• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

Gene Bizans [Murat Belge]

15 Jan2008
 

Gene Bizans, Murat Belge / Radikal

Osmanlı zamanındaki içler acısı tahribatın yığınla örneğini uzun uzun konuşabiliriz. Değerbilir bir Osmanlı bakışı olsa niye Bergama’yı Berlin’de, Halikarnas’ı Londra’da bulalım.
Ancak, Osmanlı’nın bu körlüğü, modernleşme milliyetçilerinin kasıtlı tahribatından farklıdır. Osmanlı, fethettiği yerin kilisesini kendine cami yapar (bu kısmen ‘fatih’ tavrıdır, ama kısmen de ‘ehl-i kitap sayısının’ sonucudur), sonra da oraya gözü gibi bakar. Vefa Kilise-camiinin şerefesine tavus kabartmasını (içeri bakacak şekilde) koymuştur; çünkü inancına rağmen, o sanat eserini kırmaya kıyamamıştır. Kubbedeki freskoları ise Cumhuriyet’te badanayla kapadık.
Aşık, Atatürk’ün Ayasofya’yı müzeye dönüştürdüğünü söylemiş. Kendini ‘Atatürkçü’ ilan edenlerin pek çoğundan nitelikli ve medeni bir kişi olduğu kimsenin meçhulü değil. Ayasofya’nın müze yapılması kararının ne kadar isabetli bir karar olduğunu her zaman yazmış ve söylemişimdir. Atatürk’ü ben ayrıca İzmir’de yerlerde sürünen bayrağı kaldırmasıyla, ama özellikle de, Çanakkale’de, Anzaklar için söylediği sözlerle hatırlarım. Bunlar da bugünün ‘Atatürkçü’lerinin çok ilerisinde şeyler.
Ne var ki, Cumhuriyet’te olan her şey onun ’emriyle’ olmadı ve ‘Ben milliyetçiyim’ diyen herkes de ayrıca ‘Atatürkçü’ değil- birçok yazımda söylediğim gibi bugünün Türk milliyetçiliği (bu, ‘Atatürkçü’ olduğunu söyleyenlerin birçoğunu da kapsıyor) daha çok İttihat-Terakki etkisi altındadır.
Örneğin Rıza Nur da (Atatürkçü’ değildir, ama BMM hükümetinde Maarif Vekili’dir ve Yunan-Roma ören yerlerini özellikle yıktırdığını kendisi anlatır. Şu da anılarından bir bölüm: Karadeniz’de, Topal Osman’la konuşmasını kendi anlatıyor: ‘Ağa, Pontus’u iyi temizle!’ dedim. ‘Temizliyorum’ dedi ‘Rum köylerinde taş üstünde taş bırakma!’ dedim.
‘Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum’ dedi. ‘Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur, ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler!’ dedim. ‘Sahi öyle yapayım. Bu kadarını akıl edemedim’ dedi.
Bu bir bakan-aynı zamanda milliyetçi. ‘Kimse burada kilise vardı diyemesin…’
Tiyatro vardı, gymnasium vardı, tapınak vardı, diyemesin; ‘Grek’ vardı, ‘Romalı’ vardı, diyemesin. Bu da, bu ülkenin köklü bir milliyetçi tutumudur.

 

Osmanlı çöküşü ve günümüz Kürt sorunu [M. Şükrü Hanioğlu]

22 Nov2007
 

Osmanlı çöküşü ve günümüz Kürt sorunu, M. Şükrü Hanioğlu / Zaman

Müslüman-zimmî ekseninde bir toplum örgütlenmesi, on beş, on altıncı hattâ daha sonraki asırlarda dengenin her iki tarafındakilerce adaletli olarak görülebilmiştir. Aynı dönemde İspanya ve Portekiz’de Yahudi cemaatlerinin başına gelenlere, tüm Avrupa’da dinî azınlıklara yönelik yaygın uygulamalara baktığımızda evlerin yüksekliği, kıyafetlerin rengi, binek hayvanlarının kullanım şekli, ödenen verginin miktarı, kamu hizmetlerinden yararlanma benzeri alanlarda negatif ayrıcalıklar getirmesine karşın dinî cemaatlere kendi hukuklarını uygulama serbestisi tanıyan Osmanlı örgütlenmesi oluştuğu bağlamda fazlasıyla hoşgörülü olarak mütalâa olunabilinirdi. Ancak bu örgütlenmenin 1789 sonrasında süratle bir anakronizm haline geldiği şüphesizdir. Değişen değerler ve beklentiler çerçevesinde kendisine yöneltilen talepleri kavramakta güçlük çeken Osmanlı merkezi, bir yandan da ciddî bir merkezileşme siyaseti uygulamasına başlayınca karşısında bu istemleri milliyetçi, ayrılıkçı kavramlarla donatılan paketler haline getiren marjinal örgütlenmeleri bulmuştu.
Merkezin bu talepleri süreç içerisinde kavradığı ve onlara cevap verdiği doğrudur. Islâhat Fermanı, asrın başında sarı pabuç giyebilmek için fermana ihtiyaç duyan gayrimüslimlerin asrın ikinci yarısında sefir, vali olabildiği bir yapının te’sisi bunun belirgin misâlleridir. Nitekim 1860’larda Ali Suâvî, 1908 sonrasında Derviş Vahdetî benzeri kamuoyu figürleri bir Hıristiyan’ın sadrıâzâm olmasında bile herhangi bir sakınca olmadığını dile getirmişlerdir. Ancak asrın başında Osmanlı düzeninde devrim yaratabilecek bu tür değişikliklere asrın ikinci yarısında “hakkın geç teslimi” olarak neredeyse omuz silkinmiştir. Milliyetçiliğin olağanüstü ivme kazandığı bir dönemde yalın “dinler arası eşitlik” adımı yöneltildiği kitle tarafından gecikmiş olduğu kadar istenilen sonuçlara ulaşmayı sağlayamayacak bir siyaset olarak mütalâa olunmuştur. Aynı şekilde asrın başında değişik Osmanlı anâsırı içinde ciddî sayıda taraftar bulabilecek, askerî sınıfı değil herkesi kapsayan “Osmanlı” üst kimliği asrın ikinci yarısında Müslüman Arnavutlar tarafından dahi bir asimilasyon, üstü kapalı “Türkleştirme” siyasetinin reddedilmesi gerekli aracı olarak yorumlanabilmiştir.

Benzer şekilde 1908 sonrasında, yeni düzende kabul göreceği varsayımıyla merkeze yöneltilen Arnavut kültürel taleplerine (Bilhassa Arnavutça kullanımı ve bu lisanın Arap alfabesi yerine Latin hurufuyla yazılmasına, ki Sadrıâzâm İbrahim Hakkı Paşa’ya göre bu İmparatorluk’tan ayrılmanın ilk adımından başka bir şey değildi.) gösterilen sert tepki, en güzel misâlini Meb’usan’da Müfid Libohova ile Ahmed Rıza Bey arasındaki münakaşada bulan kimlik tartışmaları (Libohova’nın “Arnavutlar” vurgusuna müdahale eden Re’is Ahmed Rıza Bey’in “Arnavutlar yok, Osmanlılar var” sözüne Arnavut meb’usun verdiği “Evet Efendim Arnavutlar Var” cevabı daha sonra milliyetçiler tarafından slogan haline getirilmişti) …
Bu noktadan sonra devlet tarafından verilen tavizler (Kur’an dışında tüm derslerin Arnavutça ve yeni alfabeyle okutulmasına müsaade, çetecileri de kapsayacak genel af, askerlik hizmetinin yeri konusundaki düzenlemeler) ise tatmin ve merkeze yönelik destek sağlama yerine daha da yükseltilen taleplere neden olmuştu. Bir kısmı dahi 1908 yılında tüm Arnavutluk’ta kabul görebilecek ve merkeze yoğun destek sağlayabilecek bu ıslâhata, milliyetçiler tüm Arnavutlar adına 1911-12 yıllarında omuz silkiyorlardı. Nitekim bizzat Sultan’ın Kosova’yı ziyareti gibi bir jeste dahi, daha önce milliyetçiliğe karşı Osmanlılığın kalesi olarak görülen bölgede beklenilen ilgi gösterilmiyordu. Sultan ile beraber Kosova’da kılınacak cuma namazına İpek, Yakova, Prizren ahalisinden kimsenin katılmaması çok değil üç sene evvel Osmanlı sultanına “baba mbret (padişah)” olarak hitap eden bölge ahalisinin ne kadar kısa bir süre içinde milliyetçiler safına geçtiğinin ilginç bir göstergesiydi. Bu açıdan bakıldığında 1912 yılında Balkan Savaşı’nın en zor günlerinde Arnavutluk’un bağımsızlığını ilân eden İsmail Kemal’in, Arnavut milliyetçiliğinin zaferinin aslında, 1908 sonrası İttihad ve Terakki’nin kimlik temelli, her türlü talebi ayrılıkçılık olarak reddeden siyasetleri tarafından hazırlandığını ifade etmesi oldukça yerinde bir tespittir.

 

Taze demokrasi!!! [Ayşe Böhürler]

28 Jul2007
 

Taze demokrasi!!!, Ayşe Böhürler / Yeni Şafak

Türk siyasi tarihinin ilk seçimleri 1877’de yapılır. İlk mecliste 115 mebustan 49’u gayrimüslimlerden oluşur. İlk Osmanlı Parlamentosu etnik kimlikler yönünden Ortadoğu ve Balkanlar mozaiğini çok çarpıcı biçimde yansıtır. Özellikle İstanbul seçimleri pek çok tartışmaya sebep olur. Bunların en önemlisi de Rum milletinden bir Ermeni milletinden üç mebusun seçilmesine olan tepkidir… Rumca gazeteler bu durumu Müslümanların Rumlara karşı gösterdiği güvensizliğe bağlarlar ama yine de sadakatten vazgeçmeyeceklerini beyan ederler.
Her 50 bin erkek vatandaş için bir erkek Osmanlı vatandaşı mebus olarak seçilebilecektir.
1908 seçimleri siyasi gruplar ve partilerin girdiği ilk seçimdir. İttihat Terakki Partisi kazanır.
1912 seçimleri sopalı seçimler olarak tarihe geçer. Partiler arası sokak kavgaları bu seçimlere damgasını vurur. İttihatçılar yine büyük çoğunlukla kazanırlar ancak üç ay sonra Meclis-i Mebusan fesh edilir.
1914 seçimleri Balkan Savaşı nedeniyle geç yapılır. Babıali baskınıyla iktidara gelen İttihat ve Terakki rakipsiz olarak seçimi kazanmıştır. 1. Dünya Savaşı’na bu dönemde girilir. 1918 yılında İttihatçılar iktidardan çekilmek zorunda kalınca Padişah Vahdettin Meclis’i fesheder.
1919 seçimleri Osmanlı döneminde yapılan son seçimdir. Ülkenin çoğunluğu işgal altındayken yapılan bu seçimlere farklı olarak Musevilerin dışındaki azınlıklar katılmamıştır. İki ay kadar açık kalabilen bu meclisin en önemli işlevi Misak-ı Milli’yi kabul etmiş olmasıdır.
İkinci Meşrutiyet dönemindeki parti kavgaları ülkeyi olumsuz etkiler. Bu Milli Mücadele’ye bile yansır. Hürriyet ve İtilafçılar Milli Mücadele’yi İttihatçı bir hareket olarak görüp desteklemezler.
1920 seçimleri M. Kemal Paşa’nın yayınladığı seçim tebliğine dayanarak yapılır. Bu dönemde 66 seçim bölgesinden 252 mebus olağanüstü yetkilerle üç yıl görevde kalır.

 

Azınlıklara ayrımcılık ayıbı [Mehmet Y. Yılmaz]

14 Apr2007
 

Azınlıklara ayrımcılık ayıbı, Mehmet Y. Yılmaz / Hürriyet

“TÜRKÇE alfabedeki harflerin sayısını çoğaltmayı tartışmadan önce 29 harfi doğru kullanmayı öğrenelim” konusunu işlediğim yazımdan sonra bir e-posta aldım.
Mektup, Raffi Hermon’dan geliyordu.
Türkoloji eğitimi görmüş, yurtdışında Doğu dilleri ve uygarlıkları üzerine akademik çalışmalar yapmış bir vatandaşımız Hermon.
Mektubunda Türkçe yazım yanlışlıklarıyla ilgili konulara da değiniyordu ama benim için en ilginç bölüm şuydu: “Bunca eğitime rağmen sadece ve sadece gayrimüslim kökenli bir vatandaş olduğum için ilköğretim okullarında Türkçe, coğrafya, yurttaşlık ve sosyoloji öğretmeni olma hakkım yok.”
Bunu daha önce bilmiyordum. Azınlıklara yönelik ayrımcılığın böylesine ne demeli bilmiyorum.
Ve bu fikrin ilk kimin aklına geldiğini de merak ediyorum.
Çünkü Türkçenin ilk etimolojik sözlüğünün yazarı Vahan Keresteciyan bir Ermeni vatandaşımızdır.
Agop Dilaçar, soyadından da kolayca anlaşılabileceği gibi Türkçenin gelişmesi ve sadeleşmesine kendisini adamış bir Ermeni vatandaşımız.
Geçenlerde Sevan Nişanyan’ın çok ciddi bir çalışma sonunda yayınladığı etimolojik sözlüğünü aldım. Sözlük, “Sözlerin Soyağacı – Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü” adını taşıyor.
Ve Sevan Nişanyan, günün birinde öğretmen olarak çocuklara Türkçe öğretmek istese, bunu yapamayacak, sırf Ermeni olduğu için.
Azınlıklara ayrımcılık ayıbından kurtulmak için daha ne kadar beklememiz gerekecek?

 

Cinayeti gördüm, siz de gördünüz [Eser Karakaş]

22 Jan2007
 

Cinayeti gördüm, siz de gördünüz, Eser Karakaş / Star

1942 senesinde Varlık Vergisi faciası yaşanırken, Başbakan Saraçoğlu ‘Ülkemizde yaşayan gayrimüslimler misafirperverliğimizi suistimal etmesinler’ dedi mi demedi mi?

1955, 6-7 Eylül faciasının Selanik’te kıvılcımını çakan yani Atatürk’ün evine bomba atan kişiyi bizim devlet vali yaptı mı, yapmadı mı?

Hrant Dink’in kendi ifadesi ile Cumhuriyet’in başında sayıları üç yüz bini bulan Ermeni cemaatini bugün aradan geçen onca seneye ve nüfus artışına rağmen yetmiş bine indiren atmosferi biz yarattık mı, yaratmadık mı?

1974 tarihli bir kararında Yargıtay, Anayasa’nın yurttaşlık maddesini fena halde delerek ülkenin Müslüman olmayan yurttaşlarına ‘yabancı’ dedi mi, demedi mi?

Daha çok yeni, 2006 senesinde Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu Rum ve Ermeni vakıflarına ‘yabancı vakıflar’ dedi mi, demedi mi?

Bugün ve yakın geçmişte devlet bürokrasisinde, üniversiteler hariç, çöpçü kadrosundan müsteşarlığa kadar bir tek Müslüman olmayan yurttaşımızıın bulunmamasını sağlayan ortamı ve koşulları bizim devlet oluşturdu mu, oluşturmadı mı?

Kendi yurttaşları arasında din farkını çok açık bir biçimde gözeten, gayrimüslimlere negatif ayrımcılık yapan bu devlet kendine ‘laik devlet’ dedi mi, demedi mi?

Tüm bu gerçeklere rağmen yani Müslüman olmayanlara devlet tarafından negatif ayrımcılık yapıldığı bir ülkede bilinçsiz ve cahil kitleler sokakta ‘Türkiye laiktir, laik kalacak’ diye bağırdı mı, bağırmadı mı?

Atatürk milliyetçisiyiz diyen TSK’da bir Ermeni ya da Rum vatandaş subay (mecburen yedek subaylar hariç) olabildi mi, olamadı mı?

Sözde milli güvenlik belgelerinde Müslüman olmayan vatandaşlarımızı potansiyel tehdit unsuru olarak değerlendirip hedef gösterdik mi, göstermedik mi?
Laiklik ve çağdaşlık konularında mangalda kül bırakmayan CHP, vakıflar yasasında Müslüman olmayan yurttaşlarımız için, sanki bu insanlar rehine imiş gibi ‘karşılıklılık’ istedi mi, istemedi mi?
Yargıtay, bu sefer çok yakın bir tarihte, Hrant’ın yazdığı ve on yaşında bir çocuğun dahi ne anlama geldiğini anladığı bir yazıda, bilirkişi raporuna rağmen suç unsuru buldu mu, bulmadı mı?
Hrant Dink cinayeti sonrası Deniz Baykal (star gazetesi, 21 Ocak 2007) ‘Ne olursa olsun, bu ülke Hrant Dink’i yaşatmalı idi’ dedi mi, demedi mi? (Sayın Baykal umarım, bu ‘ne olursa olsun’ ibaresinin anlamını açıklar).
Bu ülkenin tapu dairelerine Müslüman olmayan yurttaşlarımızın gayrimenkullerine yönelik gizli şerhler kondu mu, konmadı mı?
Ve tüm bu skandallar ‘laik devlet’ kisvesi altında yaşandı mı, yaşanmadı mı?
Sözün özü
Bugün de kalkmış Hrant’ın katili olarak on yedi yaşında, ilköğretim mezunu, işsiz bir garibanı, maşayı tutukluyoruz ve sonra da büyük puntolarla ‘FAİL YAKALANDI’ diyebiliyoruz.