• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

“60’lı yıllarda 10 bin civarındaki Rum nüfus, bir anda ne oldu da evini, yurdunu, tarlasını, bahçesini terk edip soluğu başka memleketlerde aldı”

27 Dec2009
 

Sabah gazetesinin İş’te İnsan eki yazarı Burçan Güven’in “Gökçeada Rumları ve iki yüzlülük” başlıklı yazısından:

Korkunç hikayeler dolaşıyor kulaktan kulağa… Türkiye’nin Kıbrıs ve Yunanistan ilişkilerinin gerildiği her dönemde, bu adadaki Rumların ağır bedeller ödediğine dair tüyler ürpertici hikayeler bunlar. Örneğin 70’lerin başında sonunda Kıbrıs çıkarmasıyla sonuçlanın gerginlik sürecinde adadaki cezaevi mahkumlarının bir süreliğine (Rum köylerine dehşet saçmak üzere) salıverildiği anlatılıyor. Bu bir – iki günlük süreçte olanlarla ilgili anlatılanlarda ise ne ararsanız var; tecavüz, yağma, cinayet, kundaklama… Bazen adanın Rumlarına kendini sevdirmeyi başarmış bir Türk, hafifçe başıyla işaret ederek birini gösteriyor ve başlıyor anlatmaya: “Bu kadının kızı tecavüze uğramış, bunun evi yanmış içinde çocukları ölmüş, şunun kocasına böyle olmuş” diye.

Yazının devamı »

 

Getir bir tarih, milli olsun! [Sevan Nişanyan]

15 Jun2009
 

Getir bir tarih, milli olsun!, Sevan Nişanyan / Taraf

Bu ülkede 150 sene gecikmeyle de olsa Yeniçeri Ocağını çökertmeyi başarmışlar. Hemen peşinden memleket, tarihin en büyük çağdaşlaşma hamlelerinden birine girmiş, yüzelli senelik gecikmeyi telafi etmeye çalışmış, modern vatandaşlık hukukunun temellerini atmış, medeni ülke olmasına ramak kalmış.

Yazının devamı »

 

Vatan’daki “barış gazeteciliği”ne Vatan okurlarından “tokat gibi” yanıt! [Alper Görmüş]

29 May2009
 

Vatan’daki “barış gazeteciliği”ne Vatan okurlarından “tokat gibi” yanıt!, Alper Görmüş / Taraf

Eleko Papadopulos, İstanbul’da Rumca Embros gazetesini çıkartırken, 1964’te karısı ve 3,5 yaşındaki oğlu ile Atina’ya göç etmiş. 30 yaşındaymış o zaman. Bugün dahi senede birkaç kez İstanbul’a gelip özlem gideren ve Erzurum’da yedek subayken çektirdiği fotoğrafları hâlâ saklayan Papadopulos, gitme kararı öncesindeki boğucu atmosferi şöyle anlatıyor:

Yazının devamı »

 

1908 tarihli bir mektup: Bahçeli ve Baykal için [Ali Bayramoğlu]

28 May2009
 

1908 tarihli bir mektup: Bahçeli ve Baykal için, Ali Bayramoğlu / Yeni Şafak

Ahmed Midhad Efendi’nin, II. Meşrutiyet’in ilanından yaklaşık iki ay sonra, Tercüman-ı Hakikat gazetesinin 17 Eylül 1908 tarihli sayısında çıkan bir yazısı var.

Fazıl Gökçek’in, İletişim Yayınları’ndan çıkan “Osmanlı Kapısında Büyümek – Ahmed Midhad Efendi’nin Hikâye ve Romanlarında Gayrimüslim Osmanlılar” başlıklı kitabında yer alıyor.

Öyle bir yazı ki bu, Ahmed Midhad Efendi, makalesini sanki dün, Başbakan’ın çıkışından sonra kaleme almış.

Şöyle diyor:

Yazının devamı »

 

‘Gâvursuz memleket mi olur?’ [İhsan Dağı]

26 May2009
 

‘Gâvursuz memleket mi olur?’, İhsan Dağı / Zaman

1915 Ermeni tehcirine karşı çıkan Konyalı Gökbudak ailesinin lideri Mustafa Ağa tepkisini bu sözlerle ifade etmiş: ‘Gâvursuz memleket mi olur?’

Çoğulculuğu, farklılıklarla bir arada yaşamayı ve bunu naifçe kanıksamayı daha iyi ifade etmek mümkün mü?

Başbakan’ın Düzce’de yaptığı konuşmayı duyunca bu söz aklıma geldi. Geçikmiş bir özeleştiri niteliğindeki bu konuşmasında bakın ne dedi Başbakan Erdoğan: “Yıllarca bu ülkede bir şeyler yapıldı. Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Bunların üzerinde durarak bir düşünmek lazım. Aklıselim ile bunların üzerinde düşünülmedi. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi. Bu hatalara zaman zaman biz de düştük.”

Yazının devamı »

 

6/7 Eylül olayları [Toktamış Ateş]

12 Feb2009
 

6/7 Eylül olayları, Toktamış Ateş / Bugün

Laleli, Mesihpaşa Caddesi’ndeki evimizden; daha sonra, Koca Ragıp Paşa Caddesi 25 numara olan, Derinkuyu Sokağı 10 numaralı evimize, yeni taşınmıştık. Burası semt olarak, “Koska”dır. Koska, Aksaray’la Beyazıt arasında bir semttir ve bugün, iğrenç bir otel ve alış-veriş merkezine dönüşmüş durumdadır.

Yazının devamı »

 

Azınlıklar gitmeseydi… [Ali Bayramoğlu]

12 Nov2008
 

Azınlıklar gitmeseydi…, Ali Bayramoğlu / Yeni Şafak

2005 yılında yaptığım saha çalışmasında 80’li yaşlarda eski bir İstanbullu şunları söylemişti:
“1955 sayımında İstanbul’un nüfusu 1 milyon 36 bin oldu. O zaman bir milyon nüfusun azınlıklar denilen kesimi önemli bir yekûn tutuyordu. Mesela biz Beyoğlu’na çıkardık hiç Türkçe konuşulmazdı. Omuz vururlardı. Rum ve Yahudi piç kuruları vardı. Piç kurusu derdik biz onlara. Çete halinde dolaşırlardı. Oraya hakimlerdi, bu bir. İkincisi, böyle Türk müessesesi yok gibi bir şeydi, İstanbul’da. Tarihten gelen mesela bezcilik filan gibi basit şeyler, Türklerindi. Kapitülasyonlar tesiriyle her şey onların eline geçmiş. Kaymak tabakaydı onlar. Azınlık gibi değil de sahip gibi davranır, farklı olduklarını belirtirlerdi. Dolayısıyla sempatik değillerdi. Samatya’da filan Yenikapı’da, Balat’ta, komşularıyla iyi geçinirlerdi ama Beyoğlu’na çıktığınız zaman ağırlıkları hissedilirdi…”
Biliyoruz ki, bu sözler ve bu zihniyet hala canlıdır…
Hrant Dink’i aramızdan çekip alan bu zihniyettir.
Ve bu zihniyet 6-7 Eylül’ü bugüne taşımaktadır…
Bu zihniyetin şu ya da bu şekilde yaşıyor olması, iktidarda temsil imkanı bulması hepimiz için talihsizliktir…

 

Cumhuriyet’in amele taburları: Yirmi Kur’a İhtiyatlar [Ayşe Hür]

26 Oct2008
 

Cumhuriyet’in amele taburları: Yirmi Kur’a İhtiyatlar, Ayşe Hür / Taraf

Yıl 1941, günlerden 22 Nisan’dı. O gün Meclis, ateşli tartışmalardan sonra Milli Müdafaa (Savunma) Vekaleti’nin teklifini değerlendirerek, 1312-1329 (1896-1913) doğumlu tüm gayrimüslim erkeklerin Nafıa (Bayındırlık) Vekaleti emrine verilmek üzere askere çağırılmasına karar vermişti. Gerekçe Nazi ordularının Yunanistan’ı işgal edip Türkiye sınırlarına dayanmalarıydı. Hükümet Alman ordusunun bir sonraki hedefinin Türkiye olmasından korkuyordu. Karar gereği, mayıs ayının ilk yarısında 25 ile 42 yaş arasındaki 12 bin civarında gayrimüslim askere alındı. Bu iş gizli tutulduğu için, askere alınacaklar durumu kendilerini teslim almak üzere kapılarına gelen görevlilerden öğrenmişlerdi. Buna daha sonra Türkiye’nin dört bir yanındaki gayrimüslim erkekler de katıldı. Peki, madem tehlike o kadar büyüktü, neden sadece gayrimüslimler askere alınmıştı? Elbette ki hükümet bir işgal durumunda gayrimüslimlerin ‘beşinci kol’ gibi davranacaklarından korkmuştu!

‘GÂVUR ASKERLER’ . Silah verilmeyen, üniforma olarak 1939 Erzincan depreminde Yunanistan’dan yardım olarak gönderilen çöpçü elbiseleri giydirilen bu ‘askerler’ sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen kamplara gönderilmişlerdi. Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırılmışlardı. Ama en kötüsü, ‘gâvur askerler’ diye alay edilmişler, aşağılanmışlardı.

Kasım 1939’da yürürlüğe giren hükümet kararıyla gayrimüslimlere bedel ödemek kaydıyla on sekiz ay yerine altı ay askerlik yapma imkânı verilmesinin anlamı yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Hükümet gayrimüslimleri orduda görmek istemiyordu. Nitekim 1941’de yedek subay sınavlarında hiçbir gayrimüslim genç başarılı olamadı. 20 Kur’a İhtiyatlar ise ‘iç düşman’ paranoyasının zirvesiydi. Kimi gerçek, kimi söylenti pek çok olay yüzünden bu askerler imha edilmek üzere toplandıklarına inanmışlardı. Nasıl inanmasınlar, kazdıkları çukurların başında onlara nezaret eden çavuşları ‘bu çukurlar sizin mezarınız olacak!” diye bağırıyorlardı.

MAREŞALİN HİMMETİYLE Mİ? Yirmi Kur’a İhtiyatlar, 27 Temmuz 1942 günü terhis edildi. İddialara göre onları evlerine geri gönderen ‘İslam dininin en yüksek ahlaki değerlerine göre yaşayan’ Mareşal Fevzi Çakmak’tı. 20 Kur’a İhtiyatlar’a alındığında askerlik görevini daha yeni tamamlamış olan Vitali Hakko bu ikinci terhis kararı karşısında duyduğu tedirginlik dolu sevinci şöyle anlatır: “Bitmeyecek hiçbir şey yoktur. Toplam onsekiz ay süren askerliğim de bir gün sona erdi. Tabii sevindik. Ama üç gün sonra yeniden askere çağrılmayacağımızı kim temin edebilirdi? Hiç kimse! Bizler de böyle yarı sevinçli, yarı tedirgin İstanbul’un yolunu tuttuk.” Vitali Hakko’nun hisleri onu yanıltmamıştı. Sadece üç buçuk ay sonra, 11 Kasım 1942’de ülkedeki gayrimüslimlerin iflahını kesecek olan Varlık Vergisi Kanunu kabul Meclis’te kabul edilecekti…

Kaynak: Rıfat Bali, Bir Türkleştirme Serüveni, (1923-1945) Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, (İletişim, 1999), s. 408-423; a.g.y., Devletin Yahudileri ve ‘Öteki’ Yahudi, (İletişim Yayınları, 2004), s.301-307.

 

Atatürk Sirius’tan mı gelmişti? [Engin Ardıç]

1 Aug2008
 

Atatürk Sirius’tan mı gelmişti?, Engin Ardıç / Sabah

Bilindiği gibi, Türk Ortodoks Patrikhanesi, 1922’de Atatürk tarafından Fener Patrikhanesi’ne “alternatif” olarak Kayseri’de kurduruldu, sonra İstanbul’a, Karaköy’de küçük bir kiliseye taşındı… Demek ki emir ve komuta zinciriyle yoktan kilise örgütü bile yaratılabiliyordu!..
Başına geçen Pavlos Karahisaritis, ortodoks gelenekleri uyarınca Papa Eftim adını aldı, daha sonra da gerçek adını Zeki Erenerol olarak değiştirdi.
Alternatif patrikhaneyi hemen hiçbir ortodoks ciddiye almadı, “Türk” patrikhanesinin cemaat sayısı hiçbir zaman 250’yi geçemedi! Operasyon büyük bir fiyaskoyla sonuçlanmış, Rumlar “transfer” edilememişti…
Daha sonra ilk patriğin büyük oğlu Yiorghios başa geçti (artık Turgut olmuştu), İkinci Eftim yapıldı.
Sonra da küçük oğlu Selçuk, Üçüncü Eftim… Şimdi de Paşa, torunu… (Yanlış anlamayınız, adamın adı Paşa)… İlahiyat eğitimleri yoktu, kutsal bir meclis tarafından seçilmiş değillerdi, “kendi kafalarına göre ortodoksluk ediyorlardı”, Hristiyan dünyasında hiç kimse de onları takmadı.

 

İdeolojinin inadı [Murat Belge]

19 Feb2008
 

İdeolojinin inadı, Murat Belge / Radikal

Sahafları dolaştıkça, bütün dünyaya kin ve nefret kusarak ‘Türk milliyetçiliği’ yapan kitaplara rastlarsınız. Bunları yazanların çoğunun, ötekileri her bakımdan aşan özel bir ‘düşman’ları olmakla birlikte, genel zenofobileri de yerindedir.
İşte, 1967’de ‘Ülkü Matbaası’nda basılmış bir kitap veya risale. Yazanın adı İrfan Kıbrıslıoğlu, kitabın adı Patrikhane Köstebekleri.
Bu ad, bu yazarın özel ilgi alanını ortaya koyuyor. 30 sayfa bir şey, topu topu.
Şöylece başlıyoruz: “Türk iyidir, alicenabtır ve dürüsttür… Türk milleti bugünkü durumuna iyilik ettiği yabancıların nankörlük ve ihaneti yüzünden düşmüştür.” Evet, ana temamız bu. Ortada bir kanıt yok, ama iddiadan geçilmiyor: “Türkiye’deki Rum azınlığı Türk’ün hayatına kastetmiş, yeminli bir nankör topluluğudur. Dışarıda edindiği köklü ortakları ile iktisadi ve ticari gücümüze tamamen hâkim, kanımızı iliklerimize kadar emmektedir.” (s. 5) “Rum azınlığı Türklüğe azmetmiş Yunan gayelerini tahakkuka yardım eden bir yeraltı teşkilatı olarak içimizde tuttukça…” (s. 8) “… Venedik ve Bizans piçleri…” (s. 12)

Rastladıkça alıntılıyorum böyle ‘eser’leri. Belki öylece okuyunca, eksantrik, takıntılı adamların elinden çıkma şeyler gibi görünüyordur. Ama böyle yığınla ve yığınla yayın var. Eksantrik falan denecek gibi değil. Ayrıca, sonuçlara da bakın: şu günlerde esmekte olan ‘zenofobya’ya, onun sonucu olan cinayetlere bakın. Yere göğe koyamadığımız Rauf Denktaş’ın ağzını açıp ‘Rum’ demesiyle dökülenlerle karşılaştırın. ‘Fener, Vatikan olacak!’ vaveylalarını hatırlayın ve bugünlerde Rahşan Ecevit’in Türkiye’de gayrimenkul satın alan yabancılarla ilgili kaygılarını bir düşünün. Varlık Vergisi’ni, 6-7 Eyül’ü şöyle bir aklınızdan geçirin- ‘sırtımızdan zengin olan azınlıklar’ bağlamında hatta daha eski tarihlerde olup bitmiş olaylara doğru da bir uzanın. ‘Vakıflar Kanunu’…
Sonra tekrar düşünün, bu ülkede böyle kitaplar mı eksantrik, yoksa onların saplantılı zihinlerin saplantılı ürünleri olduğunu düşünen bizler miyiz eksantrik olan?