• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

Sizin hiç oğlunuz intihar etti mi? [Yasemin Çongar]

25 Sep2009
 

Sizin hiç oğlunuz intihar etti mi?, Yasemin Çongar / Taraf

Yılın son güneşi, kasabanın üzerine doğmaya hazırlanırken ansızın kapısı çalınır bir evin.

Yer, Manisa Gölmarmara. Tarih, 31 Aralık 2006. Saat, sabahın üç buçuğu.

Bir astsubay, bir polis ve bir doktor girerler içeri. Sadece astsubay konuşur: “Oğlunuz intihar etti, başınız sağolsun.” Uzun ailesi yıkılır.

Ege Ordu Komutanlığı İzmir Özel Koruma Bölüğü’nde askerlik yapan oğulları Vahit Uzun, 30 aralıkta nöbet tuttuğu garajda şakağından tek kurşunla vurulmuştur.

Aile inanamaz buna; akılları tutulur en başta, dilleri tutulur. Ama sonra hatırlamaya, düşünmeye, konuşmaya başlarlar. Baba Sait Uzun, en son 29 aralık günü telefonda konuşmuştur Vahit’le. Oğlunun sesi kulağındadır hâlâ: “Baba, burası JİTEM’in yeridir, sakın benimle Kürtçe konuşmayın. Çok dikkatli olun, başımıza kötü şeyler gelebilir.” Dinlemiştir oğlunu; ertesi gün bölükte ziyaretine gideceğini söylemiştir. Vahit’in kendisine aldığı kurbanlık koyunu yılbaşı günü buluşup kesmekte anlaşmışlardır.

Yazının devamı »

 

Yaşar Okuyan Röportajı (Deniz Güçer / Akşam)

14 Sep2009
 

Yaşar Okuyan Röportajı (Deniz Güçer / Akşam)

“Yan tarafımız kadınlar koğuşu. Eksi 20 derece kadınları avluya çıkarıp marş söyletiyorlar. Boyalı pencerelerden delik açtık. Bir gün çavuşun biri solcu kızları coplamaya başladı. Hepsini karın üzerine yatırıp üzerlerinde dans ediyor. Ortalığı kan götürüyor. Devrimci kadınların feryatları hala kulaklarımda. İçerde 240 adam bu manzara karşısında sağcısı solcusu hepimiz ağladık.”

“İlk açık görüşte annem geldi. Beni gördü bir adım attı, ‘Oğlum nasılsın’ der demez bir astsubay annemi itti. Dikenli tellerin üzerine düştü. Elinden damlayan kanlar karların üzerine iniyor. Cinnet geçirdim. Üzerime çullanıp yaka paça götürdüler.”

“564 sanıklı MHP davası. Bir numaralı sanık Türkeş, ben 6 numaralı sanığım. Türkeş’e davayı İstiklal Marşı’yla başlatalım’ dedim. Mahkeme heyeti salona girince İstiklal Marşı’na başladık. Savcıların hepsi mecburen hazırola geçti. İnanılmaz bir sahneydi. Herkes ağlıyordu.”

“Erdal Eren’i biz oradayken astılar. Hücreye alınalı birkaç gün olmuştu. Sabaha karşı dörtte o gencecik çocuğu sehpaya götürürken hepimizi uyandırdılar. 17 yaşındaki Erdal Eren, önümüzden geçerek ölüme yürüdü. Erdal Eren’in askerler arasından götürülüşünü hala unutamıyorum. Eren’i idama götürenler, ‘Kalkın lan sizin de sonunuz böyle olacak’ diyorlardı.”

 

Yalan Fırtınası [Sevan Nişanyan]

2 Sep2009
 

Yalan Fırtınası, Sevan Nişanyan / Taraf

Açın gazete koleksiyonlarını bakın, son yirmi senede basına yansımış binlerce beyanları arasında utanmazca, yırtıkça, arsızca yalan olmayan Allah için BİR TEK söz var mıdır? “Erin elinde el bombası patlamış, kazadır:” yalan. “PKK Çukurca’ya mayın koymuş:” yalan. “Son teröristi öldürünceye kadar savaşacağız:” hem yalan, hem taammüden seri cinayet itirafı. “O belge bizim değildir, albay evinde yazmış zahir:” yalan. “Denizden boru çıkmış ne var bunda:” yalan. “Sınırdan 200 terörist girmiş:” yalan. “23 Nisanda kızlar namaz kıldığı için cumhurbaşkanı seçimini iptal ettik:” yalan. “Sabiha Gökçen’e dil uzatan gizli emeller peşindedir:” yalan.

Yazının devamı »

 

Beş adımda asker nasıl düzeltilir [Sevan Nişanyan]

28 Jun2009
 

Beş adımda asker nasıl düzeltilir, Sevan Nişanyan / Taraf

Birkaç ay önce “Türkiye’ye Ordu Sahiden Lazım mı?” başlıklı bir yazı yazdım, kurumun varlık nedenlerini sorguladım (herTaraf 3 Mart 2009). Gelen tepkilerden anlıyorum ki memleket henüz bu soruyu sormaya hazır değildir. Ordu gerçekten gerekebilir, gerekmeyebilir de. Ama toplum henüz eski alışkanlıklarını atıp bu konuda düzgün fikir üretebilecek durumda değildir. Bir yerlerine el atmışız gibi haykıranları bir yana bırakın, “aferin doğru yazmışsın” diyenler de aslında neyi savunduklarını pek bilmiyorlar.

Yazının devamı »

 

12 Eylül’ün inanılmaz işkence yöntemleri [Hürriyet]

12 Sep2008
 

12 Eylül’ün inanılmaz işkence yöntemleri (hurriyet.com.tr)

Gazeteci Oğuz Güven’in 78 kuşağını anlattığı “Zordur Zorda Gülmek” adlı kitabında insanın kanını donduran işkence yöntemleri anlatılıyor.
12 Eylül 1980 darbesinin öncesi ve sonrasında “78 kuşağı” diye adlandırılan gençlerin yaşadığı trajikomik gerçek öykülerin yer aldığı kitap yeni öykülerle genişliyor.
3. Baskısını yine 12 Eylül’ün yıldönümünde yapan kitapta, bu kez Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan işkence yöntemleri de tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor. İşte, Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemleri:
FALAKA: Yaygın ve sürekli uygulandı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi. Bu yöntem, ayak tabanlarını ve el ayalarını patlatır, kaba yerleri ezer, morartır, tırnakları sökerdi. El ayak gibi herhangi bir yeri kırar, sakat bırakırdı.
KÖPEK SALDIRTMA: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.
ZlNCİR: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.
GERME: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalırdı. Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşerdi.
AYAKTAN ASMA/TEPE: 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan “tepe ol” komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, istiklal Marşı’nın on kıtası okutulurdu.
KULE: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçiminde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın “yıkıl” komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.
RANZA ALTI: Gardiyanlar ellerinde kalaslarla koğuşa girip, “ranza altı ol” komutunu verince, koğuşta bulunan tutukluların hepsi ranzaların altına girerdi. Herhangi bir yerlerinin açıkta kalmaması gerekiyordu. Ranzaların altına tüm tutuklular sığmadığı için kiminin eli, kiminin kolu dışarıda kaldığından, gardiyanlar ellerindeki kalaslarla tutukluların dışarıda kalan kısımlarına vurmaya başlardı.
KANTAR: Tutuklular havalandırmada çırılçıplak soyundurulup tek sıra halinde dizilirler, sıranın ön tarafında duran tutuklu sırt üstü yatırılırdı. İkinci tutuklu, yatan tutuklunun testis ve erkeklik organlarından tutarak yukarı kaldırır, tutuklunun kaç kilo geldiğini söylemesi istenirdi. Tüm tutuklular birbirini tartana kadar bu işlem devam ederdi.
KERVAN: Havalandırmada, tutuklular tek sıra dizilir, her tutuklu önündeki tutuklunun sırtına bindirilir, bacakları, altındaki tutuklunun boynundan aşağıya sarkıtılır ve kulaklarından tutması istenirdi. Gardiyanın komutuyla tutuklular yürümeye başlar ve bu işlem tutuklular ayakta duramayacak duruma gelene kadar sürerdi.
SEHPA: Tutuklu gece koğuştan alınıp, koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip, ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.
COP SOKMA: Gardiyanlar copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırlardı.
ÇEK-ÇEK: Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu da zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşar.
LAĞIM SUYUNA SOKMA: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.
KiTAP OKUMA: Koğuşta bir tutuklunun eline kitap verilir, tutukluya avazı çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulurken, diğer tutuklular bu sözcükleri tekrarlarlardı. Sabahtan akşama kadar yapılan bu işlem sırasında, tutuklular ayakta durmak zorundaydı.
MARŞ SÖYLETME: Cezaevinde bulunan herkes elli’yi aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.
ÖL DEDİĞİMDE: Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkarılır, hazır ol durumuna geçirilirdi. Gardiyanın “öl” komutuyla tutuklu kaskatı, eklemlerini kırmadan yere düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.
SİGARA İÇİRME: Bunun çok çeşitli yöntemleri vardı. En çok uygulananları şunlardı: Koğuşta kalan tutukluların eline beş adet sigara verilir, sigaraların tümü yakılarak devamlı ağzında tutulurdu. Gardiyanın “çek-bırak” komutuyla sigaralar bitinceye kadar içirilir, sigaralar-filtreleri dahil- tutuklulara yedirilirdi. Bu sırada koğuş pencereleri kapatılır, havasızlık ve dumanla boğulma ortamı yaratılırdı.
BANYO: Tutuklular çırılçıplak soyundurulur ve tek sıra halinde banyoya götürülürdü. Banyoda sabun kullanılmazdı. Hortumla tazyikli su tutukluların üzerine fışkırtılırdı. Daha sonra tutuklular koridora çıkarılır, “Yat-sürün” komutuyla tutuklular yerlerde süründürülerek koğuşlarına götürülürdü.
SAYIM DÜZENİ: Tutuklular günde en az beş kez sayılırdı. Her sayımdan önce, tutuklular sayım düzenine geçer, sayım talimi yaptırılır, yüksek sesle tekmil verilir, rahat-hazır ol ile, çöker kalkarlardı.
GECE NÖBETİ: Geceleri her koğuşta mevcuda göre 2-7 kişiye kadar tutukluya sırayla nöbet tutturulurdu. Nöbet sırasında devriye gezen gardiyanlar, koğuşun mazgal deliğini açar, nöbetçi tutuklunun mazgaldan dışarı elini uzatmasını ister, tutuklunun ellerine cop veya kalasla istediği kadar vururdu.
LOKOMOTİF: Tutuklular havalandırmaya çıkarılır, İki kişi çırılçıplak soyundurulur, bunlardan birisi domalıp iki eliyle diz kapaklarını tutar, diğeri de arkadan bunu kucaklardı. Gardiyanın “uygun adım marş” demesiyle her iki tutuklu havalandırmada dolaşırlar, diğer tutuklular zorunlu olarak bunları izlerdi.
PİSLİK YEDİRME: Her havalandırmanın ortasında bir lağım çukuru vardı. Lağım suları ve insan pislikleri burada toplanırdı. Tutuklulara bu çukurdan avuç avuç pislik alıp yemeleri istenirdi.
İŞEME: Havalandırmada bir tutuklunun yere yatması istenir, diğer tutuklulara, yerde yatan tutuklunun yüzüne işemesi istenirdi..
TECAVÜZ: Cezaevinde görev yapan gardiyanlar, genç tutuklulara merdiven altlarında zorla tecavüz ederlerdi. Ayrıca iki tutuklu çırılçıplak soyundurularak birbirlerine tecavüz etmeleri istenirdi.
HASTANE: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.
VEREM: Veremlilerle, sağlam tutuklular birbirinden tecrit edilmez, aynı kapta yemek zorunda bırakılırdı. Aynı battaniyenin altında yatırılırlardı. Veremlilerin balgamları tahlil yapılacak bahanesiyle toplanır, karavanadaki yemeklere karıştırılır ve bu yemekler tüm tutuklulara yedirilirdi.
AYAKTA BEKLETME: Bu yöntem cezaevinde her gün geçerliydi. Sabah saat 05’den akşam 17-19’a kadar tutukluların oturması yasaktı.
KONUŞMA YASAĞI: Koğuş içindeki iki kişinin birbiriyle konuşması, tutuklunun gülmesi ve düşünür gibi görünmesi yasaktı. Böyle bir suçu işleyen tutuklulara yukarıdaki işkence yöntemleri uygulanırdı.
GECE BASKINI: Nöbetçi subay ve gardiyanlar, gece geç saatte tutukluların koğuşuna girerek, uyku sırasında tutuklulara cop veya kalaslarla dayak atarlardı.
AVUKAT-ZİYARET DAYAĞI: Avukat görüşmesine ve diğer görüşmelere gidip gelirken tutuklulara dayak atılırdı. Görüşlerde hiçbir şey konuşulmaması tembih edilirdi. Tutuklular avukatlarıyla savunma konusunda görüş alışverişinde bulunamazlardı.
MAHKEME DAYAĞI: Tutuklular mahkemeye götürülürken cenaze arabasına bindirilirlerdi. Elleri arkadan kelepçeli olurdu. Cenaze arabasına binerken ve çıkarken gardiyanlar tarafından dövülürlerdi.

 

Askeri yabancılaşma [Emre Aköz]

2 Sep2007
 

Askeri yabancılaşma, Emre Aköz / Sabah

Sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok ülkesinde (özellikle de ” gelişmekte ” olanlarda) ordunun yönetim kadrosunu oluşturan subaylar, orta ve alt sınıftandır. Aileleri memurdur, işçidir, esnaftır…
Ancak bu subaylar daha sonra geldikleri kesimin kültüründen ve ideolojisinden koparlar. Bu kopmayı sağlayan öğelerin başında “eğitim ” gelir.
“Eğitim” deyince aklınıza biz sivillerin de geçtiği “ilk-lise-üniversite vs” eğitimi gelmesin. Askeri okullarda özel bir eğitim verilir ve meslek derslerinin yanı sıra ” doktrin dersleri ” önemli yer tutar.
Hatırlıyorum: Biz küçükken mahallemizde Oktay adlı bir arkadaşımız vardı. Bizimle birlikte sokakta top oynar, erik aşırır, kızlara laf atardı.
Derken Oktay hava okuluna girdi. Uzun süre ortalıkta görünmedi. Derken bir gün okul üniformasıyla karşımıza çıktı. O bildiğimiz Oktay gitmiş, yerine başka birisi gelmişti.
Biz siyasi konulardan pek çakmazdık. Oktay ise her konuyu siyasete bağlıyordu. Ecevit’i ve Demirel’i kötülüyor, lafı dönüp dolaşıp Atatürk’e getiriyordu. (Artık bizim oyunlarımıza katılmadığını herhalde söylememe gerek yok.)
Oktay’a mahalleli gençler saygı duyuyordu ama nasıl söyleyeyim, ” o artık bizden değildi “. ” Yabancılaşmıştı “.
” Bilen adam ” olmuştu: Hangi meseleden söz etsek, Oktay’ın Atatürkçü bir çözümü vardı. Bizi küçük gördüğünü hissediyorduk.
Sadece kelimeleri, bakış açısı, siyasi görüşleri değil, ” vücudunun duruşu ” dahi değişmişti Oktay’ın ve bütün bunlar yaklaşık iki yılda meydana gelmişti.
Sonra ne oldu bilmiyorum.
Güçlü eğitim… Bir doktrine bağlanma… Hedefi ve tarihi aynı ve silah kullanma yetkisine sahip bir grubun parçası olarak yaşama… Kendini üstün görme…
Bu ve benzeri nitelikler, subayları toplumsal kökenlerinden kopartarak kendilerine özgü bir zümre oluşturmalarını sağlar.
Nüfusun önemli bir bölümünün köylülerden oluştuğu ülkelerde, ordu ” yönetici sınıf ” gibi davranabilir, sivil bürokrasiyle, bazı siyasi partilerle ve profesyonel (doktor, avukat, vs.) sınıflarla ittifaka girerek dediğini yaptırabilir.
Sadece dediğini yaptırma da değildir olay. Ayrıca kendi egemenliğinde geçen süreçte maddi ve manevi imtiyazlar edinmiştir.
Buna karşılık… Köylülerin azaldığı… Sermayenin güçlendiği… Eğitimli insan sayısının arttığı toplumlarda ise ordu ciddi bir dirençle karşılaşır.
Sonuçta ” geri adım ” atmayı mesleki ideolojisi gereği ” yenilgi ” saydığı için de, ordu ile yükselen sınıflar arasında gerilim doğar, siyasi krizler çıkar.
Oktay arkadaşımla bir araya gelsem de bunun bir yenilgi değil, gelişen Türkiye’nin zaferi olduğunu anlatabilsem. Kabul eder mi dersiniz?

 

Memleket hikáyeleri [Ahmet Hakan]

28 Jun2007
 

Memleket hikáyeleri, Ahmet Hakan / Hürriyet

Hacıbektaş’ın Belediye Başkanı Selman Pakoğlu, emekli bir general… Bağımsız girmiş seçime ve ilçe halkının desteğiyle seçilmiş. Kendisi yılmaz bir irtica ve AKP karşıtı. 22 Temmuz’da CHP’yi işaret ediyor. Ama AKP dışındaki diğer partilere de hoşgörülü. Başkan’ın makam odasında muhabbet ediyoruz. Emekli General, daha sormadan anlatıyor: “Ben dincilerle mücadele eden bir generaldim. Burdur’da 8 imam-hatip vardı. Oradaki kızların hepsinin başını açtırdım.” Makam odasındaki CHP’liler, bir parça huzursuz bir şekilde dinliyorlar Başkan’ı. Ancak Başkan, “Baş açtırma” hikayesinin bizi kesmeyeceğini düşünmüş olacak ki, sesine zafer kazanmış kumandan edası katarak şöyle devam ediyor: “Durun… Bu kadarla kalmadı… Ben o imam-hatipteki kızları ve erkekleri dans ettirdim dans.” Odada bulunan CHP’li bir yerel politikacı, dayanamayıp “Aman Paşam” diyor ve ekliyor: “İnşallah zorla dans ettirmemişsinizdir.” Başkan sorudaki “anlam”ı yakalıyor ve “Hayır, hayır! Zorla değil, gönül rızasıyla” diye yanıt veriyor.

 

Senaryonun devamı [Gülay Göktürk]

19 Jun2007
 

Senaryonun devamı, Gülay Göktürk / Bugün

Batur, 27 Mayıs darbesinden 47 yıl sonra Amerikan arşivlerine girip o günlerde Türkiye’deki Amerikan büyükelçisinin ABD’ye yolladığı mesajlardan ikisini yayınladı Sabah’ta. Büyükelçi Warren, 27 Mayıs cuntasının lideriyle yaptığı görüşmeden edindiği izlenimleri ülkesine aktarırken şu cümleyi kullanmış: “Dinlediğini anlama yeteneğinden yoksun, dar görüşlü bir taşralı!”
Büyükelçi Gürsel’e bir belge okuyor. “Anladınız mı?” diye soruyor, Gürsel başını sallıyor. Ama anlamadığı belli. Belge okunup bitince bir diyeceği olup olmadığını soruyor. Belgeyle ilgili tek laf edemeyen Gürsel sözu birden, ABD’den istedikleri 100 milyon liraya getiriyor: “ABD’den istediğimiz parayı alacak mıyız, almayacak mıyız?” Büyükelçi belgeyi ikinci defa okumak zorunda kalıyor. Bu kez görüşmede bulunan Türkeş söze giriyor. Onun da tek derdi para: “Acil olarak paraya ihtiyacımız var. Gelecek sene seçim var.”
İşte, bizim “Cemal Ağa” deyip bağrımıza bastığımız Cemal Gürsel’in hali bu… Cuntanın, Galatasaray Lisesi, Paris Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi ve Cenevre Hukuk Fakültesi mezunu Fatin Rüştü Zorlu gibi efsanevi bir Türk hariciyecisinden sonra dünyanın karşısına çıkardığı “lider”in çapı bu…
Bu tabloyu bugüne adapte ederek Hudson Enstitüsü’nde masaya yatırılan senaryonun devamını yazmaya kalksak, farklı bir tablo çıkmaz ortaya… Ekonomiden, diplomasiden, siyasetten habersiz, şiddetten başka bir dil konuşamayan çapsız cunta liderlerinin, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden birini üç günde tepe üstü çaktıktan sonra, ilk ayın emekli maaşlarını bile ödeyemeyecek hale gelişlerini anlatan son derece içli bir senaryo çıkar ortaya.

 

Bir yanlışlık var… [Taha Kıvanç]

16 Jun2007
 

Bir yanlışlık var…, Taha Kıvanç / Yeni Şafak

Ülkeyi yöneten siyasi kadrodan herhangi birinin yerine kendinizi koyun ve şu haberi yüksek sesle okuyun: “Manisa 1. Er Eğitim Tugay Komutanı Tuğgeneral Naim Babüroğlu, bir ilköğretim okulunun askerlerce yenilenmesinin ardından düzenlenen törende, AKP İl Başkan Yardımcısı ve Yuntdağlılar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Mustafa Uyumaz’ı, ‘Lütfen fotoğraf karesine girmeyin’ diye uyararak okul bahçesinin dışına çıkardı. Uyumaz bahçe dışına çıkana dek kendisine bir albay ve astsubay eşlik etti.”
Evet, haberi okudunuz, söyleyin bakalım neler hissediyorsunuz?

 

Erbhof [Engin Ardıç]

4 Jun2007
 

Erbhof, Engin Ardıç / Akşam

Onlara da, bize de, Demokrat Parti’nin temelinin “toprak reformuna karşı çıkan toprak ağaları tarafından atıldığı” öğretildi. Adnan Menderes, Emin Sazak, Cavit Oral… Daha sonra devreye Celal Bayar, Refik Koraltan, Fuat Köprülü giriyorlar ve bazı toprak ağaları arka plana düşüyorlar… Hatta Cavit Oral, kısa bir süre sonra tarım bakanı olup adeta saf değiştiriyor! Ya da, beğenmediği kanunu uygularken sulandırıyor, saptırıyor…
OYSA, BU ADAMLAR, ÇİFTÇİYİ TOPRAKLANDIRMA KANUNU’NA KARŞI ÇIKMAKTA HAKLIYDILAR.
Adnan Menderes, 1945 yılı bütçesi dolayısıyla meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada, bu kanun tasarısını “faşist” olarak nitelemişti. Haklıydı.
Çünkü bu tasarı, Hitler Almanyası’nın “Erbhof “ yasasından birebir kopya edilmişti, hani Türk Ceza Kanunu’nun da Mussolini İtalyası’ndan fazlaca etkilendiği gibi!
Hatta bu kanun tasarısının ilk şeklinde, tek partiye bağlı “Çiftçi Ocakları” kurulması bile vardı! Solcu geçinen zibidiler bunu da bilmezler.
Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, köylüyü toprağa bağlayarak “toplumsal hareketliliği önleme” amacına yönelikti. Tıpkı Köy Enstitüleri gibi!… Köylünün şehirlere gelmesi, sınıf değiştirmesi, sanayi işçisine dönüşmesi istenmiyordu. Önce “halk eğitilecek”, sanayileşmeye sonra sıra gelecekti, belki de hiç gelmeyecekti… Demokrasiye geçmekte de hiç acele edilmemeliydi tabii… Belki de sürüncemede bırakılmalı, hiç geçilmemeliydi… Faşist Recep Peker hayranı Özdemir İnce bunu artık açık açık savunmuyor, tıynetini belli etmiyor mu?
Oysa o dönemde köylüye lazım olan, arazi tapusu değil, makineydi.
Bunu Menderes beş yıl sonra, kendisi iktidara gelince başardı, tarıma traktörü soktu. Paşa babanıza kalsaydı Türkiye’de ciddi bir sanayileşme belki de yetmişli yıllara, babanızın vefatına kadar başlayamayacaktı…
Sersem Türk solcuları, faşist toprak yasasını bize ilericilik diye yutturdular!
Toprağı küçük işletmelere bölmek, ufalamak, verimliliğini düşürmek bizim memlekette solculuk sanılıyordu. Eh, ezanı da Türkçe okutuyorlardı ya, bundan iyi solculuk mu olurdu?
Herhalde Lenin ve Stalin gibi adamlar da sağcı oldukları için tarımda “temerküze”, büyük kombinalar kurmaya, daha sonra tarım işletmelerini Kolhoz ve Sovhoz şeklinde dev üniteler halinde birleştirmeye yönelmişlerdi canım…
Solcu geçinenlerimiz bu kadar aptal yaratıklardı işte… Bu aptallığı altmışlı yıllarda ayyuka çıkardılar ve toprak reformu diye ortalığı birbirine katarak o zamanın gençleri olan bizlerin de beyinlerini yıkadılar. Bize, memlekete barajlar kuran, demir çelik işletmeleri açan, inşaat hamlesi başlatan Demirel’e de, otomotiv sanayii kuran, büyük mağazalar açan işadamına da küfür ettirdiler. Toyduk, hamdık, aklımız ermiyordu.
Şimdi de “iktidarı halka bırakmak istemeyen solcuların anayasayı bile hiçe saymaktan utanmadıkları” bir dönem yaşıyoruz. Çapsız basın da bunu sol diye pazarlamaktan utanmıyor.