Zaman gazetesinde bir köşe gözüme çarptı. Nurettin Özdoğan adında sempatik görünümlü biri yazıyor. (Görünüş itibariyle Stephen King’in gençliğini de andırmıyor değil.)
Yazıda kimya formüllerinin kolay ezberlenmesi için uydurulmuş cümlelere örnekler veriliyor. Mesela yazıda periyodik tablonun en sağındaki sütunda yer alan soygazların, “Hergele Necip arsız karısını kesip rendeledi” cümlesiyle anımsandığı belirtiliyor. Bize zamanında söz konusu hergelenin adının Necip değil, Necati olduğunu söylemişlerdi, ama çok da önemli değil tabii. Bir de 1A grubu elementleri için, “Haydarpaşa Lisesi’nin namlı kimyacısı Rabia’nın cesetini fırlattılar” ifadesi vardı mesela. Yazıda buna değinilmemiş. 2A grubu elementleri için de bir cümle vardı, ama şu anda hatırlayamıyorum.
Bütün bunlardan anlaşılabileceği üzere, ben lisede Fen bölümü öğrencisiydim. Öğretmenlerimiz bize, “Anadolu Lisesi öğrencisine sözelci olmak yakışmaz” demişlerdi, bizler de inanmıştık. Metin ezberlemektense formül ezberlemeyi (ya da ezberletmeyi) daha muteber buluyorlardı herhalde…
Bir de şimdi aklıma geldi… Lise yıllarında okuduğum Isaac Asimov kitaplarının etkisiyle, üniversitede herhangi bir Fen-Edebiyat fakültesine gidip bilim adamı olmak, hayatımı Asimov’un yansıttığı türden bir dünyanın içinde geçirmek gibi bir düşüncem de olmuştu bir ara. Ancak bu fikrimi paylaştığım (ya da sorulunca istemeden de olsa paylaşmak zorunda kaldığım) herkes, her nasılsa, bunun çok yanlış bir karar olduğuna son derece emindi; ve de, istisnasız hepsi, bu düşüncemi duyar duymaz el birliği etmişçesine beni bu kararımdan caydırmaya çalışmıştı. Nedense herkes mühendis olmam gerektiği konusunda hemfikirdi. Mühendisliğin alanı da çok önemli değildi onlar için, anlayabildiğim kadarıyla. Geleceğim adına çizdikleri tablo da, (üç aşağı beş yukarı) mühendisliğin üzerine (tercihen yurt dışında) bir işletme yüksek lisansı yapıp bir fabrikaya “kapağı atmak” yönünde şekilleniyordu.
Bunun ne denli korkunç bir tavsiye olduğunu bugün çok net bir şekilde görebiliyorum. Hatta bugün hala aynı şablonun içinde yetiştirilen yüzbinlerce insan için çok üzüldüğümü dahi söyleyebilirim. Ama o günlerde henüz neyin ne olduğunun pek farkında değildim. Yine de, küçüklüğümden beri neredeyse hiçbir zaman (ikna olmadığım müddetçe) büyüklerimi dinlemedim ve her zaman kendi doğru bildiğimi yaptım. Ve onca atasözünün ve diğer sözde bilgeliklerin telkin ettiklerinin aksine, bu şekilde davranmanın bugüne kadar uzun vadede hiçbir zararını görmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim.
Her neyse… Konuya geri dönmem ve şunu söylemem gerekli:
Aslında yukarıda atıfta bulunduğum köşe yazısında benim asıl takıldığım nokta, P.V = n.R.T formülünün “Paran varsa ne rahat” cümlesiyle ezberlendiğinin söylenmiş olmasıydı. Ben böyle bir açılımı daha önce hiç duymamıştım. Bizim versiyonumuz çok daha farklı ve komikti. Ama Zaman gazetesinin çiçeği burnunda yazarını da anlamıyor değilim tabii. Benim de adım Nurettin olsa, herhalde ben de yazımda o cümleyi o şekliyle alıntılamak istemezdim. Hele hele başlığa çekmeyi, aklımdan bile geçirmezdim. Ama ne yalan söyleyeyim, ismi Nurettin olan birinin P.V = n.R.T formülü ile alakalı bir yazı yazdığına şahit olmak dahi başlı başına epey ilginç ve keyifli oldu doğrusu.





