milliyetçilik anlayışı var ki hak aramayı “ayıp” ve “yanlış” ilan ediyor. Tam bir aymazlık!
Poposunu kaşımaktan kafasını çalıştırmaya vakit bulamayanlara hatırlatalım: O duruma düşmenizi asla istemem ama gün gelir siz de AİHM’ye başvurmak zorunda kalabilirsiniz.
Hayat bu; belli mi olur?

 

Kendi vatandaşlarına cahil, yalancı ve satılmış dediler [Radikal]

25 Jul2007
 

Kendi vatandaşlarına cahil, yalancı ve satılmış dediler / Radikal
İSTANBUL – AKP’nin oy oranının yüzde 47’ye dayanması CHP’nin ise yüzde 20’de kalması bazı köşe yazarlarını ve siyasileri kötü etkiledi. Kimisi sandıktan beklediği sonuçlar çıkmadığı için seçmenin aklının ipotekli olduğunu söyleyecek kadar ileri giderken kimisi de halkın yalan söylediğini ve yardım olarak dağıtılan yiyeceklerle kandırılıp satın alındığını ileri sürdü. Psikiyatristler ise hayal kırıklığına uğrayan köşe yazarları ve siyasetçileri hoş görmek gerektiğini söyledi: “Ortada yas, kayıp reaksiyonu vardır. Yas reaksiyonu, bir sevdiğini, değer verdiğini ya da bir konuyu kaybeden insanlarda görülen normal insan davranışıdır. Bu kişiler hemen savunmaya geçmek yerine özeleştiride bulunmalıdır.”
Onur Öymen: Seçim sonuçları mantık dışı
Eğer siz sıkıntı, açlık çekmenize rağmen, hayatınızdan hiç memnun olmamanıza rağmen, sabahtan akşama kadar her gün hükümeti eleştirmenize rağmen gidip de hükümet partisine oy veriyorsanız, bu işte mantıkla açıklanamayacak bir şey var demektir. Nedir o? İktidarın maalesef çok uzun zamandan beri halkın dini duygularını siyasi amaçla kullanıyor olmasıdır, istismar etmeye çalışmasıdır. Yani halk bütün yaşadığı olumsuzluklara rağmen bu din unsurunu belki de dikkate alarak bu partiye oy vermeye devam ediyor demektir. İkincisi de demokratik ülkelerde örneği görülmemiş bir şekilde çok miktarda seçim öncesinde halka yiyecek, içecek, kömür dağıtılması…
Öyle yerler, öyle durumlar var ki bunu mantıkla izah etmek kabil değil. Kısa bir süre önce on binlerce insanın, hükümetin izlediği yanlış fındık politikası dolayısıyla sokaklara döküldüğü, hükümete karşı çok kuvvetli tepkiler gösterdiği Giresun gibi yerde AKP’nin fazla oy almasını mantık izah edemez. Tek geçim kaynağı var, fındık. O geçim kaynağıyla ilgili olarak halk büyük sıkıntı, ıstırap çekmiş, on binlercesi sokaklara dökülmüş, hükümete olağanüstü tepki göstermiş, orada iktidar partisi seçim kazanıyor açık farkla. Bunu mantıkla izah edemezsiniz. Buna benzer tarımın yoğun olduğu bölgelerde, Osmaniye gibi mesela, hükümetin bu kadar fazla oy almasını akılla açıklamak mümkün değil. Siyasette mantık dışı unsurlar örneklerini verdiğim gibi bu kadar fazla rol oynuyorsa bu son derece düşündürücüdür. (CHP Genel Başkan Yardımcısı, 23 Temmuz)
Özgür Çakmak: Böyle kişiliksiz halk görmedim
Bu halka her şey layık. Bu halk ihanete göz yummuştur, bu halkla yola çıkılmaz. Ortaya çıkan bu tablodan utanç duyuyorum. Halkımız maalesef küçük paralara satıldı. Şehidine ihanet eden bir halkla karşı karşıyayız. Bu tablonun tek sorumlusu halk. Halkımız bu kadar çıkarcı olmamalıydı. Ben bütün dünyayı neredeyse dolaştım ama bu halk kadar kişiliksiz bir halk görmedim. (İzmir’den MHP milletvekili adayıydı, ancak seçilemedi, 23 Temmuz)
Erdal Atabek: Seçmenin kaçı aklını kullanabiliyor?
Seçmenin kaçta kaçının aklı ipoteklidir? Seçmenin kaçta kaçı gerçekte aklını kullanabilmektedir? Seçmenin kaçta kaçı ‘özgür iradesi’yle hareket etmektedir?’ Seçmenin kaçta kaçının ‘bilgi birikimi’ vardır? Kaçta kaçı öngörüye sahiptir? Seçmenin kaçta kaçı ‘seçici bellek’ taşımaktadır. İşin bu yanı ne düşünülmekte ne de bilinmekte. (Cumhuriyet, 23 Temmuz)
Bekir Coşkun: Göbeğini kaşıyan adam mutlu
Demek ki karşıdan gelen her iki kişiden birisi AKP’li. Oysa ben bugüne kadar ‘AKP’ye oy verdim’ ya da ‘Vereceğim’ diyen bir tek kişiye olsun rastlamış değildim. Herkesin AKP’ye karşı olduğu bölgelerden AKP çıktı. ‘İflas ettik’ diyen esnaf, AKP’ye oy verdi anlaşılan. ‘Bittik’ diyen köylü de… Neden insanlar AKP’ye oy vereceklerini-verdiklerini gizlerler?.. Bunda utanılacak ne var?.. Kişi bir kabahat işlediği zaman bilinsin istemez… Bu seçimlerle millet, laik cumhuriyetin bir ‘ılımlı İslam’a’ dönüştürülmesini onaylamıştır. AKP’nin kafasındaki Türkiye’yi gerçekleştirmesine destek anlamındadır. Türkiye’nin değişen yüzünün daha da değişmesine onaydır.” (Hürriyet 24 Temmuz)
Coşkun, 5 Temmuz’da ise şöyle yazmıştı: “Arkadaşlar bilinen seçim çalışmalarına çoktan başladılar. Evlere torbalar gidiyor: Pirinç, makarna, nohut… Parti değil, zahire ambarı sanki. Bisküvi… Mercimek… “Göbeğini kaşıyan adam” mutlu mutlu, bu nohutlu demokrasiye katkıda bulunmak için bugünü bekliyordu. Torba geldikçe göbeğini kaşıyarak soruyordur: “Kurutulmuş dolmalık kabak neyin de yok mu?”
Emin Çölaşan: Haksızlıklar sorun değilmiş
Demek ki Türk milletinin yaklaşık yarısı, sokakta ve her yerde karşılaşıp konuştuğumuz veya tanımadığımız her iki kişiden biri AKP’den memnunmuş. Neden böyle olduğu haftalarca tartışılması gereken karmaşık bir olaydır. Bu demektir ki, işsizlik, yoksulluk, terör, dış politika yenilgileri, haksızlık, adaletsizlik, gelir dağılımı, bizim insanımızın yarısı için sorun değildir. Esnaf, çiftçi, memur, işçi, emekli, ev kadını, öğrenci… İnsanlarımızın yarısı durumundan ve ülkenin gidişinden memnun. Her şey iyi gidiyor! Milletimizin yarısı oylarını ‘istikrar’ için kullanmıştır ve dört yıl daha her şey daha da iyiye gidecektir. Örneğin borsa yükseldikçe yükselecek, bu yükseliş milletimize yarayacaktır!” (Hürriyet, 24 Temmuz)
Psikiyatrist görüşü: Hata yaptıklarını kabul etmeliler
Psikiyatrist Doç. Dr. Armağan Samancı: İnsanoğlu ortama uyum sağlayabilen ve değişkenlikleri olan bir yapı. Bu nedenle ülkemizde de her seçimde değişik sonuçlar çıkabiliyor. Tahmin etmek kolay olmuyor. Ciddi anlamda çalışma yapan anket şirketleri, bilimsel ve yöntemsel olarak doğru yapanlar, sonuca yakın tahminlerde bulunabiliyor. Köşe yazarları eğer objektif olarak yazıyorsa sadece anlık deneyimleri etkisi altında değil, mesleki ve yazarlık deneyimlerinin etkisiyle yazıyor. Halkın dönemsel kararıyla yazarların kararı uyumsuzluk gösterebilir. Nitekim de böyle oldu. Her insanda olduğu gibi yazarlarda da ‘kayıp reaksiyonu’ olmuştur. Kendi iç dünyalarında kaybı dengeleyici bir açıklamanın yapılması gerekir. Sürekli yanlış yaptım duygusuna kapılmanın da sıkıntıları olabilir. Yas reaksiyonu, bir sevdiğini, değer verdiğini ya da bir tartışmayı kaybeden insanlarda görülen normal insan davranışıdır. Yanlış bir tahmini çözmek için köşe yazarının yapacağı en güzel açıklama, tahmin edemediğini, hata yaptığını kabul edip arkasından kendi yorumunu yapmasıdır.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Por. Dr. Sedat Özkan: Herhangi bir konuda düşünce üreten bir insan, iki hususa dikkat etmelidir. Konuyu objektif bir analize tâbi tutarak mı yapıyor, yoksa kendi görüşünü geçerli kılan ön bakış açısıyla mı değerlendiriyor? Herkes yanılabilir ancak yorum yaparken kesin çıkarımlara varmamak gerekiyor. Topluma görüş sunan insanların keskin önyargılı çıkarımlar içerisinde olmamaları gerekir. Psikiyatride köşe yazarlarının bu tutumları için bir adlandırma yapılamaz. Sadece bir insan tutumudur. Beklenen tepki, direkt savunmaya girmek yerine gerekçelerini ortaya koymaya çalışırken, kendisini de daha objektif bir tahlile tutabilmesidir. Sınavda başarısız olan öğrenciden de, herhangi bir konu hakkında yanılan köşe yazarından da hemen savunmaya geçmek yerine eksiklik ya da yetersizliğin ne olduğunu konusunda bir özeleştiri yapması beklenir.
Yeditepe Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arif Verimli: Köşe yazarları AKP’ye karşı farklı bir tablo çiziyor. AKP aldığı sonuçla beş sene daha ülke kaderinde etkili olacak bir siyasi parti. Çok önemli bir gücü temsil ediyor. Bazı yazarlar, karşıtlıklarını açıkca sürdürmek yerine birdenbire ‘U’ dönüşü yapıyor. Bunun altında geleceklerinden duydukları korkunun yattığı kanaatindeyim. Akla yakın bir takım mazeretler üreten rasyonisazyon yani ‘akla yakın hale getirme’, ‘Ben yaptım ama niye yaptım bir sor’ davranışıdır. Rasyonalize etmek sağlıklı bir davranış biçimi değil. Biraz içgörü (kendisini görme) kazanarak daha gerçekçi yaklaşım doğru olacaktır.

 

Çok mal haramsız olmaz! [Taha Akyol]

23 Jun2007
 

Çok mal haramsız olmaz!, Taha Akyol / Milliyet

ATALARIMIZ böyle demiş. Bazen okurlarımdan gelen mesajlarda da görüyorum. Bu plazalar, dev şirketler, holdingler…
Hele milyarlı rakamlar?!
“Çok mal haramsız olmaz!”
Atalarımız boşuna mı söylemiş?
Boşuna söylememişler ama kendi zamanları için söylemişler: Geleneksel tarım ekonomilerinde tarla bellidir, ürün bellidir. Yağmura göre, biraz az, biraz fazla; kazanacağın belli! Öküzün çektiği karasabanla tarlayı üç defa, otuz üç defa sürsen de fark etmez. Onun için atalarımız “İşten artmaz, dişten artar” demişlerdi; çok çalışarak değil, dişini sıkarak, yemeyip içmeyip biriktirerek artırabilirsin ancak!
Kervan soyarak, toprak gasp ederek “çok mal” sahibi olmak mümkündü. “Çok mal haramsız olmaz” diyen bu “Ortaçağ iktisat ahlakı”nı bizde en iyi anlatan, merhum hocam Sabri Ülgener’di.
Batı’nın üstünlüğü
Sonra, baktık ki Avrupa’da fabrikalar dağlar gibi mal yığıyor! Hayvan gücüyle değil, buhar gücüyle taşımacılık yapılıyor.
Batı’nın Doğu’ya üstünlüğü, fabrikanın tarlaya, buharın kervana karşı kazandığı zaferle başladı!
Bunu bizde ilk fark edenlerden, mesela Sadık Rifat Paşa risaleler yazarak “Dişten artmaz, işten artar” diye anlatmaya, “çok mal”ın mümkün olacağını kafalara sokmaya çalışmış.

 

Anayasa Mahkemesi kararlarının yarattığı çağrışımlar ve düş kırıklıkları-II [Sami Selçuk]

14 May2007
 

Anayasa Mahkemesi kararlarının yarattığı çağrışımlar ve düş kırıklıkları-II, Sami Selçuk / Star

MÖ 390. Galyalılar Roma’yı kuşatırlar. Direniş yedi ay sürer. Galyalı Başbuğ Brennus, belli ölçüde altın verilirse kuşatmayı kaldıracağını bildirir. Altınlar tartılırken 80 Romalı senatör hileli tartmaya karşı çıkınca Brennus, kılıcını çekerek terazinin öbür kefesine atar ve haykırır: ‘Vae victis!’ (yazıklar olsun şu acınası yeniklere).
Sonuç bellidir. Sözde bir terazi vardır. Ama güçlünün/zorbanın istediği olacaktır. Olur da. Çünkü, ‘silahlar konuştuğu zaman yasalar (hukuk) susar’ (inter arma silent leges); ‘zora karşı hukuk çaresizdir’ (contra vim non valet jus).
Ortada ne hukuk ne yargı ne yargı bağımsızlığı, dolayısıyla ne de adalet vardır. Sadece üstünlerin/zorbaların hukuku vardır. O kadar.
Hukuk tarihinin birinci evresidir, bu.
Yıl 1612. İngiltere. Birini tutuklama konusunda Kilise Mahkemesi ile laik mahkeme çatışırlar. Olaya el koyan Kral I. James ile Başpiskopos Canterbury şu görüştedirler: ‘Kral, her zaman Kral adına hüküm kuran yargıçların yerine geçerek karar verebilir’. Üst Mahkeme Başkanı Coke, bu görüşe karşı çıkar: ‘Kral, İngiliz hukukuna göre hiçbir davada karar veremez. Dava, hukuka göre ve sadece mahkemelerce çözülebilir’. Doğal hukuk öğrenimi görmüş olan Kral, hukukun (yalnızca) akla dayandığını, uyuşmazlığı çözmek için aklın yeterli olduğunu söyleyince Başyargıç Coke, Kralın doğa hakkında yetkin bir bilgisi olduğuna inandığını, ancak kişilerin yaşam, miras ve mallarına ilişkin hakları ile ilgili davaları çözmek için doğal aklın yetersiz olduğunu, hukuk öğrenimiyle, uzun araştırmalarla, uygulama deneyimleriyle ulaşılabilen hukuksal akla gerek bulunduğunu söyler. Kral, öfkelenir ve ‘Ben Kralım. Kralın yasalara bağlı olduğunu ileri sürmek hainliktir’ diye haykırınca Başyargıç Coke, hukuk tarihine geçen şu yanıtı verir: ‘Hiç kuşkusuz Majesteleri hiçbir kişiye bağlı değildir. Ancak herkes gibi Kral da yasalara uymak zorundadır’.
Coke’un bu son sözlerini yansıtan resim, ABD Yüksek Mahkemesinin kapısına kazınmıştır.
Böylece hukukun üstünlüğü ilkesinin temeli atılmıştır. Artık bundan böyle, sadece köylüler, kentliler, yoksullar, zenginler, soylular, soylu olmayanlar değil, toplumun hangi katmanından olursa olsun, herkes, bu arada kaptan köşkünde oturanlar, hatta krallar bile hukuka uyacaklardır.
Üstünlerin hukuku, daha doğrusu hukuksuzluğu/başına buyrukluğu dönemleri geride kalmış, hukukun üstünlüğü çağı ve hukuk karşısında herkesin eşitliği evresi başlamıştır.

 

Dine İnanan Herkesi Öldürmek

19 Dec2006
 

Radikal gazetesi yazarı Murat Belge’nin ‘İnanca ve inançlıya saygı‘ adlı yazısından:

İnancı yanlış buluyor olabilirim, buluyorum zaten; ama bu, ona inanarak yaşayan insanları da ‘zararlı’ bulmam anlamına gelmez.

Yeni Gündem dergisini çıkarırken, dine fazla ‘taviz’ verdiğimi düşünen iki üniversiteli ‘Marksist’ ofise uğramış ve bu konuyu tartışmışlardı. Bir aşamada, “Peki, ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye sordum, “Diyelim ki sizin onayladığınız iktidar kuruldu ve toplumda hâlâ dine inanan insanlar var… Öldürecek misiniz onları?” Çok sakin ve rahat, ‘Elbette’ diye cevap verdiler.

Böyle düşünmek bu ülkede (ve tabii başka yerlerde de) tek bir düşünce ‘erbabı’na özgü değil -‘iktidar olunca’ kendisi gibi düşünmeyenleri doğramaya hazır pek çok ‘çizgi’ olduğunu biliyoruz.