• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Cumhuriyet ve Namus

6 Mar2011
 

[6 Mart 2011 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması adlı kitabında medeniyet ithali konusuna da değinir. Kitabın içerisindeki 16 sayfalık bir bölüm, medeniyet ithaline kalkışan siyasi liderlerin başarısızlığa mahkum olduklarını vurgular. Huntington’ın, Türkiye’yi merkeze alan analizinden sonra söyledikleri epey çarpıcıdır:

“Eğer Batılı olmayan toplumlar modernleşmek istiyorlarsa, bunu Batılılar gibi değil, tıpkı Japonya gibi, kendi yöntemleriyle, kendi gelenek, kurum ve değerlerini kullanarak ve geliştirerek başarmak zorundalar. / Toplumlarının kültürlerini temelden yeniden şekillendirebileceklerini düşünebilecek denli kibirle dolu siyasi liderlerin başarısızlığa uğrayacak olmaları mukadderdir. Böyle liderler, Batı kültürünün kimi öğelerini tanıtabilseler bile, mevcut kültürün temel öğelerini ortadan kaldırmaya ya da sonsuza dek bastırmaya güç yetiremezler. … Siyasi liderler tarih yapabilirler, ama tarihten kaçamazlar. Kararsız/bölünmüş ülkeler ortaya çıkarırlar, Batılı toplumlar yaratamazlar. Kalıcı olan ve tabiat haline gelen kültürel bir şizofreni ile ülkelerini malul ederler.”1

Huntington’a göre, Türkiye kültürel bir şizofreni ile maluldür ve bu şizofreninin sorumlusu (Deli Petro’ya benzettiği) Mustafa Kemal’dir. Devlet eliyle gerçekleştirilen ve ciddi bir travmaya neden olan medeniyet dayatması sonucunda, toplum, kültürel anlamda iki arada bir derede kalmıştır.

Arada Kalmış Bir Toplum

Bu arada kalma durumunun izleri, geçtiğimiz günlerde, ilahiyat profesörü Orhan Çeker’in dekolte ile taciz arasında nedensellik kurmasına gösterilen kimi tepkilerde de son derece belirgindi. Zira, Orhan Çeker’e isminin baş harfleriyle (O.Ç.) atıfta bulunmak suretiyle tepkilerini dile getiren bazı kimseler, bir yandan kadın haklarını savunurken, diğer yandan da bunu erkek-egemen kültürün en anlamsız küfürlerinden biri ile yapıyor olmaktaki ironinin farkında değil gibiydiler.

Kimi diğerleri ise, dekolte karşısında tahrik olmayı ilkellik ya da asosyallik gibi olumsuz vasıflarla ilişkilendirdiler. Cinselliğin insan doğasındaki yerini reddeden bu yaklaşıma göre, medeni bir insan öyle dekolteden falan asla tahrik olmazdı! Böyle şeylerden olsa olsa bazı gericiler etkilenirdi! Zira medeni dediğin insan, (tıpkı dinsel duyguları gibi) cinsel duygularını da dört duvar arasına girmeden asla hissetmezdi!

Türkiyeli Laiklerin Bastırılmış Cinselliği

Tahrik olmayı kötücülleştirme, Batı kültürü (dekolte) ile ataerkillik (namus) arasında kalmış olmanın sonuçlarından bir diğeri. Namus, Yunanca’daki “nomos” (kanun) kelimesinden Arapça’ya geçmiş olan bir ifade. Arapça’da, “gizlemek” anlamındaki “namasa” ifadesiyle aynı kökten gelen bu kavram, kadınlar söz konusu olduğunda “kadınların gizlenmesi, saklanması” ekseninde imalar içerir.

Namus ve şeref üzerine yemin etmenin çıkış noktası da budur. Böyle bir yemin, kadınların, ailelerindeki erkeklerin namusu oldukları varsayımına dayanır. Dolayısıyla, namusu üzerine yemin eden bir kişi, yabancı kimselerden saklamak ve korumakla yükümlü olduğu kadınların mahremiyeti gibi hassas bir konudan hareketle şerefini ortaya koymaktadır. Zira ailesindeki kadınlardan birinin namusunun kirlenmesi, kişinin şerefinin de lekelenmesi anlamına gelecektir.

Cumhuriyet, dayattığı yeni hayat tarzını işte böyle bir altyapı üzerine kurdu. Bu hayat tarzında merkezi bir öneme sahip olan örtünmemek, Batılılar gibi giyinmek, balolara katılmak ve dansetmek gibi pratikler, bunlara emrivaki ile uyum gösteren dönemin CHP’li erkeklerini son derece rahatsız eden kimi yönlere sahipti: Kadınlar ecnebiler gibi giyinince, onların kollarına, omuzlarına, açık yakalarına bakan erkekler tahrik olmayacaklar mıydı? Hiçbir erkek böyle bir şeye rıza gösteremeyeceğine göre, ecnebiler bu konuyu da çoktan aşmış olmalılardı! Demek ki onlar kamusal alanda zinhar tahrik falan olmuyordu! Demek ki problem yine bizdeydi… O halde, tahrik olmak kötü bir şeydi ve bu gibi ilkel duyguları bastırmak gerekliydi!

“My Will is Good”

Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı kitabında naklettikleri, medeniyet ithalinin mimarı Mustafa Kemal’in de benzeri ikilemler yaşadığını ortaya koyar:

“Kadın anlayışında pek garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların tırnaklarını boyamasını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denebilir ki harem eğiliminde idi. … Medeni kanunla Türk kadınına garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde, bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi. Devrimlerin büyük ve eşsiz kahramanı, kendi koyduğu kanunun sonuçları ile karşılaşmak lazım gelince: ‘- Bize göre değil ha çocuklar…’ derdi.”2

Medeniyet ithali kolay iş değil… Zira Türkiyeli laikler takriben 80 yıldır örtünmüyor; örtünen ve örtünmeyen dindarlar ise artık büyük ölçüde bu işi bir namus meselesi olarak görmüyorlar. Diğer yandan, hala namus ve şeref üzerine edilen yeminleri hiçbirimiz yadırgamıyoruz. Çünkü kendimize itiraf edemesek de, aslında 80 senedir ciddi bir şizofreni yaşıyoruz. Huzursuzuz. Ve öyle görünüyor ki, bu şizofreniden kurtulmadan huzur bulamayacağız.

Ancak iyileştiğimizde, ilk fark ettiğimiz şeylerden biri, sevdalandığımız bir hayalin sihiriyle gerçeklikten ne kadar uzaklaştığımız olacak.

“I’m so horny / But that’s okay / My will is good” (Nirvana)

1 Huntington, Samuel P. 1996. The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order. New York: Simon & Schuster. 154.

2 Atay, Falih Rıfkı. 1961. Çankaya: Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar. İstanbul: Pozitif Yayınları. 448.

13

Okuyucu Yorumları

 

Mehmet says:

March 7, 2011 at 12:19 am

Öyleyse en kısa zaman Hungtinton’ın ilacını da almanızı tavsiye ediyorum. İlginçtir ki medeniyetler çatışmasının kimin paranoyalarını beslemeye ve hangi güç odaklarının yaptıklarını olumlu göstermeye çalıştığını görememişsiniz.

Yabancıların Türkiye’ye elbise dikmeleri ya da başka ülkelere şu çarpık “muhafazakar demokrasi”si ile örnek olmasını dilemeleri siz ve başkaları tarafından alayla değil; doktordan reçete alan bir hasta anlayışı ile karşılanıyor.

Bu da yeni değil; varolanı yükseltmeye çalışmanın cumhuriyetten önce denendiğinden haberi olmayan “aydın”ların ortada olması da.

İttihat ve Terakki’nin yeniliği savunan başlarının kadınlar konusunda muhafazakar olduğu bir ülkede Kemal Atatürk’ün bu konuda kişisel görüş olarak muhafazakar kalması kadın hakları konusundaki iyileştirici tavrını küçültür mü? Hayır.

Tümevarım için daha sağlam örneklerle gelmenizi umuyorum.

 
 

Serdar Kaya says:

March 8, 2011 at 3:50 am

Mehmet:

http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=22452811

 
 

rüştü hacıoğlu says:

March 8, 2011 at 2:04 am

Zaman zaman çarpıcı yazılarla karşılaşırız. Konu zihnimizde ne kadar çarpıtılmışsa, düze çıkış yolu da o kadar “çarpıcı” görünür göze…

 
 

fc says:

March 8, 2011 at 3:21 pm

Ben İngiltere’de 7 sene kaldıktan sonra Türkiye’ye dönüşümde en çok dikkatimi çeken ve beni rahatsız eden bir konuya değinmişsiniz. Laik Türk insanı gerçekten özellikle genel ortalamadan daha açık ve dekolte giyinen bayanlara bakarak tahrik olmanın eğitimsizlere has bir özellik olduğuna inandırılmış. Batılılık, erkeğın kadına karşı hislerinin sadece yatak odasında ortaya çıkması olarak algılanmış. Halbuki Avrupa erkeği de aynı.

 
 

bilge says:

March 11, 2011 at 7:51 pm

Sanıyorum ismi geçen profesörün tepki almasındaki en büyük neden dekolte karşısında tahrik olunabilir düşüncesinden ziyade bu tahrik oluşu tecavüz için yeterli koşul olarak görmesindendir.

Tahrik olmanın eğitimli olmakla bir alakası yoktur tabii ki. Fakat sorun, bu tahrik karşısında erkeğin nasıl davrandığıdır. Toplumumuz erkeğiyle bahsi geçen Avrupai erkekler arasındaki fark da burada yatmaktadır. Pippa Bacca olayı göstermektedir ki, ülkemizde bu tahrik olmanın sonuçları insanlık dışıdır.

 
 

rüştü hacıoğlu says:

March 12, 2011 at 11:05 am

“…Toplumumuz erkeğiyle bahsi geçen Avrupai erkekler arasındaki fark da burada yatmaktadır. Pippa Bacca olayı göstermektedir ki, ülkemizde bu tahrik olmanın sonuçları insanlık dışıdır…”

Tecavüzü bir istatistik konusuna indirgemek niyetinde değilim; lakin, yukarıdaki önermeden yola çıkılarak yapılmış genellemeye ulaşmak için ‘avrupai’lerin tecavüz istatistikleri ile ‘turco’larınkileri karşılaştırmak gerektiği kanaatindeyim.

 
 

bilge says:

March 12, 2011 at 4:07 pm

Aslen yazmış olduğum yorumda ne bir genellemeye gitmeye ne de istatistiki verilere ulaşma gibi bir çabam vardı. Yazının kendisine bir gönderme yapmak istemiştim sadece, çok da masum olmadığımız konusunda.

İstatistiki verilere ulaşmak istemişsiniz ya belki yardımcı olur niyetiyle başka bir yazı linki vermek istiyorum. Umarım bir sorun çıkmaz.
http://www.derindusunce.org/2011/02/18/fatmagul%E2%80%99un-sucu-ne/

 
 

fc says:

March 14, 2011 at 6:50 pm

Sn Bilge,

Benim vermek istediğim cevabı zaten Sn Rüştü vermiş. ABD ve avrupada tecavüz oranlarının TC’den daha az olduğunu zannetmiyorum. Hatta ve hatta, AB ve ABD’de tecavüzün TC’ye nazaran çok daha yüksek olduğunu gösteren bır istatistik görürsem hiç şaşırmam. Bu profesörün söyledikleri ile alakası yok benim söylediklerimin. Amacım bu profesörü haklı göstermek değil, ama çok açık ve net bir şekilde TC’de dekolte giyim nedenli tecavüzlerin Batıya nazaran daha yüksek olduğunu iddia etmek ne denli doğru bir varsayım olur acaba? Ben emin değilim.

Fakat sizinle İngiltere’de bir mahkeme kararının nasıl verildiği bilgisini paylaşabilirim. 1980 yılında gece iki sularında diskodan yarı sarhoş çıkan bir kız discoda tanıştığı bir yarım sarhoş bir erkeğin kendisini arabayla evine götürme teklifini kabul etmiş, ve arabaya binmişler. Çocuk kızın evi yerine arabayı karanlık bir parka sürüp kıza tecavüz etmiş ve olay makhkemeye intikal etmiş. Çocuk tecavüzü kabul etmemiş ve kızın kendi isteğiyle olduğunu iddia etmiş. Yerel mahkeme gecenin o saatinde sarhoş olarak başkasının arabasına binen bir kızın, erkeğe sevişmek istediği intibaasını verebileceğini söyleyip delil yetersizliğinden (ya erkeğe ya da kadına inanılacak çünkü başka gören yok) erkeği beraat ettirmiş. Tabii ki daha yüksek bir mahkeme bu kararı bozmuş olabilir, bunu takip etmedim.

Söylemek istediğim 1980’li yıllarda bir İngiliz yargıç bile gece başkasının arabasına binmeyi tecavüz için bir tahrikiyet yaratma nedeni olarak görebilmiş.

 
 

Mehmet says:

March 21, 2011 at 12:43 pm

Verdiğiniz cevap nedir? Samuel Huntington’ı eleştirenlerin kitaplarını okumadığı ön kabulü mü? Cevap yazmış olduğunuz mecrada eleştiri yazanların hepsi mi okumamış?

Sonra da ad hominem’den bahsetmeniz güzel bir nokta.

Bir insanın yazdıklarını fikir olarak okuduktan sonra kendi dünyasındaki haklılık temelini nasıl kurduğundan bahsetmek ad hominem oluyor da; insanların bu yazarı anlamadığından bu kadar emin bir karşı söylem olarak kurmak nedir?

Şaşırmıyorum. Sonuçta CHP döneminde hristiyanlığın daha iyi olacağına dair söylemler bulunduğundan bahsetmiştiniz.

Daha önceki Osmanlı’nın okumuş sınıflarındaki “Biz niye geriyiz?” sorusuna İslam’dan olabilir mi sorusunun sorulmasını farketmemeniz de güzel.

“Samuel Huntington’ı anlamamışlar yoksa çok iyi bir siyasetbilimcidir” bir karşı söylem değil.

Aynı Taraf’ta yayımlanan Mustafa Kemal’le ilgili söyleşilerde Mustafa Kemal’in liberalizmden haberdar olmaması gibi – daha eleştirdiğiniz insanın bu konudaki konuşmalarını okumamışsınız ve anlamamışsınız – kıymeti belli söylemlerin eleştiri olmaması gibi.

Son paragrafın nedenini Ekşi Sözlük’te verdiğiniz baştan savma cevaba yorabilirsiniz.

 
 

Serdar Kaya says:

March 21, 2011 at 1:06 pm

Ekşi Sözlük’te size cevap yazmadım. Yazdığım bir Ekşi Sözlük girdisini buradan linkledim. (Oraya ad hominem linkini eklemem ise, aradan günler geçtikten sonra oldu.)

O linkin spesifik olarak size değil, yazıyı gazetede görerek bana email yolu ile Huntington merkezli argümanlar iletenler de dahil olmak üzere herkeseydi. Çünkü bugüne kadar Huntington’dan alıntı yapıp da, düşüncelere odaklanmayan ad hominem argüman işitmemek pek mümkün olmadı. Ama burada sadece siz olduğunuz için başa sizin adınızı koymuşum. Benim hatam. Sadece link vermekle yetinmem gerekirdi.

Son söylediklerinizle ilgili olarak:

(1) Evet, Tek Parti Dönemi’nde hıristiyanlığa geçişi ciddi ciddi savunanlar olmuştu. Ama buradaki bağlam, hangi dinin daha “ilerici” olduğu değil, bir otoritenin insanların hangi dine inanacaklarını tek taraflı olarak belirleme hakkını kendinde görmesi ve bunun tartışmasını yapabilmesidir.

(2) Taraf’a verdiğim röportajda “Mustafa Kemal liberalizmden haberdar değidir” mi demişim? Hiç sanmıyorum öyle bir şey söylediğimi.

(3) Mustafa Kemal’in her konuda olumlu ve olumsuz fikir beyan eden düşüncelerini bulabilmek mümkündür. Çünkü askerken de, siyasete geçtikten sonra da, duruma, şartlara göre konuşmuştur. Bu nedenle, sözlerine değil, yaptığı işlere bakmak daha sağlıklı fikir verir. Şurada bu konuya daha önce değinmiştim: http://derinsular.com/kemalizm-1-kemalizm-nedir/

 
 

Mehmet says:

March 21, 2011 at 5:25 pm

Tek parti döneminde birçok görüşten insan vardı. Bu yeni bilinen birşey değil. Hristiyanlık daha iyi mi sorusu da tek parti döneminden önce de sorulan bir soruymuş. Benim pek umurumda değil. Öyle ya da böyle. Ancak bunu siz önemli bulduğunuza göre yazmakta fayda var.

Taraf Rektörü olduğunuzdan genel bir karşı cevaba genel bir karşı cevap vermiştim. Sizin Mustafa Kemal’le ilgili öyle bir şey söylediğinizi iddia etmedim. Taraf’ta çıkan bir söylemi örnek verdim.

Mustafa Kemal liberalizmi beğeniyordu demedim. Mustafa Kemal’in liberalizmden haberdar olmadığı düşüncesinin saçma bir Taraf söylemi olarak belirttim.

“Mustafa Kemal’in söylediklerine değil,yaptıklarına bakalım” bir cevap olarak gözükmüyor burada.

Dahası bir “laik” tanımlanıp ötekileştirilebilecek bir kesimden insana cinselliğinizi bastırmışsınız gibi başlıkla gelmenizi de üzüntüyle karşılıyorum.

Gerçi şizofreni gibi bir itham ve teşhisten sonra ne beklenebilir ki?

Bu görüşünüzü daha iyi temellendirmeniz gerekli. Yoksa hakaretten öteye gitmiyor.

 
 

Serdar Kaya says:

March 21, 2011 at 5:48 pm

Taraf Üniversitesi Rektörü olmak elbette bir espriden ibaret. Kaldı ki ben gazetenin mutfağında olan biri değilim. Sadece yazı gönderiyorum.

Sözünü ettiğiniz yazıda (ve diğerlerinde) herhangi bir hakaret ya da analitik yetersizlik yok. Ancak bu elbette söz konusu yazılar eleştirilemez demek de değil. Şayet bir itirazınız varsa, siz de alternatif düşüncenizi açıklayan bir yazı yazıp gazetelerin yorum sayfalarına gönderebilir ya da ücretsiz olarak açabileceğiniz herhangi bir blogda kendiniz yayınlayabilirsiniz.

 
 

fc says:

March 22, 2011 at 12:39 pm

Serdar Bey kendisinin de katıldığı Huntington’dan bir alıntı yaparak bu alıntı konusunun TC’deki halleri konusunda yorumda bulundu. Ben yazıda hiçbir hakaret göremedim.

Ancak Mehmet Bey’in yorumlarında kullandığı sert eleştirel üslubun zaman zaman hakaret dozuna ulaştığı söylenebilir. Fakat Serdar Bey’in yazı ve yorumlarında tarafsız bir okurun hakaret görmesi veya hissetmesi mümkün değil.

Karşıt fikirler hakaret olarak mı algılanmış acaba?

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.