• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
  • Featured Post Image
 
 

Türkiye Notları (Mayıs 2008)

12 May2008
 

Gözlemler

– Artık geceleri köprüyü (farklı renklerle) ışıklandırmaya başlamışlar. Güzel de olmuş.

– İstanbul’da ve diğer büyük şehirlerde köşe bucak Starbucks dolmuş. Bizim evin 100 metre ötesine bile açmışlar bir tane. Dahası, bu şubenin sağında solunda bir sürü kafe var. Ama gece yarısına doğru bile Starbucks neredeyse tamamen dolu. (Bkz.: Aşağılık duygusu, ezik kültür.)

– İstanbul’da şu profile uyan çok sayıda adam dikkatimi çekti: Siyah pantolon, siyah ceket, beyaz gömlek (kravat yok), sıfır ya da iki numara saç traşı, elde bond çanta. Bu yeni bir moda mıdır? Yoksa Kurtlar Vadisi’nde falan böyle bir karakter mi var?

– Ankesörlü telefonlar (yine) değişmiş.

– Araba kalitesi müthiş artmış. Doğan görünümlü şahinler ya da Renault 9 Broadway’ler tarih olmak üzere. Her yerde Toyotalar, Volks Wagen’ler, Audi’ler var. Kiminle konuşsam “Dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz” diye ağlıyor, ama sokaklarda arabalar vızır vızır geziyor. Metro olmasa, gündüz vakti İstanbul’da arabayla seyahat tam bir işkence.

– “Kadınlara dizi, erkeklere futbol” argümanı için Türkiye çok sağlam bir uygulama sahası olmuş. Çevremdeki hemen herkes en az dört beş dizi takip ediyor. Görebildiğim kadarıyla, ‘Hatırla Sevgili’ gibi uyandırıcı ya da hafıza canlandırıcı bir iki küçük örnek dışında bu tür dizilerin tamamı aldatan eşler, tuhaf kaprisler ya da dengesiz hayatlar üzerine kurulu. İçlerinde akrabalarım da bulunuyor olsa da, bu tür dizilere müptela olan insanların hayat kaliteleri hakkında iyi şeyler düşünmüyorum.

– “Muffin” gibi İngilizce kelimeler günlük hayat içerisinde çok daha fazla kullanılır olmuş.

– İstanbul’da çekik gözlü insanlar gördüm. Önceden bir günde birden fazla çekik gözlü insan gördüğümü hatırlamıyorum. Ya İstanbul gerçek bir metropol olmaya doğru gidiyor, ya da işin içinde benim bilmediğim bir şeyler var.

– Raylı sistem epey genişlemiş. Havaalanından (Aksaray aktarmasıyla) Kabataş’a, oradan da “Funiküler” dendiğini öğrendiğim, Tünel’deki vagon gibi git-gel yapan raylı sistem aracı ile Taksim’e, Taksim’den de bir diğer aktarmayla 4. Levent’e kadar gitmek mümkün hale gelmiş. Bundan sonra Aksaray’ı Taksim’e bağlayıp bütün bu aktarmalara da gerek bırakmazlarsa şahane olur.

– Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi Cevahir nihayet açılmış. Gittim baktım. Nautilus’ün az azmanı gibi bir şey.

– Evlenme/Evlendirme programları almış yürümüş. Epey de izleniyor sanırım. Katılımcıların profili hakkında birinci elden tecrübe edinme imkanım da oldu. Şehirlerarası bir otobüste önümde oturan biri kimbilir hangi kanalda böyle bir programa katılmış. Sürekli cep telefonuyla birilerini arayıp aynı detayları sırasıyla tekrar ettiği için benimle birlikte çevredeki herkes işlerin nasıl yürüdüğünü ister istemez az çok öğrenmiş oldu. Programdan sonra çocukla konuşmuşlarmış, çocuk 600 milyon maaş alıyormuş, 1 alsa daha iyi olurmuş, 600 azmış. Hem arkadaşları alt yazılardan görmüşler, dört kişi daha onu beğenmiş, irtibata geçmek istiyorlarmış, hatta biri İzmit’te doktormuş falan filan… Lafa gelince “Paranın ne önemi var, mühim olan insanlık” nutukları döktürmekten hiç geri kalmayan ve başta Batı ülkeleri olmak üzere dünyanın geri kalanını bu konuda sürekli eleştiren bir milletin dünyanın belki de en maddiyatçı toplumu haline geldiğinin acaba kaç kişi farkında?

Kişisel Tecrübeler

– Türkiye’ye uzun bir süredir uğramamışsam, geldiğimde ilk dikkatimi çeken şey uğultunun lisanının değişmesi oluyor. Kalabalık bir yerde onca insan konuşmaktayken aradan hiçbir kelimeyi seçmek mümkün olmasa dahi, İngilizce ve Türkçe uğultular kendilerine has farklı tınılara sahipler.

– Yolda, otobüste, metroda, insanlar (ve çoğu zaman gençler) birbirleriyle epey laubali bir şekilde iletişim kuruyorlar. Uzun süredir duyulmamış yarı külhani bir “O’lum” ifadesi bu nedenle dikkat çekici olabiliyor. Bir de askerlikten bu yana duymadığım bazı kelimeler var ki, onlara hiç değinmesem herhalde daha iyi olur.

– Türkiye’de bulunduğum süre boyunca, internette bulunmayan Taraf ve Vakit gazetelerini her gün bayiden aldım. Vakit gazetesini umuma açık yerlerde okuduğumda, kimi insanların beni inceden süzdüklerine, kimilerinin ise sanki bir şey söylemek istermiş gibi bakmakta olduklarına şahit oldum. Herhalde ya ilk defa Vakit okuyan birine şahit oluyorlardı, ya da gazete ile benim aramda bir uyumsuzluk sezdiler. (Her iki durumda da bkz.: Kendi işiyle değil başkalarıyla uğraşan ve haddini bilmeyen rahatsız insan tipi.)

– Banyo dolabını açıp iki yıldır kullanılmamış traş köpüğüne uzanıp da bilmem kaçıncı kez, “Acaba bozulmuş mudur?” diye düşünmek ilginç oluyor. Ancak tecrübeyle sabittir, bunlara çok ama çok uzun bir süre hiçbir şey olmuyor.

– İnsan bir zamanlar sıklıkla gittiği bir restorana uğrayıp da en son birkaç yıl önce (ve ondan önce de yine birkaç yıl önce, ve ondan önce de yine birkaç yıl önce) oturduğu masada bir şeyler yiyince, son 20 yıldır hızla değişmekte olan bu ülkede bazı şeylerin yine de aynı kalabildiğini görüp mutlu olabiliyor.

– Türkiye’de geçirdiğim zamanın ortalarına doğru YouTube’u yine kapattılar. Bu nedenle RSS adreslerine abone olduğum kimi yayınların paylaştıkları YouTube videolarını geri dönene kadar izleyemedim. Önceden YouTube kapatıldığında en azından bazı çevreler kıyameti koparıyorlardı. Şimdilerde YouTube sürekli açılıp kapanan bir site haline gelince herhalde bu durum iyice kanıksanmış.

– Bir akşam vakti Üsküdar’da yürürken meydana yakın bir yerde kızıl tüylü bir sokak kedisi gördüm. Çöplerin arasında yiyecek bir şeyler arayan bu kedi, uzun zamandır gördüğüm ilk sokak kedisiydi. Yağmurun da etkisiyle kirli tüyleri üzerine yapışmış bir vaziyette oralarda geziniyordu. Daha önceden bana son derece sıradan gelecek olan bu görüntü beni çok rahatsız etti. Zira artık kedileri mimiklerinden anatomilerine dek pek çok konuda daha iyi tanıyorum. Bu nedenle de, (sözgelimi) sokaktaki bir kedinin temizlenip tarandığında nasıl görüneceğini önceden bilebiliyorum. Hepsinden önemlisi, kimi insanların bu gibi durumlara kayıtsız kalırken kimi diğerlerinin nasıl olup da sokaktaki onca kediyi evlerine götürebildiklerini artık anlayabiliyorum. Bu son Türkiye gezisinde öğrendiğim en önemli şey de herhalde budur. Çünkü gelişim denen şey, insanın bakış açılarını çoğaltabilme yeteneğiyle doğru orantılıdır.