• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

Muhafazakâr erkekler [Ayşe Böhürler]

21 Mar2009
 

Muhafazakâr erkekler, Ayşe Böhürler / Yeni Şafak

Muhafazakâr erkeklerin muhafazakâr olarak tanımlanmayı akıllarına dahi getirmediği yıllara… Zira o yıllarda bu tanım, sağ çizgiyi temsil eden, gelenekçi, bazen Osmanlıcı, dine çok da yakın görünmemeye dikkat eden kesimler için kullanılırdı. … Sağcılık pek muteber bir şey değildi kısaca. Sağcı; düzene uyum sağlamış, sistemin boyunduruğunu kabul etmiş, dininden çok geleneğine sahip çıkan, hatta böylece dinini kamufle eden kişi olarak tanımlanırlardı.

Yazının devamı »

 

Bitter çikolata bayramı [Etyen Mahçupyan]

3 Oct2008
 

Bitter çikolata bayramı, Etyen Mahçupyan / Taraf

Ramazan bayramının arifesindeyiz… Rumlar terk ettikten sonra adını değiştirerek ‘bize ait’ kılacağımızı sandığımız Kuzey Ege kasabalarından birinde… Otelimizde daha ziyade eğitimli, aydın, modern insanlar var… Günün çeşitli zamanlarında ‘doğru’ giysileriyle arzı endam ediyor, yemeden içmeden anlıyor, Hürriyet ve Cumhuriyet okuyorlar…
Ramazan bayramının ilk günü… Kahvaltıda bu eğitimli, aydın, modern insanların öpüşüp bayramlaştıklarına tanık oluyoruz. Ardından cep telefonları açılıyor ve başkalarının da bayramı kutlanıyor. Bunda ne gariplik var ki diye sorabilirsiniz… Ama bayramlaşma biter bitmez yeniden malum gazetelere, yaklaşan İslami tehlikeyi haber veren sütunlara gömülünüyor. Günün sonrasında bayramla ilgili neredeyse tek bir kelime bile duymuyoruz. Sabah öpüşmesi bayramın gereğini yerine getirmiş anlaşılan…
Laik kesimde herkesin böyle bir latent ikirciklilik içinde olduğunu söylemek haliyle doğru olmaz… Bu kesimin içinde inancı bireyselliğe indirip Müslümanlığın cemaatçi kalıplarından uzaklaşırken, İslami kodlar üzerinden deist bir anlayış geliştirmiş olanlar var… Tabii ayrıca inancı tümüyle reddeden, bu sorunsalı son karşılaşmaya havale edenler de mevcut. Bu iki kesimin bayramla herhangi bir ilişkisi yok, ama sonuçta kendileriyle daha barışık ve samimi bir tavır içindeler.
Oysa laik kesimin geri kalanında epeyce sıkıntılı bir ruh hali görülüyor. Bir yandan İslam’ı baskıcı bir dinsel rejime çanak tutan bir din, Müslümanları ise söz konusu ‘şeriat’ düzenine eğilimli insanlar olarak görüyor; ama aynı zamanda da “biz de Müslüman’ız” demek istiyorlar. Bunda da bir gariplik görmeyebilir, hatta bu gelişmenin sağlıklı yönüne dikkat çekebilirsiniz. Çünkü herhangi bir inancın inananlar nezdinde heterojenleşmesi, onun cemaatçi siyasetten uzaklaşmasının, daha fazla ‘inanç’ olabilmesinin yolunu da açar. Dahası konuşmayı ve merakı artırdığı ölçüde söz konusu dindarlığın entelektüel temelini güçlendirme fırsatı verir.
Ama bunun için asgari bir samimiyet gerekir… Bu da seçtiğiniz dinin akidelerine uymakla, ya da uymadığınız akidelere ilişkin tutarlı ve tatmin edici bir yorum geliştirmekle mümkündür. Ancak o zaman söz konusu dinin diğer takipçileri sizi ciddiye alır ve sizin de inançlı olduğunuzu kabullenebilir. Bizdeki laik kesim ise İslam’ın genel kabul gören hiçbir şartına uymadığı halde ‘Müslüman’ sayılmak gibi garip bir isteğe sahip. Gündelik bir pratik olarak namaz kılmayan, cenaze dışında camiye gitmeyen, zekât vermeyen, oruç tutmayan, hele hacca gitmeyi aklına bile getirmeyen; ama bayramları kutlayan garip bir ‘dindar’ kimliği bu…
Müslümanların özellikle başörtüsü sayesinde görünür olmasından ve bu görünürlüğün ‘bizim sokaklarımızı bile’ eline geçirmesinden önce bir sorun yoktu. Laik kesim kendi inançlılığı üzerine pek düşünmez, hatta bunu bir zaaf olarak görürdü. Müslümanlık -belki de aynen demokratlık gibi- kendiliğinden sahip olunan, hayata geçmesi gerekmeyen bir kimliksel nitelikti… Ama muhafazakârların kamusal alana girmeleriyle birlikte -yine belki de aynen demokratlık gibi- Müslümanlık da laik kesimin ‘eksiği’ olarak belirdi. Bu durum laiklerin bir bölümünü dinle ilişki kurmaya sevk etti, çünkü dinle hiçbir ilişkiye sahip olmadan ‘Müslüman’ olmak laik kesim için bile inandırıcı değildi…

 

En Laik Müslüman Ülke Türkiye Yalanı

19 Jun2008
 

Bugün gazetesi yazarı Gülay Göktürk’ün ‘Ağlama Duvarı‘ başlıklı yazısından:
Geçenlerde Habertürk’te katıldığım bir tartışma programıyla ilgili olarak, bir akademisyen okurumdan aldığım mektuptan ben çok yararlandım. Sizin de yararlanacağınızı umduğum için aynen yayınlıyorum: “Değerli Gülay Hanım, Dün gece banttan yayınlanan Habertürk’teki tartışmanızda size sorulan “Türkiye gibi başka bir Müslüman ve Laik/Demokrat ülke var mi (ki)…” sorusu benim inceleme alanım olduğundan bu mesajı yazma ihtiyacı hissettim.
Cambridge University Press tarafindan basılacak olan “Secularism and State Policies toward Religion: The United States, France, and Turkey” kitabında detaylı anlattığım gibi, nüfusun yüzde 51 ve fazlasının Müslüman olduğu 45 ülkeden sadece 11 tanesi şeriat ile yönetilirken, 15 tanesi İslam’i resmi din kabul ediyor, fakat şeriatla yönetilmiyor, kalan 19 ülke ise laik. Bu 19’un 11’inin anayasasında açıkça “bu bir laik devlet/cumhuriyet”tir ifadesi yer alırken diğer 8’i (mesela Arnavutluk ve Lübnan) anayasasında laik lafzı geçmeyen, ama İslam’ı da resmi din kabul etmemiş laik devletler.
Demokrasi konusunda da dünyanın en etkili ölçüm kuruluşu olan Freedom House’a göre iki Müslüman ülke Türkiye’den daha demokrat: Endonezya ve Senegal. Bunların ikisi de laik devletler içinde. Dünyada başörtüsünü üniversitelerde yasaklayan üç ülke var:
Türkiye, Tunus ve Özbekistan. Selamlarımla. Ahmet T. Kuru, PhD Postdoctoral Research Scholar Assistant Director Center for the Study of Democracy, Toleration and Religion SIPA, Columbia University” Böylece, programda benim bilgi eksikliği yüzünden cevaplayamadığım soru da cevaplanmış oluyor.

 

Çocuktum ufacıktım [Hasan Kaçan]

16 Mar2008
 

Çocuktum ufacıktım, Hasan Kaçan / Star

Dokuz- on yaşlarında falandım. O yaşlarda çok dolanırdım.
Okul harçlığımı çıkarmak için, İstiklal Caddesinde, şimdiki ‘Atlas’ sineması’nın önünde kapsız ‘Teksas- Tommiks’ satardım.
Bir gün, bir adam ve bir kadın gördüm. Elele tutuşmuşlardı.
Oradan geçen fötr şapkalı, gravatlı bir amca ‘Beyefendi, hanımınıza söyleyin kolunuza girsin’ demişti.
Bu gibi durumlar ayıp karşılanırdı.
O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler ‘laikliğe tehdit’ olarak algılanmıyordu.
Lunapark’lardaki ‘dönen zincir’lere kadınları bindirmezlerdi.
‘Korku tüneli’ vagonlarına da, karı- koca değilse erkek ve kadını yanyana oturtmazlardı.
O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler ‘laikliğe tehdit’ olarak algılanmıyordu.
Meyhanelere ancak kelli felli adamlar girebilirdi. Bu mekanların mutlaka perdesi vardı ve dışarıdan içerisi görünmezdi.
O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler ‘laikliğe tehdit’ olarak algılanmıyordu.
İstanbul’un mutena semtlerinden Moda’da, Bostancı’da ‘Kadınlar Plajı’ vardı.
Bu plajlara ‘erkek- kadın’ girilemezdi. Yasaktı.
O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler ‘laikliğe tehdit’ olarak algılanmıyordu.
Açık hava sinemalarında ‘Dikkat dikkaaat… Sinemamızın sağ tarafı temamen ailelere ayrılmış bulunmaktadır, tek gelen beylerin aile tarafına oturmaları yasaktır!’ anonsları yapılırdı.
O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler ‘laikliğe tehdit’ olarak algılanmıyordu.
‘Aile çay bahçeleri’ vardı. Bekar kızlar, erkekler alınmazdı. Aileleriyle geldilerse alınırdı. Yoksa girmeleri yasaktı.
O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler ‘laikliğe tehdit’ olarak algılanmıyordu.
İnsanlar ellerinde içki şişesi, uluorta dolaşmazlardı. Mutlaka bir gazeteye sarar, paltosunun koltukaltında gizleyerek evlerine götürürlerdi.
O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler ‘laikliğe tehdit’ olarak algılanmıyordu.
Tanımadığın bir mahalleden sağa sola bakmadan başın önde geçerdin. Eğer ‘kıpırdak’ olursan mutlaka yolun kesilir, ‘hüoop bilader kime bakmıştın’ diye sorguya çekilirdin.
O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler ‘laikliğe tehdit’ olarak algılanmıyordu.
Mahalleler tasnif edilmişti.
Ermeni mahallesi, Rum mahallesi, Arnavut mahallesi, Çingene mahallesi.
Rum mahallesinden de geçerken başın önde geçerdin, yoksa ‘ızbandut’ denilen Rum gençleri yolunu keser, hesap sorarlardı.
O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler ‘laikliğe tehdit’ olarak algılanmıyordu.
Hanımefendiler çarşıya pazara çıkarken mutlaka başörtüsü takarlardı.
Bütün bunlar ‘Cumhuriyet Türkiyesi’nde yaşanıyordu.
İnsanlar, fıkaralık dışında hayatlarından memnundular.
O zamanlar Ak Parti diye birşey yoktu. Böyle şeyler ‘laikliğe tehdit’ olarak algılanmıyordu.
Dokuz- on yaşlarındaydım o zamanlar.
(Not: İnanmayanlar eski, siyah- beyaz Türk filmlerini tekrar tekrar seyredip incelesinler. Vallaha ben o vakitler Ak Parti diye bişey duymadım, görmedim. Bütün bunlardan da ‘mahalle baskısı’ diye şikayet edildiğini işitmedim. Benim bildiğim şey, tüm bu anlattıklarımın toplamına o zamanlar ‘edep’ deniyordu…)

 

Laikliğin kökleri [Murat Belge]

5 Dec2006
 

Laikliğin kökleri, Murat Belge / Radikal

Yalnız Türkiye’de ve belirli çevrelerde değil, Türkiye dışında da, Mustafa Kemal’in bu toplumu teokratik bir karanlıktan çıkarıp laik-seküler bir yörüngeye oturttuğu, oldukça yaygın kabul gören bir anlayıştır. Yaygın, ama doğru mu?

Mustafa Kemal bu toplumu ‘Batılı’ ve ‘laik’ olması istenen ve beklenen bir raya oturtmaya çalışırken, ülkede en ‘Batılı’ diyebileceğimiz aile hangisiydi? Osmanlı hanedanından daha Batılılaşmış bir aile var mıydı o tarihlerde? Türk resim tarihinin başlangıç yıllarının en iyi ressamlarından biri Halife II. Abdülmecid’dir. ‘Suret’in yasak olduğu dinin Halife’si!

O zamanın görece daha kalabalık aileleri (‘görece’, ama ‘çekirdek aile’ o zamandan başlamıştı) arasında hiçbiri hanedan kadar kalabalık değildir. Gene de, mutlak sayılardan çok oranlara bakarak bir şeyler araştırılabilir. Yabancı dil bilen, musiki aleti çalan aile üyeleri oranının hanedana pek yaklaşacağını sanmıyorum.

Yani, anlaşılır politik nedenlerle, Türkiye’nin Cumhuriyet dönemi Batılılaşması, toplumun en Batılı ailesinin sürülmesiyle başladı.

 

Milli Mücadele’de Tarikatlar [Emre Aköz]

4 Oct2006
 

TESEV’in araştırmaları, Emre Aköz / Sabah

Dün iki satırla değinmiştim. Konuyu biraz daha açalım. Milli Mücadele’de tarikatların nasıl tavır aldığını yazmıştım. Topyekun bir davranış göstermemişlerdi. Kimi Ankara Hükümeti’ni desteklemişti, kimi İstanbul’u.

Bazıları tepki gösterdi: “Bu yazdıklarına sen inanıyor musun?” Halbuki bu inanç değil, bilgi. Hülya Küçük doktora tezi olarak Bektaşilerin Kurtuluş Savaşı’ndaki durumlarını seçmişti. Uzun uzun araştırmış, arşivlere girerek çalışmıştı. Sonuçta da ortaya 400 küsur sayfalık bir kitap çıkmıştı. Yazdığı her satırın hesabını veren bir akademisyenle karşı karşıyaydık.

Yazının devamı »

 

İslam Ülkelerinde Demokrasi [Hayrettin Karaman]

4 Aug2006
 

İslam ülkelerinde demokrasi, Hayrettin Karaman / Yeni Şafak

İslâm devleti veya İslâmî devletten maksat ise devletin temel referansının İslâm olduğu bir yapıdır. Eğer İslam ülkesi (halkının çoğu Müslüman olan bir ülke) kamusal alanı (herkese ait, herkesi bağlayan alanı) İslam’ın emir, yasak, tavsıye ve tercihlerine göre düzenliyorsa burada iki terim (İslam ülkesi ve İslâmî devlet) örtüşmüş olur. Eğer demokrasi laiklik ilkesinden ayrılmayacaksa, devlet bütün dinler ve inançlar karşısında eşit mesafede olacaksa, herhangi bir din kuralı devletin düzenine kaynak olmayacaksa bu demokrasinin İslam ile bağdaşacağı hükmü/değerlendirmesi doğru olmaz. Böyle bir devlet İslâmî olmamakla beraber Müslümanların problem çıkarmadan onun vatandaşı olabilmeleri ve farklı olanlarla birlikte yaşayabilmelerinin vazgeçilmez şartı, “başkalarının hak ve özgürlüklerine, açık ve kesin olarak zarar vermediği sürece” inançların ve din hayatının özgür olmasıdır, kamusal ve özel alanlarda bireylerin dine uygun davranmalarının engellenmemesidir; Türkiye’nin böyle bir demokrasi anlayışı ve uygulamasına ihtiyacı vardır.

Yazının devamı »