• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

“Korkmayın, artık 1946 seçiminde olduğu gibi sandık başında kulak çekmek üzere hazır bekleyen “bürokrasinin mutemet adamları” bulunmuyor”

18 Ağu2010
 

Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç’ın “Dışa katlayın!” başlıklı yazısından:

Zarflar da artık namussuzca “içi görünür” şekilde yarı saydam yapılmıyorlar çok şükür…

Kimin kime ya da neye oy verdiğini kimse göremez artık.

Görse de kimse kimseden hesap soramaz. O devir geçti.

Korkmayın, artık 1946 seçiminde olduğu gibi sandık başında kulak çekmek üzere hazır bekleyen “bürokrasinin mutemet adamları” bulunmuyor… Oyunu beğenmedikleri zaman “kendine gel, sonra karışmayız ha” diye azarlayamıyorlar vatandaşı…

Size şaka gibi gelir ama bu da yaşanmıştı bu ülkede.

Aklın ve demokrasinin gereği olan “gizli oy, açık sayım” ilkesi geçerli artık.

İsmet Paşa’nın adamlarının en rezil buluşu olan “açık oy, gizli sayım” utanmazlığı çok gerilerde kaldı.

Sabredin, eski Türkiye de çok gerilerde kalacak. Torunlarımız tarih dersinde okuyup şaşacaklar.

 

“Partiler “tetikçi” istihdam ederdi eskiden…”

19 Tem2010
 

Star gazetesi yazarı Ahmet Kekeç’in “Gazeteci öldüren rejim” başlıklı yazısından:

Hasan Fehmi’yi Galata Köprüsü’nde vurdular… Ahmed Samim’i Bahçekapı’da, Nimet Abla Gişesi’nin yakınlarındaki börek fırınının önünde…

Hayır, Kızıl Sultan’ın devr-i istibdadında değil.

Sultan “hal edilmiş”, istibdat rejimi sona ermiş, memlekete “hürriyet” gelmişti.

Yazının devamı »

 

“Hemen öldürülenlerin çoğu erkekti. Kadınlar ve çocuklar güney çöllerine doğru sürülen kafilelerin en büyük bölümünü oluşturuyordu. Bu kafilelere de sürekli saldırılıyor, kadınlar tecavüze uğruyor, çocuklar kaçırılıyordu.”

27 Nis2010
 

Ümit Kardaş’ın, Zaman gazetesinde yayınlanan “İttihatçıların eylemlerini savunmak zorunda mıyız?” başlıklı yazısından:

Ermenilerin 1843-1915 arası Osmanlı yönetimi tarafından uğratıldıkları mezalim (zulümler zinciri) Lemkin’in barbarlık suçu olarak adlandırdığı soykırımı kavramlaştırmasında etkili olmuştur. Lemkin, 1933′te Madrit’te Milletler Cemiyeti’nin düzenlediği uluslararası hukuk konferansında ilk kez “soykırım” kelimesinin öncüsü olan “uluslararası hukuk suçu” kavramını kullanmıştır.

Yazının devamı »

 

“Bu alevler bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren bir yangındır.”

9 Nis2010
 

Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz’ün “Yangının mesajı” başlıklı yazısından:

9 Eylül günü Türk ordusu İzmir’e girer. Atatürk 10 Eylül günü İzmir’e gelir.

Bakalım, İzmir’in kurtuluşundan 4 gün sonra çıkan yangın esnasında, Atatürk’ün bu konu ile nasıl bir ilgisi olmuş:

13 Eylül 1922: Atatürk’ün kalmakta olduğu köşkün balkonundan akşam İzmir yangınını izlerken, yanındaki genç subaylara söyledikleri:

“Çocuklar, bu manzaraya iyi bakın! Bu alevler bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren bir yangındır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılındaki bütün günahları şu ateşle temizlenirken yeni bir Türk devletinin kuruluşu ve Türk milletinin yükselişi de cihana ilan ediliyor.”

14 Eylül 1922: Atatürk’ün, Latife Hanım’ın daveti üzerine Uşşakizade Muammer Bey’in köşküne misafir oluşu. (Atatürk, İzmir’e gelişini takiben 10 ve 11 Eylül gecelerini Karşıyaka’daki Alatini Köşkü’nde, 12 Eylül gecesini ise kendisi için I. Kordon’da hazırlanan bir evde geçirmiş, 13 Eylül gecesi ise İzmir yangını sebebiyle tekrar Karşıyaka’da Alatini Köşkü’nde kalmış, bilahare, davet üzerine, Latife Hanım ailesinin Göztepe’deki köşkünde misafir edilmiştir.)

Evet, bu kadar! Beş gün süren yangınla ilgili başka bir bilgi bulamıyoruz…

Ancak Atatürk’ün genç subaylara balkonda yaptığı konuşma, sadece söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle de bana önemli göründü:

“Böyle güzel bir kentin yanması ne kötü, şunu bir an evvel söndürsek iyi olacak” demiyor.

“Ben ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir; ileri!’ emrini, kül olmuş bir İzmir’i görmek için vermedim. En kısa sürede yangını çıkaranları bulup cezalandırın” demiyor.

Tam tersine yangında olumlu bir yan buluyor: Alevler köhne Osmanlı’nın batışını, yeni Türkiye’nin doğuşunu simgelemektedir.

Formülümüz neydi? Tutuşturan tartışmalı ama söndürmeyen belli.

 

“1909’da 6 nisan da Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin Galata Köprüsü üzerinde kurşunlanarak katledilmesinden bu yana, bugüne kadar [Türkiye'de] sekseni aşkın gazeteci ve yazar öldürüldü”

4 Nis2010
 

Taraf gazetesi yazarı Suzan Samancı’nın “‘Aptal kutusu’ndaki aptal diziler” başlıklı yazısından:

1909’da 6 nisan da Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin Galata Köprüsü üzerinde kurşunlanarak katledilmesinden bu yana, bugüne kadar sekseni aşkın gazeteci ve yazar öldürüldü. 1915 yılında art arda Ermeni gazeteci ve yazarlar öldürülürken 1990-1994 yılları arasında ise 33 gazeteci katledildi. Bu gazetecilerin çoğunun Kürt olması Türkiye’nin nasıl bir yönetimi devir aldığı ve nasıl yönetim uygulandığını apaçık ortaya koyuyor.

 

“Şu an üzerinde Divan Oteli’nin olduğu o bölge, bir zamanlar Ermeni Mezarlığı’ydı”

1 Nis2010
 

Taraf gazetesi yazarı Markar Esayan’ın “Adil hafıza dediğinin Kâbil’e kadar yolu var” başlıklı yazısından:

31 Mart Ayaklanması’nda Taşkışla ve Selimiye’de barikat kuran II. Abdülhamit’in avcı birliği askerlerinin hepsi Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu tarafından öldürülmüştü.

Yazının devamı »

 

“Atatürk’ün, hem de Hitler’in hediyesi olan makam otomobili hurdaya çıkarılıp yıllarca Kadıköy-Bostancı dolmuş seferi yapmıştı”

29 Mar2010
 

Sabah gazetesi yazarı Engin Ardıç’ın “Savarona fetişizmi” başlıklı yazısından:

Avrupa sosyetesinin Savarona’nın kamaralarında kokain çekip çiftleşmesi mubahtı, “elin Arabı çorabı” onu almaya kalkınca Atatürk ilkeleri çiğneniyor…

Yazının devamı »

 

Halifeliğin Kaldırılması ve Halifelik Makamının Kısa Tarihçesi

7 Mar2010
 

Taraf gazetesi yazarı Ayşe Hür’in “Bir zamanlar Halifelik vardı” başlıklı yazısından:

Bundan sonra olaylar hızla gelişecektir. Basında kararın lehine haberler boy gösterince 4 kasımda Tevfik Paşa hükümeti istifa etti. Avrupa ülkelerinde genellikle olumlu karşılanan haber, İslam dünyasında farklı tepkilere yol açtı. Başından beri Milli Mücadele’yi destekleyen Asyalı Müslümanlar Saltanat’ın kaldırılmasını ilk ağızda, Hilafetin özüne dönmesi olarak nitelediler. Örneğin Hindistan’ın ileri gelen Müslüman liderlerinden Emir Ali’nin Londra’da The Times gazetesinde yayınlanan telgrafında Halifelik seçiminde TBMM’nin yerinde karar vereceğine inancını belirtiyordu. Benzer tepkiler Hint Müslümanlarının İngiltere temsilcileri Muhammed Ali ve Şevket Ali tarafından Lloyd George’a iletilmişti. İsmailiye Tarikatının lideri Ağa Han ise durumun bir telgrafla Hintlilere açıklanması gerektiğini söyledi ancak karşı koyacak bir durum olmadığını ekled[i]. Bütün bunların Vahdettin’in cesaretini iyice kırdığını tahmin edebiliriz. Son bir ümitle yaveri vasıtasıyla Ankara’nın İstanbul’daki temsilcisi Refet (Bele) Paşa’ya Mustafa Kemal’le görüşmek istediğini söyleyen Vahdettin’in isteğini yazılı olarak tekrarlaması istenince bir daha girişimde bulunmadığı, Refet Paşa’nın Yıldız Sarayı çevresinde güvenlik çemberini iyice sıklaştırması üzerine de iyice korktuğu sanılır. Birkaç gün sonra İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri Komutanı General Charles Harrington’a “İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere Devlet fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli ahare naklimi talep ederim efendim” şeklinde bir mektup yazan Vahdettin (mektubu Halife-i Müslümin diye imzalamıştı) maiyetindeki dokuz kişi birlikte 17 kasım sabahı saat 6.00’da iki İngiliz Kızılhaç Ambulansı ile önce Tophane rıhtımına, oradan da İngilizlerin HMS Malaya gemisine götürüldü. (İlk durak Malta’ydı ama İngiltere Harp, Deniz ve Sömürge Bakanlığı masraflarını ödememeye başlayınca, eski Mekke Şerifi, yeni Hicaz Kralı Hüseyin’in daveti üzerine Cidde’ye gidecek, bölge halkının ilgisizliğine ve ağır iklim koşullarına dayanamayınca da önce Kıbrıs’a oradan da hayatının sonuna kadar yaşayacağı San Remo’ya taşınacaktı).

Yazının devamı »

 

“[D]üzenin temeklinin Tanzimat’la atıldığını söylemekte beis yok”

7 Mar2010
 

Radikal gazetesi yazarı Avni Özgürel’in “Vesayet kültüründen demokrasiye” başlıklı yazısından:

Genel bir çerçevede bakıldığında düzenin temeklinin Tanzimat’la atıldığını söylemekte beis yok. Tanzimat esas olarak o zamana kadar saltanat makamının kullanageldiği yetkilere sınırlama getirirken devletin bekasını bürokrasiye emanet etme projesiydi. Ve cumhuriyet, laiklik, kuvvetler ayrılığı, milli hâkimiyet, Latin alfabesine geçiş, şapka gibi kavram ve değişiklikler de dahil bugünün Türkiye’sinin karakter çizgilerini oluşturan bütün unsurlar Tanzimat’la, Tanzimat’tan itibaren adım adım gündeme geldi. Tanzimatın önde gelen ismi sadrazam Mustafa Reşid Paşa hakkında ‘Milletin reis-i cumhuru’ diye yazılmış şiirleri, Ali Suavi’nin şapkayla vaiz kürsüsüne çıktığını bilmek, Namık Kemal ve Yeni Osmanlılar’ın ‘milli hakimiyet’ten, Hüseyin Cahit Yalçın’ın Latin alfabesine geçme zaruretinden söz ettiğini hatırlamak bazı şeylere farklı bakmaya imkân verebilir.

Yazının devamı »

 

Mete Tunçay Röportajı (3) [Neşe Düzel / Taraf]

3 Mar2010
 

Neşe Düzel’in Mete Tunçay ile yaptığı Taraf gazetesinde yayınlanan röportajından:

NEŞE DÜZEL: Takrir-i Sükûn Kanunu, Cumhuriyet’te neyin bitişidir ve neyin başlangıcıdır?

METE TUNÇAY: Cumhuriyet’in ilanı o kadar önemli bir şey değildir. 29 Ekim 1923 sembolik olarak tabii önemlidir ama… Cumhuriyet’in ilanının bir hafta öncesiyle bir hafta sonrası arasında hiçbir fark yoktur. Ama Takrir-i Sükûn’un üç gün öncesiyle üç gün sonrası arasında dehşet bir fark vardır.

Yazının devamı »