• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Değişim Talebi, İslami Kesim ve Sonu Gelen Apolitik Dönem

8 Haz2008
 

Son birkaç yıl içerisinde önce ordunun siyasete müdahaleleri, ardından da Anayasa Mahkemesi’nin yargıyı bugüne dek görülmedik ölçüde siyasallaştıran kararlar alması üzerine Türkiye’de siyasal rejim tekrar tıkanma yoluna girdi. Ancak bu seferki tıkanmanın (öncekilerin aksine) özellikle uzun vadede son derece olumlu sonuçlar doğurması mümkün:

60′lı Yıllardan 90′lara

Türkiye’yi 12 Mart 1971 Muhtırası’na ve 12 Eylül 1980 Darbesi’ne çözümsüz kavgalar ve kısır siyasi çekişmeler götürmüştü. Rejim o günlerde de tehlikedeydi. Ancak bu, Cumhuriyetin çok da alışık olmadığı türden bir tehlike olsa da, yok edilmesi çok zor olmadı. Zira muhalifler son derece etkin ve aktif olmalarına rağmen, halkın çoğunluğunu arkasına almayı başaramamış olan küçük bir azınlıktan ibaretti.
O dönemde yaşananlar, Türkiye’de ciddi seviyede bir apolitikleşmeyi de beraberinde getirdi. Çünkü gerek II. Meşrutiyet gerekse Cumhuriyet döneminde, siyaset, birbirleriyle konuşabilen insanların, aralarındaki sorunları çözmek için kullandıkları katılımcı bir alan haline gelememişti. Uzlaşı geleneğinden yoksun olan bu ortam, insanların kendilerini şiddet eylemleri ile ifade etmek istemelerini ve amaçlarına ulaşma adına şiddeti bir yöntem olarak kullanma yolunu seçmelerini olağanlaştırdı. Bunun sonucunda da, kitleler, normal şartlar altında bir çözüm aracı olması gereken siyasetin bizzat kendisini bir sorun olarak algılamaya başladılar. Neticede, siyaset yolu ile sorunlarını çözmeye çalışmak yerine, siyasetten uzak durmayı tercih eden, böylelikle de başını beladan uzak tuttuğunu düşünen yeni bir anlayış ortaya çıktı.
Ancak 60 ve 70′lı yıllarda Marksist kesim ile milliyetçiler arasında geçen şiddet eylemlerinden uzak durmuş olan İslami kesim, 90′lı yıllardan itibaren söz konusu apolitik tavrı terk etmeye ve sesini belki de 1920′lerden bu yana hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde duyurmaya başladı. Turgut Özal ile birlikte 1950′lerdekine benzer bir döneme girilmesi ya da dünyada dine dönüşün artması gibi farklı nedenlerle açıklanmaya çalışılabilecek olan bu yükseliş, 28 Şubat döneminin başladığı 1997 yılına kadar sürdü.

1997 Sonrası

1997 sonrası, İslami kesim için farklı gelişmelerin aynı anda yaşandığı bir dönem oldu. Halen sürmekte olan bu dönemde, söylemlerdeki yumuşama ve değişimlerden, İslam’ı anlayış şekillerindeki farklılaşmalara ve hatta inancın hem kendisinin hem de hayatın içerisindeki yerinin ne derece ciddiye alındığına kadar varan önemli paradigma kaymaları yaşandı. Bu süreç esnasında gerek düşünce itibariyle sekülerleşen (dünyevileşen) gerekse dini bağlılığını aynı seviyede sürdüren muhafazakarlar, şartların da zorlamasıyla (ve 90′lı yıllar boyunca bu tür konuları kendi içinde sürekli tartışmış olmanın verdiği düşünsel alt yapının yardımıyla) Türkiye’deki farklı kesimlerle, kendileri gibi kalarak, çatışmadan yaşamanın yollarını aramaya başladılar. Bu noktada, İslami bir gelenek içinden gelmemekle birlikte çokseslilik adına benzer kaygılar taşıyan çevrelerle yollarının kesişmesi zor olmadı. Tek bir kalıba sokulmaları zor olsa da ana akım medyanın kendilerine liberaller olarak referansta bulunmayı tercih ettiği bu çevreler ile İslami kesim arasındaki yakınlaşma, karşılıklı fikir alışverişleri ve çözüm arayışlarına yeni bir derinlik kazandırdı.
AKP’nin iktidara gelmesinin ardından Avrupa Birliği’ne uyum süreci çerçevesinde gerçekleştirilen hukuki reformlar, bir anlamda 1997 yılı sonrasında yaşanan düşünsel değişimlerin bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Ancak 2002 ve 2004 yılları arasında gerçekleştirilen bu reformlar, özellikle 2005 yılının sonlarından itibaren gündemin Avrupa Birliği’nden uzaklaşarak generallerin yaptıkları açıklamalara ve nihayetinde yeniden başlayan rejim tartışmalarına dönmesiyle baltalanmış oldu. Kimi yazarların hain ilan edilerek mahkeme kapılarında tehditkar pankartlarla hedef gösterilmesinin olağanlaşması ya da kısa bir süre içinde Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde faaliyet göstermeye ve üye kaydetmeye başlayan neo-kuvvacı derneklerin halkı mobilize etme gayreti içine girmesi gibi gelişmeler, Türkiye adına yeni bir siyasi istikrarsızlığın kapıda olduğuna işaret ediyordu. Şimdilerde daha çok e-muhtıra ve laiklik mitingleri ile anılan o dönem, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP’nin büyük bir başarıyla yeniden tek başına iktidar olmasıyla sona erdi ise de, AKP karşıtı kesimin iktidar mücadelesi format değiştirerek devam etti.

Apolitik Dönemin Sonu

22 Temmuz 2007 sonrasında AKP ile mücadelede darbe tehditinin yerini yargı yollu girişimlerin aldığı söylenebilir. 27 Nisan 2007 e-muhtırası’ndan sadece dört gün sonra alınan 367 kararı nedeniyle kamuoyunda Anayasa Mahkemesi’nin gerekli gördüğünde dayanaksız ve aktivistçe uygulamalara girişmekten çekinmeyeceği şekilde bir intiba zaten oluşmuştu. Yargıtay Başsavcısı’nın AKP’nin kapatılması istemiyle dava açmasının ardından yargı yoluyla darbe yapılmak istendiği düşüncesinin geniş bir kabul görmesi bu nedenle zor olmadı. Anayasa Mahkemesi’nin 5 Haziran 2008 tarihinde anayasanın 148. maddesini açık bir şekilde ihlal ederek yetkisini aşan bir karar alıp meclisin onayladığı anayasa değişikliğini iptal etmesi ise, bu yöndeki kaygıları daha da güçlendirdi.
Bu gelişmeler ışığında, kısa ve orta vadede Türkiye’yi çok zor günlerin beklediği söylenebilir. Ancak değişim isteyen kitlelerin 90′lı yılların sonlarından bu yana sürekli bilinçleniyor ve taleplerini giderek daha makul ve evrensel gerekçelere dayandırıyor olmaları, uzun vadede Türkiye için iyimser olabilme adına nedenler sunuyor.
Söz konusu değişimin taşıyıcısı durumunda olan İslami kesimin, içinde barındırdığı şoven öğeleri sorgulama eğilimine girmiş olması, gelecek adına iyimser olabilmeyi mümkün kılan gelişmelerden biri. Gerek tesiri altına girdiği liberal etkiye, gerekse ulusalcı kesimin milli semboller üzerinden gerçekleştirdiği ajitasyona bağlanabilecek olan bu eğilim, İslami kesimin yüzyıllardır dini değerlerle iç içe geçirerek kutsallaştırdığı milli sembollerin ve paramiliter söylemlerin pekala birer sindirme aracı da olabileceğinin farkına varmaya başlaması anlamına geliyor. İslami kesimin söz konusu sorgulamayı cesurca yapabildiği ölçüde, yerelleşmeyi yücelten ulusalcı kesimin söylemleriyle örtüşen geçmişinden daha da belirgin bir şekilde koparak dünya vatandaşları olabilecek karakterde insanlar üretebilmeye başlaması mümkün – ki bu da özgürlükçü çevrelerle ittifak içerisinde olmasını gayet ümit verici kılıyor.
İyimserliği mümkün kılan bir diğer gelişme ise, İslami kesimin, maruz bırakıldığı onca dayatma ve aleni aşağılanmalara rağmen şiddete başvurma yolunu seçmeyip insan (res publica) merkezli çözüm arayışları içerisinde olması. Zira ulusalcı/laik kesimin duruşu, rejimin ezberlerini sorgulamamayı esas alan ve semboller üzerinden yaşatılan yapısı nedeniyle, son derece politik görüntüsüne rağmen aslında 1980 sonrası apolitik tavrın bir uzantısı olmaktan öteye geçemiyor. Statükoyu koruma kaygısıyla şekillenen bu tavrın dayatmalarına onyıllardır maruz kalan değişim yanlısı (İslami olan ve olmayan) çevreler ise, sistemin kendilerini kısıtlayıcı şartları nedeniyle sürekli alternatif çözüm arayışları üretmeye zorlandıklarından, politik ve katılımcı bir anlayış üretebilme adına giderek daha güçlü bir potansiyel kazanıyorlar.

Sonuç

Türkiye’de 1930′larda resmi kılınan arkaik bir ideoloji, 80 yılı aşkın bir zamandır, dış dünyadan korkan, korktuğu ölçüde de kapalı toplumlara has özellikleri yücelten, hala onyıllardır kendisine söylenen yalanların tesirinde yaşayarak dünyanın geri kalanının kendisini bölme planları yapıp durduğuna inanan, otarşi sevdalısı bir tavrı telkin ediyor. Vatandaşlarını (hem fiziksel, hem de düşünsel anlamda) ülke sınırları ile çizili olan bir dünyaya hapsetme konusunda da kötü bir şöhreti olan bu ideoloji, ‘Biz bize benzeriz’ tavrında ifade bulan klancı anlayışı hakim kılabildiği ölçüde de, kendini ait hissettiği tarafı sorgulamayan, eleştirmeyen, alternatif üretme kaygısı gütmeyen, itaatkar ve dolayısıyla da apolitik vatandaşlar üretiyor.
İlk kez Adnan Menderes, ardından da Turgut Özal deneyimleri ile sarsılan bu kapalı yapı, 2000′li yıllarda da AKP’nin tehditi altına girdi – ve iyi ki de öyle oldu. Zira, artık bu dar kalıplara sığdırılabilmesi mümkün olmayan Türkiye’yi hala devletçi ya da milliyetçi söylemlerle oyalamak, iki savaş arası döneme ait olan bir laiklik anlayışıyla herkesi tektipleştirmek artık mümkün değil. İnsanların, sırf devlet mekanizması içerisinde yer alıyor diye ordu, yargı ya da diğer devlet kurumları içerisinde görev yapan kişilerin uygulamalarını eleştirmeyeceklerini, apolitik tavırlar sergileyerek olan bitenlere kayıtsız kalacaklarını, ezildikçe daha da sineceklerini beklemek, Türkiye’de yaşanan ve bu tür bir tavrı artık imkan dışı kılan değişimi algılayamamış olmanın bir ifadesi.
Dahası, ordunun siyasete müdahalesi ya da yargının yetkilerini aşıp anayasayı çiğneyerek meclis iradesini hiçe sayması gibi uygulamalar, söz konusu kurumlar hakkında olumsuz bir farkındalık oluşturuyor olmaları itibariyle, apolitik zihniyete has kayıtsız tavrı ortadan kaldırma adına ciddi bir işlev görüyor ve giderek daha fazla insanı politize ediyor. Bu politize olma süreci, insanların yıllardır zihinlerinde canlandırdıkları imgeler ile gerçeklik arasındaki uyuşmazlığın ortaya çıkmasıyla besleniyor. Bu tür uyuşmazlıklara dair örnekler arttıkça da, insanlar, ‘her komutanın demokrasiye ya da her hakimin hukukun üstünlüğüne saygılı olmasının beklenemeyecek olması’ noktasından da öteye geçmeye başlıyorlar. Zira birbiri ardına ortaya çıkan kimi gerçekler, insanların, komutanları demokrasiye, hakimleri de hukuka karşı bir tehlike olarak görmeye başlamalarına ve bu izlenimleri doğrultusunda da hayata bakışlarını ister istemez gözden geçirmelerine neden oluyor. Bu durum, kısa vadede kimi tehlikeler içerse de, otoritenin sorgulanması kavramını zihinlere özümsetiyor olması nedeniyle uzun vadede Türkiye adına iyimser olabilmek için bir neden daha sunuyor.

Paylaş:
0

Okuyucu Yorumları

 

Ahmet Cem Özen says:

6 Haziran 2008 at 2:22 PM

Bu iki kurumun siyasallaşması, eski sistemin yıkılmak üzere olduğunun işaretidir.

 
 

Mister No says:

7 Haziran 2008 at 2:10 PM

Ülkemizde siyasal olmayan bir yapı var mıdır?

 
 

Levent Cetin says:

9 Haziran 2008 at 11:42 PM

Turkiye’nin yasadigi degisime tepki vermesi beklenen bir durumdu. Bu tepki, etkinin suresinin uzun surmesi nedeniyle normalden gecikmis durumdaydi.
Isin ilginci Turkiye’de sag, dunyadaki anlamda sagi, sol da dunyadaki anlamda solu temsil etmiyor halen. Sosyalist Entornasyonal’e sol parti olarak katilan bazi partiler orada soylemleriyle gulunc durumlara dusebiliyorlar. Veya bir sag parti iktidarda, solun yapmasi gereken reformlari art arda siralayabiliyor. Bu durum bence izolasyondan ve kavramlarin sadece sekilsel olarak oturtulmasindan kaynaklaniyor.
Iletisim caginda dis dunyayla etkilesen bir Turkiye’nin, bir zamanlarin Demir Perde Ulkesi gibi kalmasi da beklenemez dogal olarak. Yurtdisina gidip gelen, baska sistemleri sorgulayan ve ozumseyen insanlar da surekli yerel cozum onerileriyle ortaya cikip tikanan sistemi acmaya zorluyorlar. Sistemin problemleri politika literaturune uygun olarak tanimlanmaya basladikca standart cozum onerileri de uygulanabilirlik kazaniyor.
Degisimi en iyi yakalayan taraf dindar kesim oldu. Yeniliklere kapali olarak irdelenen bu grup zamanla bir uyanis surecinden gecip isi Serdar Bey’in de acikladigi gibi evrensel gerekcelerle cozmeye getirdi. Bir anda yenilikci gorunen taraf gerici, gerici gorunen taraf da ilerici pozisyonuna gecti.
Ileride olan taraflarda genelde gozlemledigim bir direnc var. Bu direnc, karsisinin degisimine olumsuz veya umutsuz bakmak. Bunu tecrubeyle ve yasananlarla iliskilendirmek mumkun. Ancak bu direncin yarattigi bir negatif enerjiden de soz etmek mumkun. Halbuki Turkiye icin cozum uretecek gruplarin tamaminin negatif enerjiden uzak durmasi gerekiyor. Bu anlamda, buyuk resmi goren insanlarin araya kopruler kurmak gibi onemli bir misyonu var. Yoksa kaybet-kaybet iliskisinden kimseye yarar gelmeyecegi asikar. Umarim araya kopru koyabilecek kisiler bunu yapmanin onemini anlarlar ve cozum icin bir ortak dil gelistirirler.
Gunumuz politikacisi secim meydanlarinda birbirlerine yagli urganlar atarken bu cozum hic yakin gorunmese de, inanmak basarmanin yarisi demek sanirim cok beylik bir tanim olmaz.

 
 

ÇağatayBAYRAK says:

12 Haziran 2008 at 2:26 AM

Toplumsal yapı her zaman taşları yerli yerine koyacak. Sözünü ettiğiniz gibi İslamcı çevrelerin edindikleri deneyimleriyle liberal bir kimlikle yönetime katlmaları ülkemiz demokrasisi için çok önemli. Ordu ve yargı müdahalelerine alkış tutanlar millete sırtlarını çevirdiklerinin kısa zamanda farkına varacaklar. Osmanlı toplumundan Türkiye toplumuna dönüşüm süreci sürmekte. Ve tüm bu yaşananlar gelişmiş bir ülkenin oturacak demokratik toplumsal yapsının doğum sancıları.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.