• Hakkında
  • Ne Dediler?
  • Felsefe
  • .pdf
  • Linkler
  • Bibliyografi
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Demokratlık-Liberalizm İlişkisi (2): Ontolojik Boyut: Sosyal Konstrüktivizm

21 Eki2009
 

Karşılıklı iletişim kurma isteği, empati, ikna çabası ve uzlaşı arayışı gibi tavırları bir değer olarak yücelten demokratlığın bu yöndeki vurguları, söz konusu davranış biçimlerini çözüm üretme adına işlevsel bir gereklilik olarak görmesinden ileri gelmiyor. Bu tavırların her birinin, aslında demokratlığa temel teşkil eden ontolojinin birer yansıması olduğunu söylemek mümkün.

Bu ontoloji, insanın yapısı itibariyle mükemmellikten uzak ve dolayısıyla yanılabilir bir varlık olduğu, bu nedenle de eşyayı ancak kendi subjektif algılarının süzgecinden geçirdikten sonra anlamlandırabildiği şeklinde bir temel varsayıma sahip. Mutlak doğrunun insanın erişimi dahilinde olmadığı yönünde güçlü bir ima da içeren böyle bir çıkış noktası, algıların subjektifliğini kaçınılmaz kılıyor olması itibariyle bir yandan insanlardaki ötekileştirme eğiliminin nedenini açıklarken, diğer yandan da, öteki ile iletişime geçmeyi bir öğrenme ameliyesine dönüştürüyor. Böylelikle, ötekini anlamak, sadece çözüm sürecinde ilerleme sağlama kaygısıyla katlanılan bir mecburiyet olmaktan çıkarak, aynı zamanda kişinin kendi yanılabilirliğinin bilincinde olması sayesinde hissedebildiği bir ihtiyaç durumuna geliyor.

Demokratlık, bu yönüyle, belki ikna etme gayretinden de önce, ikna olma isteğine açık olan bir tavra kapı açan, farklı perspektifleri (temsil yüzdelerinden de bağımsız olarak) ciddiye almayı doğal ve gerekli kılan bir zihniyete karşılık geliyor. Burada sözü edilen zihniyet, belli bir düşünceyi ya da siyasi ideolojiyi benimsemek ile değil, algılama kalıplarını şekillendiren değer yargılarının subjektif oldukları gerçeğini içselleştirebilmek ile ilgili. Bir başka deyişle, demokrat bir zihniyet, herşeyden önce, kişinin kendi yanılabilirliğine dair farkındalık geliştirdiği ve de bu farkındalığı içselleştirmiş olması nedeniyle farklı düşüncelere ve yaklaşımlara da meşruiyet atfettiği ve hatta farklı yaklaşımları yeni perspektifler kazanma adına bir fırsat olarak gördüğü ölçüde anlam kazanıyor.

Böyle bir yaklaşımı, doğru ve yanlışa dair her türlü bilginin insanın erişiminin dışında olduğu önkabulüne dayanan radikal bir relativizmden ziyade, insan zihninin kusurluluğunu, yanılabilirliğini ve hepsinden önemlisi, farklı şekillerde sosyalleştirilebiliyor olduğunu dikkate alan bir bilgi teorisi ile ilişkilendirmek daha doğru. Bu noktada da, zihinsel inşaların ne şekilde oluştuğu ve farklı zihniyetlerin sosyal ve siyasal alana ne şekilde yansıdığı sorusu önem kazanıyor. Sosyal gruplar arasındaki ilişkileri subjektivite paylaşımını (intersubjectivity) esas alarak açıklayan sosyal konstrüktivizmi demokratlık ile eklemlendirerek bu soruyu cevaplandırmaya çalışmak mümkün:

Birbirleriyle etkileşim halinde olan insanların belli subjektif algıları paylaşmaya başladıkları ve böylelikle gerçekliğin kendisini de dinamik bir süreklilik içerisinde inşa ettikleri düşüncesi üzerine kurulu olan sosyal konstrüktivizme göre, insanlar dış gerçekliği çarpıtarak algılamak bir yana, onu bizzat “inşa” etmektedirler. İnsanlar arasındaki etkileşimin niteliği, geçmişte yaşanan tecrübeler ve bütün bunların sosyal gerçekliklere dair oluşturduğu çerçeve, aynı zamanda insanların sosyal dünyalarının yapısını ve niteliğini de belirler.

Sosyal gerçeklikleri birbirinden müstakil değişkenler arasındaki nedensel ilişkilerle açıklamayı reddeden ve herhangi bir X değişkeninin “ne” olduğunun ancak ve ancak X’in Y değişkeni ile olan ilişkisine bağlı olduğunu öne süren sosyal konstrüktivist ontoloji1, bu yönüyle, insanların sosyal grup aidiyetlerini bilişsel mekanizmalarla açıklayan sosyal kimlik teorisi ile de uyumludur. Şöyle ki, insanlar, bu etkileşim ve tecrübeler doğrultusunda kendi elleriyle inşa ettikleri bir dünyanın değerlerini veri kabul ederek hem kendileri, hem de bu “paylaşılan subjektivite”nin dışında kalıp öteki durumuna düşenler için kimlikler üretirler. Bu süreç dahilinde ötekine atfedilen özellikler, insanların kendilerini nasıl tanımladıklarını da doğrudan belirler.

Zira sosyal kimlik teorisine göre, insanlar, hem kendilerini hem de başkalarını, ait oldukları gruplara göre tanımlamakta2, dahası, bunu yaparken, kendilerini ve öteki olarak algıladıkları kişileri zihinlerinde birbirine zıt konumlara yerleştirerek kategorize etmektedirler.3 Bu durum, insan beyninin, “Biz biziz, çünkü biz onlar değiliz”4 şeklindeki peşin hükümlere eğilimli olmasından ileri gelir.

1 Wendt, Alexander. [1999] 2007. Social Theory of International Politics. Cambridge, United Kingdom: Cambridge University Press. 25.
2 Tajfel, Henri. 1981. Human Groups and Social Categories: Studies in Social Psychology. New York: Cambridge University Press. 225.
3 Sosyal kimlik teorisi çerçevesinde üretilen sosyal kategorizasyon teorisine karşılık gelen bu örnek için bkz.: Turner, John C.; Hogg, Michael A.; Oakes, Penelope J.; Reicher, Stephen D.; Wetherell, Margaret S. 1987. Rediscovering the Social Group: A Self Categorization Theory. Oxford: Blackwell.
4 Tajfel, Henri; Forgas Joseph. 1981. “Social Categorization: cognitions, values and groups.” In Social Cognition: Perspectives on everyday Understanding, ed. Joseph P. Forgas. London: Academic Press. 124.
DEMOKRATLIK-LİBERALİZM İLİŞKİSİ YAZI DİZİSİ
1. Giriş
2. Ontolojik Boyut: Sosyal Konstrüktivizm
3. Bilişsel Boyut: Aynı Gerçekliklere Farklı Yaklaşımları
4. Sonuç
Paylaş:
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.