• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • No Featured Posts Found
 
 

“Serdar Kaya ile Eğitim Üzerine” [Tasfiye Dergisi]

13 Sep2010
 

[Tasfiye dergisinin Eylül-Ekim 2010 sayısında yayınlanan Serdar Kaya röportajı.]

Beytullah Emrah Önce: Kitabınızda hakim zihniyetin kalıplarını kırarak bağımsız düşünebilmek için, öncelikle farkına varmadan içselleştirdiğimiz değerler kümesinin deşifre edilmesi gerektiğini ifade ediyorsunuz. Türkiye’deki milli eğitim sistemi, makbul vatandaşlarının hangi değerleri içselleştirmesini amaçlıyor?

Serdar Kaya: En basit ve en zor soru bu aslında… Sorunun basit kısmı zaten herkesin malumu: “Türk eğitim sistemi sizden (herşeyden ama herşeyden önce) laik vatandaşlar ister!” Bir de tabii bu laikliğin (nasıl oluyorsa) hem “Batılılık” hem de “Türkçülük” ihtiva eden bir çerçevesi var. Yani Türk eğitim sisteminin makbul vatandaşının, bilime ve sanata önem veren, kendinden emin, kültürlü, vatansever, büyüklerine saygılı, küçüklerine sevgili, başı dik, sesi gür bir insana karşılık geldiği söylenebilir. Tabii bu makbul vatandaşın ne olduğu kadar, ne olmadığı da çok önemli. Mesela bu kişinin bildiği dillerin öncelikle İngilizce, Fransızca ya da Almanca gibi Batı dilleri olması beklenir. Tabii Japonca biliyor olsa bu da problem olmaz. Ancak Arapça ya da Farsça bilmek böyle bir kişiye kolay kolay yakıştırılabilecek bir özellik değildir. Kendisinin, eşinin ya da kızkardeşinin başörtülü olması da aynı şekilde…

Yazının devamı »

 

İngilizler yapınca ‘yanlı’ Türkler yapınca ‘haklı’ [Milliyet]

28 Sep2009
 

İngilizler yapınca ‘yanlı’ Türkler yapınca ‘haklı’ (Şükran Pakkan / Milliyet)

Öğretmen adayı üniversite son sınıf öğrencileri, kendilerini “çalışkan, cesur, temiz, inançlı, hep haklı” gören İngilizlerin tarih anlatımını yanlı buldu, üstelik “yalancı, pis, hilekâr” gibi yorumlar yazdı…Metinlerin aslında Türk ders kitaplarından alındığı açıklanınca ise bir kısmı, “İngiliz’e yakışmıyor ama bize yakışır” diyerek şaşırttı

Türk ders kitaplarından alınan metinlere Türk yerine İngiliz, Müslüman yerine Hıristiyan, “akıncılar” yerine “şövalye” yazıldı, öğretmen adaylarına fikirleri soruldu, sonuçta ortaya traji komik bir tablo çıktı. Öğretmen adayı üniversite son sınıf öğrencileri, kendilerini “çalışkan, cesur, temiz, inanç-lı, hep haklı” gören İngilizlerin tarih anlatımını yanlı buldu, üstelik “yalancı, pis, hilekâr” gibi yorumlar yazdı. Metinlerin aslında Türk ders kitaplarından alındığı açıklanınca ise bir kısmı, “İngiliz’e yakışmıyor ama bize yakışır” diyerek şaşırttı.

Yazının devamı »

 

Tatlı ve tatsız rekabet [Taha Kıvanç]

16 Jun2009
 

Tatlı ve tatsız rekabet, Taha Kıvanç / Yeni Şafak

Biri şunu anlattı: “İlk asistanlık yıllarımda doktora sınavlarına giren bir öğrencinin notları kötü ile iyi arasındaydı. Hazırladığı tezi okudum, ipe sapa gelir yönü yoktu. Benim de hocam olan doktora hocasına, ‘Bu tezle doktor olunur mu?’ diye aşağılayarak sorduğumda öğrendim farklı bir kurumdan geldiğini. Hocam, ‘Nasıl olsa akademisyen olmayacak’ diye savunuyordu kendisini… Adam doktor unvanını aldı, doçent oldu, profesörlüğe yükseldi. Yakın zamanlara kadar bir üniversitede rektörlük bile yaptı.”

Yazının devamı »

 

Vazoda büyüyenler [Gülay Göktürk]

16 Apr2008
 

Vazoda büyüyenler, Gülay Göktürk / Bugün

Berat Özipek’in 13 Nisan’da Star- Açık Görüş’ te yayınlanan makalesinin başlığı çarpıcıydı: “Eğitim arttıkça yasakçılık artıyor” “Dünyanın pek çok demokratik ülkesinde eğitim düzeyi arttıkça, hoşgörü, kendisi gibi olmayana tahammül ve anlama düzeyi de artarken, Türkiye’de tam tersi oluyor.
En katı ve dışlayıcı yaklaşımlar ‘eğitimli’ insanlardan geliyor; insan haklarına ve demokrasiye en uzak tezler de yine onlar tarafından savunuluyor. Seçimlerde en anti-demokratik siyasi tercihler de, sağ ve sol totaliter örgütler de, darbecilere destek de yine ağırlıklı olarak onlardan geliyor” diyordu Berat…
Gerçi haber yeni değildi; Mart ayı başında gerçekleştirilen bir araştırmanın sonuçlarını yeniden değerlendiriyordu Özipek. ‘Toplumun İslam Algısı’ konulu araştırma, Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ferhat Kentel ve Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ahmet Demirel’in yönetiminde yapılmıştı ve darbe yanlısı eğilimlerin ‘eğitimli’ insanlar arasında daha güçlü olduğu gibi çarpıcı sonuçlar çıkmıştı. Bu yazı bana bir zamanlar Derin Sular adlı internet sitesinde okuduğum bir başka yazıyı hatırlattı. Serdar Kaya tarafından hazırlanan sitenin Endoktrinasyon başlıklı bölümünde Victor Hugo’nun 1869 yılında yazdığı ‘Gülen Adam’ (The Man Who Laughs adlı romanından bir alıntı var. Hugo ramanında 17. yüzyılda değişik bir tür çocuk alım satımıyla uğraşan kimi insanlardan söz ediyor:
“Çin’de, hatırlanması zor zamanlardan bu yana, özel bir sanat ve endüstride ilerleme kaydedildi: canlı bir insanı bir kalıpta şekillendirmek. Bir çocuk iki ya da üç yaşında alınır ve az çok grotesk bir şekle sahip olan bir porselen vazoya konur. Vazonun altı ve üstü açıktır ki, çocuğun kafa ve ayakları dışarı çıkabilsin. Vazo, gündüzleri dikey olarak tutulur, geceleri ise çocuğun uyuyabilmesi için yatay hale getirilir.
Bu şekilde çocuk gelişemeden büyümeye ve sıkıştırılmış et ve çarpılmış kemikleriyle yavaş yavaş vazonun dış kıvrımlarını doldurmaya devam eder. Bu şişelenmiş gelişim birkaç yıl sürer. Bir noktadan sonra, bedeni hasar düzeltilemez hale gelir. Bu aşamanın geçildiğine ve bir canavar üretildiğine kanaat getirildiğinde, vazo kırılır ve çocuk dışarı çıkar. Artık ortada kap şeklinde bir çocuk vardır.(…) İnsandan bir oyuncağın başarılı olabilmesi için, ona erkenden el atmak gerekir. Bir cüce henüz küçük iken şekle sokulmalıdır. (…)
Çocuk tacirleri çocukları sadece bedensel özelliklerinden ya da yüzlerinden değil, [kullandıkları ilaçlarla] hafızalarından da mahrum ediyorlardı. Böylelikle çocuk en azından … maruz bırakıldığı bedeni tahribin bilincinde olmuyordu.” Victor Hugo’nun bu kitabı yazmasından yaklaşık bir asır sonra, Ayn Rand günümüz eğitimcilerinin 17. yüzyıl çocuk tacirlerinin modern dönem varisleri olduğunu söylüyor, ancak bu iki grup arasında önemli bir farka işaret ediyordu:
“Öncülleri ameliyatı gizleyip, ameliyatın sonuçlarını teşhir ederken, eğitimciler bu durumu tersine çeviriyorlar: Ameliyat açıktan gerçekleştirilirken, sonuçlar gizleniyor.” Evet, sonuçlar on yıllar boyunca gizlenebiliyor, eğitimin tornasından geçenler kendilerini toplumun en “bilinçli”, “gerçeği elinde tutan” kesimi olarak görüp öyle gösterebiliyorlar. Ama işte böyle bir değişim-dönüşüm- yeniden oluşum sürecinde sonuçlar gizlenemez hale geliyor artık… “Vazoda büyüyenler” ne bu yeni durumları kavrayabiliyor; ne de uyum sağlayabiliyor…

 

Paralı eğitim [Gülay Göktürk]

9 Jan2008
 

Paralı eğitim, Gülay Göktürk / Bugün

Bu ülkede ne zaman ağzınızı açıp da “paralı yüksek öğretim” diyecek olsanız, hemen “halk düşmanı” olarak damgalanır ve bastırılırsınız: “Vay, sen yoksul çocuklar okumasın mı demek istiyorsun!”
Şimdi yeni YÖK başkanımız paralı yüksek öğrenimden söz edince bu pis demagojinin bir kez daha tedavüle girişine tanık olduk. Evet, bu bir demagojidir. Üniversitede çocuk okutanların büyük çoğunluğunu oluşturan ve aslında yılda birkaç bin lira eğitim parasını bal gibi ödeyebilecek olan bir kesimin; küçük bir azınlık olan gerçek yoksulların arkasına saklanarak kendi bedavacılıklarını sürdürmeleridir. O yoksul kesim avantacıların vitrinidir. Bu vitrin kullanılarak “sosyal adaletten” bahsedilir. Ve bu yolla, Türkiye’nin en büyük sosyal adaletsizliği gerçekleştirilir.
Sınav sonuçlarına şöyle bir bakın: Kim girebiliyor üniversitelere? Yüzde kaçı hangi bölgeden, hangi tip okullardan geliyor? Yüzde kaçı dershaneye gitmiş oluyor? Yoksulluk edebiyatı ardına saklanan gerçek şu ki, biz bu sistemle çocuğunu iyi liselerde okutabilmiş, binlerce lira harcayıp üniversiteye hazırlamış olan imtiyazlı bir azınlık için parasız öğretim yapıyoruz. 60 milyon insanın ödediği vergilerle bir avuç hali vakti yerinde, en azından orta halli ailenin çocuğuna bedava yüksek öğrenim veriyoruz.
Çocuğunu üniversiteye sokmak ne kelime, orta okulu bile okutamayan milyonlarca vergi mükellefinin ödedikleriyle bu çocukları okutuyoruz. İşte asıl sosyal adaletsizlik budur. Bunun Türkçesi, fakirden alıp zengine vermektir.

 

Kutsal Meslekler [Gülay Göktürk]

14 Sep2007
 

Kutsal Meslekler, Gülay Göktürk / Bugün

Öğretmenliğin bizde böyle kutsal bir meslek olarak algılanışının altında yine devletle ilgili problemlerimiz yatıyor. Devlet, yeni kuşakların yetiştirilmesinde, aileye kesinlikle güvenmediği için, aslında ailenin görevi olması gereken “sağlıklı, ahlaklı, üretken ve mutlu bir çocuk yetiştirme” görevini aileden alıp okula devrediyor. Öğretmenlerin asli görevlerini de bilgilendirmeden çok eğitmek olarak tanımlıyor. Öğretmen de çabasının büyük kısmını çocukları bilgilendirmeye değil, eğip bükmeye, belli kalıplara dökmeye ve sonuçta “Millete devlete hayırlı bir vatandaş” yetiştirmeye harcıyor. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devlet öğretmenini, ümmeti millete çevirme misyonuyla göreve yolluyor. Öğretmen, devletten aldığı bu yetkiyle kolları sıvayıp karşısına gelen çocukları ulus-devletin tek tip kalıbına döküp kalıptan çıkan küçük kurşun askerleri kıt’alar halinde iş hayatına gönderiyor. Kısacası devlet, öğretmenler aracılığıyla yeni nesilleri devletleştiriliyor. Ve bu süreç, hamasi nutuklarla taçlandırılıp, öğretmenler bir nevi “devlet misyonerleri olarak” kutsal bir kata yerleştiriliyor.
Bir başka deyişle, bugün öğretmenlerin kendilerini yerleştirmeye çalıştıkları “eşsiz, benzersiz” pozisyon, bizim devletin son derece yoğun bir “ideolojik devlet” olmasından kaynaklanıyor. Eğer, devlet ideolojik devlet olmaktan uzaklaşıp nötrleşse, öğretmenlerin genç kuşakları “talim ve terbiye etmek; eğip büküp kalıba dökmek diye bir misyonu kalkacak ortadan. Geriye sadece bilgilendirme kalacak ki, böyle bir fonksiyon üzerinde “kutsallık” iddiası kurmak da pek kolay olmayacak… Gördüğünüz gibi mesele, bir mesleğin biraz fazlaca onore edilmesinin ötesinde anlamlar taşıyor; bu yüzden de kurcalanmayı hak ediyor.

 

Onu da bilmiyor [Engin Ardıç]

2 Aug2007
 

Onu da bilmiyor, Engin Ardıç / Akşam

Otuzlu yıllarda Türkiye’ye gelen Alman hocalar, öyle çok önemli, çok büyük adamlar değillerdir!
Bunun için solcu ya da Yahudi olmak gerekli de değildir, yeterli de.
Asıl büyük ve önemli bilim adamları (ve de sanatçılar) Amerika’ya gitmişlerdir. Bertolt Brecht, Fritz Lang, Billy Wilder, Peter Lorre, Conrad Veidt, Kurt Weill, Lotte Lenya niçin bize gelip Muhsin Ertuğrul’la çalışmamışlardır? “Danışmanlığa gelen” Paul Hindemith’i falan saymazsak, niçin bize kala kala, Ankara’da tiyatro ve opera kurmakla görevli Carl Ebert adında, adı sanı bilinmez birisi kalmıştır? Üstelik Hindemith olsun Ebert olsun kaçak falan değillerdi, Nazi’lerin onayıyla gelmişlerdi!
Pardon, konumuz bilimdi, değil mi? Örnek olarak Profesör Ernest Hirsch gösteriliyor.
Eh, Profesör Albert Einstein, Princeton Institute for Advanced Studies yerine İstanbul Mühendis Mektebi’ni tercih etmiş olsaydı, Özdemir haklı sayılabilirdi!
Darülfunun neden kapatılmıştır, bilir misin Özdemir?
Ankara kaynaklı “bilim dışı saçmalıkları” onaylamadığı için!
Darülfunun müderrisleri, CHP yönetiminin almış olduğu yeni ırkçı dönemeçte ortaya atılan “tarih tezi” ve “güneş-dil teorisi” gibi zırvalara karşı çıkmışlardı. “Okey” okunan İngilizce “O.K.” deyiminin “ok ve aydan” geldiği, Agamemnon’un “ağa memnun” demek olduğu, “west” kelimesinin “ast”, “east” kelimesinin “üst”ten türediği gibi dangalaklıklar onları çıldırtıyordu. Kendini bilen hangi bilim adamı, eski Mısır tanrısı Osiris’in aslında “üze ur” olduğu iddiasına “hadi yürü be” demezdi?
Yetersiz olabilirlerdi ama hiç olmazsa “akademik haysiyetleri” vardı.
Yani, emir ve komutayla sakallarını kesecek adamlar da değillerdi ha! Özdemir İnce bunu Emre Kongar’a sorsun, ne demek istediğimi anlayacaktır.
Darülfunun yokedildi, hocaların çoğu kapının önüne konuldu ve yerine emir kulluğu edecek bir yüksek lise kuruldu. Daha sonra bu Ankara’da da yinelendi. Yeni üniversitenin hiçbir özerkliği de yoktu, profesör ve doçentleri tayin ve azil yetkisi bile Maarif Vekâleti’nin eline bırakılmıştı!
Size, 1936 yılında Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Mektebi’nin açılış töreninde Saffet Arıkan’ın öğrencilere ettirdiği yemini okuyayım da zihniniz açılsın: “Hepimiz, babamız Atatürk’ün, Yüksek Kurtarıcı ve dahi Başbuğ’un önünde derin saygıyla eğilerek, buyruğunu yerine getireceğimize ant içeriz!”… Okulun görevi de, “Türk atalarımız tarafından kurulan Çin, Hint, Elam, Sümer, Eti, Mısır, Etrüsk, Grek ve Latin kültürlerinde Türk dilinin ve kültürünün izlerini aramak” olarak saptanmıştı.
Yatın kalkın dua edin ki, 12 Eylül yönetimi, YÖK yasasına “babamız Kenan’ın önünde eğilir ve emirlerine uyacağımızı kabul ve taahhüt eyleriz” diye bir madde koymamış!
Özdemir, asıl önemli ve canalıcı soruyu sormuyorsun, soramıyorsun…
Siyasi rengi ne olursa olsun herhangi bir yönetimin, üniversite kapatmaya hakkının olup olamayacağını tartışma konusu etmiyorsun, edemiyorsun…

 

Atatürkçü olmayana diploma yok… [Ali Bayramoğlu]

16 May2007
 

Atatürkçü olmayana diploma yok.., Ali Bayramoğlu / Yeni Şafak

26519 sayılı, 11 Mayıs 2007 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren yeni yönetmeliğin 7. maddesinin 3/a alt maddesi şu hükmü getiriyor:
“Yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarında öğrenim gören öğrencilerin programlarında; programın müfredatı ile ilgisi olmayan ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Temel İlkeleri ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 4’üncü ve 5’inci maddelerinde belirtilen amaç ve ilkelerine aykırı dersler bulunması halinde, alınan diplomalara denklik verilmez…”
Yükseköğretim Kanunu’nun 4 ve 5. maddeleri, özetle, yüksek eğitimi kuşatan unsurları “Atatürk milliyetçiliği”, “Türk olmanın şeref ve mutluluğu”, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilme ve bunları davranış haline getirme”, “milli kültür, örf ve adetler” gibi kavramları açıklıyor.
Yüksek öğrenimin amacını, bu “değerler” çerçevesinde tanımlıyor.
Dünyanın yıllarca önce çöpe attığı, “devlet ilmi, sosyalist bilim, milliyetçi bilim” gibi “sıfatlı gariplikler”i canlı tutmaya çalışan bir sistemin, bu yetmezmiş gibi kendini yenilemeye ve alanını genişletmeye çalışması kabul edilebilir bir durum değildir.
Türk üniversitelerini “garnizon” haline getiren, 12 Eylül’ün “askeri cumhuriyet modeli”nin özünü yansıtan hükümlerin önde gelenleridir, YÖK Yasası’nın 4. ve 5. maddeleri…
Türkiye yetmiyor YÖK şimdi de bu maddeleri Türk öğrenciler açısından ABD, Almanya, İngiltere üniversitelerine uygulamaya çalışıyor, dışarıya el atıyor. Öğrencinin aldığı dersleri bire bir denetlemeye soyunuyor.
Örneğin Harvard’ta okudunuz, aldığınız derslerden birisini veya dersi veren hocayı “denklik heyeti” Atatürkçülüğe aykırı ya da Anayasa’nın temel ilkelerine aykırı buldu, bu durumda diplomanız onaylanmayacak demektir.
Yurdışında diyelim Nakşibendilik hakkında, diyelim Kürt sorunu üzerine, diyelim tesettür sorunuyla ilgili bir ders aldığınız, aldınız derste resmi görüşlere uymayan bir çalışma yaptınız, başınız belada demektir…
Ve bu konuda bir kurum yönetmelik üzerinden yeni bir kural, özgürlük alanını daraltabiliyor…
Ve kimileri, örneğin İzmir’de miting alanlarında nutuk atanlar bu özgürlük olarak tanımlayabiliyor…

 

Türkiye’de İlköğretim Zihinsel Gerilemeye Neden Oluyor [Taha Akyol]

17 Jun2005
 

‘Kafa’ sorunu, Taha Akyol / Milliyet

Talim Terbiye Dairesi Başkanı Prof. Ziya Selçuk’la konuşuyorum; “Erzurum vakası” ile ilgisi yok; CNN Türk’te müfredat reformuyla ilgili önemli açıklamalarda bulundu, o konuda konuşuyoruz. Diyor ki:

Anasınıfı öğrencileri arasında yapılan ‘yaratıcılık testleri’ çocuklarımız açısından sevindirici sonuçlar veriyor. Ama beş yıl eğitime devam ettikten sonra aynı çocuklar üzerinde yapılan ‘yaratıcılık testleri’nde belli bir düzey kaybı görülüyor!

Yazının devamı »